TERiMLER


( Kılavuz/Sözlük içi arama için: Klavyenizde "Ctrl + F" tuşlarıyla(önce "Ctrl" tuşu ve basılı tutarken "F" tuşuna basarak) ve/veya(^/v) fareyle(mouse) sol üst köşedeki "Düzenle/Edit" kısmında "Bul/Find"'ı tıklayarak aradığınız sözcüğü yazarak aramanızı yapabilirsiniz. )
* ( Windows için geçerlidir. )
* ( Linux ve Macintosh kullanıcıları nasıl arama yapacaklarını biliyorlardır. )


 

- "BURNU SÜRTMEK": Yavuz Sultan Selim, hükümdarlığında, hırsızlık yapanları bir direğe bağlar, tanınması için günlerce çarşının içinde dolaştırtırmış. Bugünkü deyimle yüz kızartıcı suçlar dediğimiz çeşitli ahlâki suçlarda ise suçluyu burnu yere sürtecek şekilde bir arabaya yatırtır, burnunu yere sürttürürmüş. "Bırak, burnu sürtsün biraz!" deyimi buradan gelmektedir.
[Insan]

- "BÜYÜLÜ": TROMPET
[Muzik]

- "ÇEŞİTLİ" KOKULAR('I)[Anlayana!] [ODOR: KOKU][OS[İsveççe]
[Insan]

- "DE-NE" DİLİ: EN ESKİ DİLLERDEN
[Dil]

- "SANKİ YEDİM" CAMİSİ: Fatih'te, Sanki Yedim Sokağı'ndadır. [Hocanın, yediğini farz ederek biriktirdiği para ile yaptırılmıştır.]
[Istanbul]

- Şastra[Sansk.]: Sutraların yorumlarını yapan yapıtlara verilen ad.
[Dil/UZAKDOGU]

- Çravaka: Dört yüce gerçek.
[Dil/UZAKDOGU]

- (ALT) MANTO: Yerkabuğunun altındaki 660. km.'de başlayan yarı erimiş devasa katman. [2002'de Science Dergisi'nde yayımlanan bir Japon deneyine göre, alt mantoda çözünmüş su, dünyanın yüzeyinden dolanan sudan 5 kat daha fazla olabilir.]
[Doga]

- (BAZI) TEKKE MÛSİKÎSİ ÇEŞİTLERİ:
[Tasavvuf]

- (TİMUR) LENK: TOPAL (TİMUR)
[Insan]

- -LIK EKİ: 2. SOYUTLAMA
[Felsefe]

- 17 KAVİM: M.Ö. 300'E KADAR
[Insan]

- 2 MISIRLI: AHMES VE EMHETOP
[Insan]

- 3 BOYUT/İMTİDAD-I SELÂSE: UZUNLUK/BOY - GENİŞLİK/EN - DERİNLİK
[Genel]

- 3 ŞEY TATİL EDİLMEZ:
[Tasavvuf]

- 6 EVRENSEL DUYGU: ( * SEVİNÇ
* KEDER
* ÖFKE
* KORKU
* TİKSİNTİ
* SÜRPRİZ )
[Insan]

- A: SAYGI[Çince'de]
[Insan]

- A CAPELLA: Çalgı eşliği olmayan koro.
[Muzik]

- A'MÂK[< UMK]: DERİNLİKLER | (A'MÂK-I HAYAL adlı kitabı okumanızı salık veririz...)
[Tasavvuf]

- A'MÂL-ÜL-MA'DEN: Metalurji.
[Bilim]

- A'SAC: Saçı, alnı üzerine dökülmüş.
[Insan]

- A'YÂN-I SÂBİTE: ŞEKLE BÜRÜNMEDEN ÖNCEKİ ÂLEM
[Tasavvuf]

- A'ZÂ[< UZV]: ÖRGENLER, ÜYELER
[TIP]

- ABD: KUL
[Tasavvuf]

- Abhava: Varolmama, -olumsuzluk-.
[Dil/UZAKDOGU]

- ÂBİD[< İBÂDET]: İBÂDET EDEN
[Tasavvuf]

- ÂBİL: Çayırda otlayarak suya gereksinimi olmayan hayvan.
[Hayvanlar]

- ABİSTA: Abhazya'da, mısır unundan yapılan bir yiyecek.
[Beslenme]

- ABİYOGENEZ: Kendiliğinden türeme.
[Doga]

- ABORDA: Teknenin yanını vererek yanaşması.
[Nesneler]

- ABRAMAK: Deniz taşıtlarını yönetmek.
[Nesneler]

- ABRÂŞ[Ar.]: Yüzünde sam lekesi bulunan kişi.
[Insan]

- AÇÇELERANDO[İt.]: Parçanın, çalınırken, gittikçe hızlandırılacağını anlatır.
[Muzik]

- ACEM-KÜRDÎ: Türk mûsikîsinde kullanılan birleşik(mürekkeb) makamdır.
[Muzik]

- ACEM-PÛSELİK: Tahminen iki yüzyıllık bir birleşik(mürekkeb) makamdır. Acem mürekkebine, bir pûselik beşlisinin eklenmesinden doğmuştur.
[Muzik]

- ACEM-RAST: Adına Kırşehir'li Yusuf'un edvarında rastlanılan makam. [XV. yy.]
[Muzik]

- ACEM-UŞŞAK: Adına Müstakimzâde Süleyman'ın dergisinde rastlanılan makam. [XVII. yy.]
[Muzik]

- ACEM-ZİRKEŞÎDE: Adına Kırşehir'li Yusuf'un edvarında rastlanılan makam. [XV. yy.]
[Muzik]

- AÇGÖZLÜLÜK:
[Diller]

- Acharya: Eğitimli, bilgili kişi. Saygı terimi.
[Dil/UZAKDOGU]

- ACI:
[Diller]

- AÇIK KÜME: OPEN CLASS
[Dil]

- AÇIK SEÇİK:
[Diller]

- AÇIKLAMA:
[Diller]

- ACIMA:
[Diller]

- ACITATO[İt.]: Bir parçanın, canlı ve coşkun çalınacağını gösterir.
[Muzik]

- AÇMAZ: Şahı koruyan taşlardan her birinin yerinden oynatılmaması durumu. | İçinden zor çıkılır durum. | Karşısındakine bir nükte ya da tekerleme söyleme olanağı veren söz.
[Genel]

- ACUL: Tez canlı, içi tez, ivecen.
[Davranis-Tutum]

- ACYO: Herhangi bir paranın, gerçek değeriyle, sürüm değeri arasında ya da bir ticaret senedinin üzerinde, yazılı miktar ile indirimden sonraki tutarı arsında beliren fark. | Bir ticaret senedinin yenilenmesinde alınan komisyon.
[Genel]

- AD: NOUN
[Dil]

- AD TÜMCECİĞİ: NOUN CLAUSE
[Dil]

- ADÂLET: HAKKINI VERMEK, DOĞRULUK, EŞİTLİK
[Tasavvuf]

- ADÂLET: BİR ŞEYİN AİT OLDUĞU YERDE OLMASI, HERHANGİ BİR ŞEYİ YERLİ YERİNDE BULUNDURMAK
[Tasavvuf]

- ADÂLET:
[Diller]

- ADÂVET: DÜŞMANLIK, YAĞILIK
[Tasavvuf]

- ADCIL: NOMINAL
[Dil]

- ADEM: YOKLUK
[Tasavvuf]

- ÂDEM: İLK YARATILAN İNSAN VE PEYGAMBER
[Tasavvuf]

- ÂDEM: VARLIK
[Tasavvuf]

- ADESE: DÜRBÜN
[Tasavvuf]

- ADESE: MERCEK
[Tasavvuf]

- ADESE: MERCİMEK
[Tasavvuf]

- ÂDET:
[Diller]

- Adhar: Taşıma, destekleme, dayanak.
[Dil/UZAKDOGU]

- Adharma: Zulüm.
[Dil/UZAKDOGU]

- Adhi-Yoga: En Yüce Yoga.
[Dil/UZAKDOGU]

- ADIL: PRO
[Dil]

- ADIL DÜŞMELİ DİL: PRO DROP LANGUAGE
[Dil]

- ADÎMET-ÜL-CENÂH, APTERİKS: Yeni Zelanda'ya özgü bir kuş.
[Hayvanlar]

- ADÎMET-ÜL-ERCÜL: AYAKSIZLAR, APODES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ADÎMET-ÜL-KURÛN[Ar.]: Deve gibi boynuzu oymayan çatal tırnaklılar.
[Hayvanlar]

- ADIN HALLERİ'Nİ:
[Dil]

- ADJUNTAS: Porto Riko'da bir dağ kasabası.[Kuru fasulye ve pilavıyla ünlüdür.]
[Mekanlar]

- ADL Ü İHSAN: ADÂLET VE İYİLİK
[Tasavvuf]

- ADLÎ: II. Sultan Bayezid'in şiirdeki mahlâsı.
[OSMANLI]

- ADSIL ÇEKİM: NOMINAL INFLECTION
[Dil]

- Advaita: İyi kötü, güzel çirkin gibi ikici karşıt kavramların üstünden, ötesindeki bir boyuttan aşkın bir bakış açısı.
[Dil/UZAKDOGU]

- AEIDEIN: Şarkı söyleme eylemi.
[Muzik]

- AFARACI: Harman yerinde vs. toplamakta çalıştırılan işçilere verilen ad.
[Insan]

- AFÎF[< İFFET]: İFFETLİ, NÂMUSLU, TEMİZ
[Tasavvuf]

- Ağ: Ak.
[YunusEmre]

- AĞAÇKAKAN CAMİSİ: Fatih'tedir. [XVII. yy.]
[Istanbul]

- AGAMİ: Borazankuşu. (Güney Amerika'da.)
[Hayvanlar]

- AGAT/AKİK TAŞI: Ancak elmasla kesilebilir.
[Doga]

- AGBES: Kül rengi.
[Genel]

- Ağı: Zehir.
[YunusEmre]

- AĞINMAK: Hayvanların, yere yatıp yuvarlanması.
[Hayvanlar]

- AĞIRBAŞLILIK/AYIKLIK:
[Diller]

- AĞIZ: Yeni doğurmuş memelilerin ilk sütü.
[Hayvanlar]

- AGMATOLOJİ: Kırık bilimi.
[Insan]

- AGNASYON: Sadece baba tarafından olan akrabalık.
[Insan]

- AGONİZM: Hayvanların tüm davranışları.
[Hayvanlar]

- AGROSTOLOJİ: Bir botanik dalı.
[Doga]

- AGUTİ: Dasyproctidae türünden çikolata renkli bir kemirgen.
[Hayvanlar]

- AGYÂR[< GAYR]: YABANCILAR, BAŞKALAR
[Tasavvuf]

- AGZEL: En şiddetli sıtma.
[En]

- AH: DÛD-I DİL, AŞK ATEŞİNİN DUMANI
[Oncelikliler]

- AH U ENÎN:
[Dil]

- AHÂDİYYET: BİRLİK
[Tasavvuf]

- AHÂDİYYET: ÖZELLİKLE ALLAH'IN BİRLİĞİ
[Tasavvuf]

- Aham Brahmasmi / Tat Twam Asi: Ben Brahma'yım / Sen de O'sun. (Upanişad'lardan)
[Dil/UZAKDOGU]

- Ahamkara: Benlik, ego. Benlik aşıldığı zaman karma yasasının işleyişi, bu bilinç düzeyindeki insan için geçerli olmaktan çıkıyor. Karma'nın etkisinden kurtulan, 'samsara' denilen doğum-ölüm döngüsünün de dışına çıkmış oluyor.
[Dil/UZAKDOGU]

- AHCEN: Kıvırcık saç.
[Insan]

- Ahî: Kardeş, fütüvvet ehli, Yunus'ta tarikat kardeşi.
[YunusEmre]

- AHÎ: KARDEŞ
[Tasavvuf]

- AHİD[AHD]: SÖZ, SÖZLEŞME, SÖZ VERME
[Tasavvuf]

- AHİD[AHD]: AND, YEMİN
[Tasavvuf]

- AHİD[AHD]: DEVİR, ZAMAN, GÜN
[Tasavvuf]

- Ahimsa: Zararsızlık; başkalarını düşünce, söz ve hareketle incitmemek.
[Dil/UZAKDOGU]

- ÂHİYÂNE[Fars.]: Beyin kemiği, kıhıf.
[Insan]

- AHLÂK: ALLAH'A AİT OLANLARIN TOPLAMI
[Tasavvuf]

- AHLÂK:
[Diller]

- AHLÂM[< HULM[(Ar.) AKIL]]: RÜYÂLAR, HULYÂLAR, UYKUDA GÖRÜLEN ŞEYLER | AÇIK SAÇIK RÜYÂLAR | DÜŞÜ AZMALAR
[Tasavvuf]

- AHLÂT[< HILT]: KARIŞAN ŞEYLER | İNSAN GÖVDESİNDE FARZOLUNAN DÖRT UNSUR YA DA USÂRE(KAN, SALYA, SAFRA, DALAK)(AHLÂT-I ERBAA)
[Tasavvuf]

- AHTAL[Ar.]: Çabuk yürüyen. | Boşboğaz.
[Insan]

- AKADEMİ:
[Diller]

- AKÂKİR: Eczacı/lık. | Bitki kökü.
[Insan]

- AKARİB[< AKREB]: Zehirli ve tehlikeli hayvancıklar.
[Hayvanlar]

- Akaşa: Boşluk. Esîr. Uzayın, göğün bir unsuru olarak eter. Evrenin aslî eterik özü.
[Dil/UZAKDOGU]

- ÂKIBET: NİHÂYET, SON
[Tasavvuf]

- AKÎDE: İLKE, ÎMAN, DÎNÎ İNANIŞ | (Padişahlar, bayramlarda akîde şekeri kestirirmiş. Yeniçeri ağalarına gönderirmiş ve şeker kabul edilirse sorun olmadığı fakat padişaha geri gönderilirse "sorunlarımız var" anlamına gelirmiş.)
[Tasavvuf]

- AKİK: AGA'TE
[Nesneler]

- Âkil: Aklı başında.
[YunusEmre]

- AKIL[< UKUL < IKAL]: BAĞ | ESKİDEN DEVELERİN AYAĞINA BAĞLADIKLARI BAĞ | KENDİSİNİ, GEREKSİNİMİ DUYULAN ŞEYİ, KENDİSİ ARACILIĞI İLE ELDE EDİLEN ÖZEL BİR SIFATLA KAYITLANDIRILMIŞ ZÂT
[Tasavvuf]

- AKİS: ÇARPMA, ÇARPIP GERİ DÖNME
[Tasavvuf]

- AKİS: YANSIMA
[Tasavvuf]

- AKL-I KÜLL: SİMGESİ LÂM HARFİDİR. BU HARF İLK YARATILAN AKLA TEKABÜL EDER. AKIL, ALLAH'TAN GELMİŞTİR VE TAAYYÜN-Ü EVVELİN'DİR.
[Tasavvuf]

- AKL-I SELÎM: SAĞDUYU
[Tasavvuf]

- AKLIN 3 GÖRÜNÜMÜ/TEZÂHÜRÜ:
[Oncelikliler]

- AKNÂ: İnce, yumru burunlu.
[Insan]

- AKR: 52 ar değerinde, eski bir Fransız/İngiliz yer ölçüsü.[Günümüzde, İngiltere'de, 1 akr = 4840 yarda kareye yani 40,47 ar'a, 4046,724 m²'ye eşittir.]
[Nesneler]

- AKRİLİK/ACRYLIC / OLEFIN:
[Nesneler]

- AKROPOLİS: Eski Yunan'da, yüksek yerlere kurulan ve etrafı surlarla çevrili olup içinde saray ve tapınak bulunan berkitilmiş(sağlamlaştırılmış) şehir.
[Mekanlar]

- AKROSTİŞ/İSTİHRÂC[< HURÛC]/MUVAŞŞAH[< VİŞÂH]: Mısra başlarındaki harflerden, şiirin ithaf edildiği kişinin adı okunan şiir biçimi.
[Sanat]

- AKS-ÜL-AMEL: TEPKİ
[Tasavvuf]

- AKSÂ-YI ŞARK: Uzakdoğu. Çin, Japonya.
[Mekanlar]

- AKSİYOM(ATİK):
[Diller]

- AKTARIM: REPORTATIVE
[Dil]

- AKUDERSİSİ: Abhazya'da yapılan bir yemek/meze.
[Beslenme]

- AKUK[Ar.]: Gebe hayvan.
[Hayvanlar]

- Akunkana: Daralma.
[Dil/UZAKDOGU]

- AKUR: Yaralayan, ısıran, azgın, kuduz hayvan.
[Hayvanlar]

- AKVÂZ[Ar.]: Kum tepeleri.
[Doga]

- AKVE: Evin önündeki açık meydan, avlu.
[Mekanlar]

- AKVES[Ar.]: Sıkıntılı vakit.
[Genel]

- ALÂ: ÜSTÜN
[Tasavvuf]

- ÂLÂ: İHSANLAR, BAHŞİŞLER
[Tasavvuf]

- ÂLÂ: KİRLETEN
[Tasavvuf]

- ALÂ MERÂTİBİHİM: RÜTBELERİNE VE DERECELERİNE GÖRE, SIRASIYLA (ALE-D-DERECÂT)
[Tasavvuf]

- ALACATEK: Olgunlaşmamış ekin.
[Doga]

- ALAN: AS
[Insan]

- ALAŞIM BİÇİM: PORTMANTEAU MORPH
[Dil]

- ALAY (ETME):
[Diller]

- ALAY KÖŞKÜ: Sultanların, saraylardaki halkı selâmladığı ve törenleri izlediği köşkler.
[Istanbul]

- ÂLÂYİŞ: BULAŞIKLIK, BULAŞMA
[Tasavvuf]

- ÂLÂYİŞ: DEPDEBE, TANTANA, GÖSTERİŞ (BU ANLAMI UYDURMA OLMAKLA BİRLİKTE YAYGINDIR)
[Tasavvuf]

- ALBASTER: [eskiden] Camlara renk vermek için ince kesit olarak kesilmiş renkli mineraller kullanılan yöntemin adı.
[Nesneler]

- ALBİNİZM(AKŞIN/ALBİNO[Fr. < Lat.]): Saç, kirpik, kaş ve deride aşırı beyazlık hastalığı. (Soydan geçer.)
[Insan]

- ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK:
[Diller]

- Aldar: Aldatır.
[YunusEmre]

- ALEGORİ: Soyut bir fikri heykel ya da resimle anlatma.
[Sanat]

- ÂLET:
[Diller]

- ALGI:
[Diller]

- ALGILAMAK:
[Diller]

- ALGOLOJİ/FİKOLOJİ: Suyosunu bilimi.
[Doga]

- ÂLÎ: YÜCE, ULU
[Tasavvuf]

- ÂLÎ: KEMALÂTI KENDİNDE TOPLAYAN
[Tasavvuf]

- ALİDAT/MASTARA: Açı cetveli.
[Bilim]

- ALIŞKANLIK:
[Diller]

- ALIŞKANLIK GÖRÜNÜŞÜ: HABITUAL ASPECT
[Dil]

- ÂLÎZ/Î[Fars.]: Çifte.
[Hayvanlar]

- ALLAH: VARLIK VE YOKLUĞUN BİRLİĞİ
[Tasavvuf]

- ALNAÇ/CEPHE: Bir şeyin ön tarafı/yüzü.
[Nesneler]

- ALOPESİ: Kellik.
[Insan]

- ALOTROPİ: Ayrı biçimlenme.
[Nesneler]

- ALPAKA[Güney Amerika yerlilerinin dilinden]: Çiftparmaklılar takımının, devegiller sınıfından, Güney Amerika'da yaşayan, uzun tüylü, memeli bir hayvan.[Lat. LAMA GLAMA PACOS]
[Hayvanlar]

- ALPİN: Dağların ağaç sınırının yukarısında kalan, sürekli yeşil çayırlar ile kaplı bölge.
[Doga]

- ALPİNİZM: Dağcılık.
[Doga]

- ALPYILDIZI: Dağların çok yüksek yamaçlarında rastlanan bir çiçek.[Lat. PARADISIA LILIASTRUM]
[Doga]

- ALTA SIRALAMA / ALT DİZİNLEME: SUBORDINATION
[Dil]

- ALTAR: Semâvî - Arzî buluşma noktası.
[Esik]

- ALTBİÇİM: ALLOMORPH
[Dil]

- ALTBİÇİMLİK: ALLOMORPHY
[Dil]

- ALTRUİZM: Özgecilik.
[Felsefe]

- ALTRUİZM: Ben düşmanlığı.
[Felsefe]

- ÂMÂ: ALTINDA VE ÜSTÜNDE HAVA BULUN(MAY)AN BULUT
[Tasavvuf]

- AMABİLE[İt.]: Bir parçanın, sevimli ve cana yakın çalınacağını anlatır.
[Muzik]

- AMADİNDA: Afrika müziğine özgü, ağaç gövdelerinden yapılan bir tür ksilofon.
[Muzik]

- ÂMÂK[Ar. < MAAK/MAUK]: Göz pınarları.
[Insan]

- ÂMÂL[< EMEL]: ÜMİTLER, DİLEKLER, İSTEKLER
[Tasavvuf]

- AMARULA: Meyvesinde alkol oluşan/bulunan ağaç/meyve.
[Doga]

- AMAZON[Lat.]: Memesiz.
[Insan]

- AMBOLİ/EMBOLİZM: Yabancı bir madde kütlesinin damarları tıkayarak kan akımını engellemesi.
[Insan]

- AMEL: NİYETİN TEZAHÜR ETMİŞ HALİ
[Tasavvuf]

- AMERINDIAN: Güney Amerika yerlileri.
[Insan]

- ÂMÎ: "Aşağı tabaka"dan olan.
[Insan]

- Amida[Jap.]:
[Diller]

- Amida[Japonca](Amitabha[sansk.]): Arık Ülke'yi yönettiği varsayılan Buda'nın adı. Öyküye göre önceleri bir kralken tahtını bırakıp kaçınık derviş yaşamını benimsemiş, Bodhisattva'lık yeminleri etmiş. Bu yeminlerden birisine göre adını içtenlikle anan herkesin ölümünden sonra "Arık Ülke"de tekrardoğumunu sağlamadıkça en yüksek aydınlanmaya ulaşmamaya ant içmiş. bkz. Jodo
[Dil/UZAKDOGU]

- AMİLAZ: Nişastayı parçalayarak şekere çeviren bir enzim.
[TIP]

- AMPLITUDE: Genlik, dalganın en yüksek noktası~sıfır noktası arasındaki nicelik.
[Bilim]

- AMPLITUDE MODULATION (AM): Genlik modülasyonu, taşıyıcı dalganın genliğini, ses gibi iletilecek sinyallerin genliğine ve sıklığına uygun olarak değiştirme.
[Bilim]

- AMUTAYUS: Taş Buda heykelciği.
[Felsefe]

- ÂMÛT[Fars.]: Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde bulunan kuş yuvası.
[Hayvanlar]

- AMYANT: Doğal magnezyum kalsiyum silkatın, ak-gri renkte sıcaklık ve aside dayanıklı, iplikli yapıda madde. Çeşitli oranlarda kireçle karışık mineralleri, ip, keçe, katman biçimlerinde ısı yalıtımı ya da sızma önleyici olarak kullanılır.
[Nesneler]

- AMYANT[Yun.]: Kulayca bükülen ve ateşe dayanan, liflerden oluşmuş, bir tür ak asbest.
[Nesneler]

- AN:
[Diller]

- ÂN-I DAİM: GÜNEŞ
[Tasavvuf]

- Ana: Ona.
[YunusEmre]

- ANA BUDAK: MOTHER NODE
[Dil]

- ANA MAKAMLAR: * Çarğah
* Buselik
* Kürdi
* Rast
* Uşşak
* Neva
* Hüseyni
* Hicaz
* Hümayun
* Uzzal
* Zirgüle
* Karciğar
* Süzinak )
( Bu basit makamlar, 6 çeşit dörtlü ve beşliden yapılmıştır. Arka arkaya belirli aralıklara gelen 4 sese "dörtlü" 5 sese "beşli" denir. Bunlar şunlardır; Çargah, buselik, kürdi, rast, uşşak(hüseyni) ve hicaz dörtlü ve beşlileri. )
[Muzik]

- ANA TÜMCE: MAIN CLAUSE
[Dil]

- ANADOLU: AYDINLIK, RUH
[Mekanlar]

- ANAKİKLİK/PALİNDROM: Tersinden okununca da aynı anlamı veren sözcük ya da tümce.
[Dil]

- Ananda: Mutluluk.
[Dil/UZAKDOGU]

- ANARTRİ[Fr. < Yun.]: Dil tutukluğu.
[Dil]

- Anatman(Anatta[Palice]): Ben'in yokluğu, ruhun yokluğu doktrini; kişisel, ayrık, sürekli bir benliğin var olmadığını savunan öğreti. Theravada Budizmi'nde varoluşun üç özelliğinden biri; Atman yok anlamına gelen bir sözcük.
[Dil/UZAKDOGU]

- Anatman[Sansk.]:
[Diller]

- ANATOMİ:
[Diller]

- ANAVASYA: Göçücü balıkların, Akdeniz'den, Karadeniz'e çıkması.
[Hayvanlar]

- ANBER: Güzellerin saçı. [Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan~misk gibi kokan, kül renginde bir madde. | Güzel koku.]
[Insan]

- ANBER-EFŞÂN: Nihâvend makamı gibi başlayıp sonradan yegâhta karar veren makam.
[Muzik]

- ANBER-TER: Güzellerin benleri~zülüfleri. | Gece.
[Insan]

- Anda: Orada.
[YunusEmre]

- ANDROJİNİ/HÜNSÂ(ERSELİK)/HERMAFRODİT: Bir bireyde, hem erile, hem dişile özgü özelliklerin bulunması durumu.
[Insan]

- ÂNE, ÂSÂB[Ar.]: Kasık. | Kasık kılı.
[Insan]

- ANEMOMETRE: Yelölçer.
[Nesneler]

- ANGARYA[Yun.]: Bir kimseye ya da bir topluluğa zorla ve ücretsiz yaptırılan iş. (Yasaktır! [Anayasa md. 17]) | Usandırıcı, bıktırıcı, zorla yapılan iş. | Maldan ya da hizmetten ücretsiz yararlanma. Kölelik düzeninde köylünün derebeyine zorunlu ücretsiz hizmeti. | Savaş durumundaki bir devletin, kendi karasularındaki yabancı bir devletin ticaret gemilerine el koyarak bunlardan yararlanması. | Olağanüstü durumlarda, devletin vatandaşlara ait taşıtlarına el koyması.
[Genel]

- ANGSTRÖM[< A. Joneas Angström]: Metrenin on milyarda biri değerine eşit olan ışık dalgalarını ölçme birimi. Simgesi: Aº
[Bilim]

- ANGSTRON: Santimin yüz milyonda biri.
[Bilim]

- ANHASI-MİNHASI(YLA): Tüm ayrıntılarıyla. | Tamam(ıyla)/Hepsi.
[Dil]

- ANIHA: Abhazya'da bir inanç. [Bu bölgede, her birinden bir ailenin sorumlu olduğu 7 adet "Anıha" vardır.]
[Felsefe]

- ANIMSAMA:
[Diller]

- Anirvachaniya: Tarif edilemez.
[Dil/UZAKDOGU]

- Anitya[Sansk.]:
[Diller]

- Anitya[Sansk.](Anikka[Palice]): Geçicilik, değişkenlik; Theravada Budizmi'nde varoluşun üç özelliğinden biri.
[Dil/UZAKDOGU]

- ANK: Hayat kuvveti.
[Insan]

- ANKİLOZ: Eklemin oynaklığını kaybederek işlemez duruma gelmesi.
[Insan]

- ANLAK:
[Diller]

- ANLAM: İnsanda karşılığı bulunmayan şey, anlam değildir.
[Oncelikliler]

- ANLAM/LI:
[Diller]

- ANLAMA:
[Diller]

- ANLAMBİLİM:
[Diller]

- ANLAMSAL ÖLÇÜT: SEMANTIC CRITERIA
[Dil]

- ANLIK:
[Diller]

- ANOFEL/TATARCIK: Hastalık, sıtma mikrobu bulaştıran sivrisinek.
[Esik]

- ANORŞİDİ: Doğuştan erbezlerinde eksiklik.
[Insan]

- ANSİKLOPEDİ:
[Diller]

- Antahkarana: Psişe, zihin. Zihin, kolektif anlamda, zekâ(buddhi), ego(ahamkara) ve zihin(manas)'i içerir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Antahkarana: Psişe, zihin. Zihin, kolektif anlamda, zekâ(buddhi), ego(ahamkara) ve zihin(manas)'i içerir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Antahkarana: Psişe, zihin. Zihin, kolektif anlamda, zekâ(buddhi), ego(ahamkara) ve zihin(manas)'i içerir.
[Dil/UZAKDOGU]

- ANTEDON: Denizlâlesi.
[Doga]

- ANTİKİTE: Antik devir, ilkçağ.
[Oncelikliler]

- ANTROPOFAJİ: Yamyamlık.
[Insan]

- Anubhava: Doğrudan idrak, deneyimleme. Bir eylemin sonunda edinilen deneyim. İdrak, duygu ve düşünce anubhava'dır. Tüm deneyimlerde "Ben"den gayrı deneyimci yoktur. Böylece tüm anubhava "Ben" ilkesine götürür - "Ben-im"
[Dil/UZAKDOGU]

- Anubhava: Direkt idrak, deneyimleme. Bir eylemin sonunda edinilen deneyim. İdrak, duygu ve düşünce anubhava'dır. Tüm deneyimlerde "Ben"den gayrı deneyimci yoktur. Böylece tüm anubhava "Ben" prensibine götürür. - "Ben-im"
[Dil/UZAKDOGU]

- ANUBIS: ÇAKAL TANRI
[Felsefe]

- ANÜRİ: Böbreklerden sidiğin süzülememesi.
[Insan]

- Anuttura Samyak Sambodhi: Buda'nın aydınlanma olayını anlatmak için kullanılan bileşik sözcük; tam ve anlaşılmaz en yüksek aydınlanma.
[Dil/UZAKDOGU]

- Anyonya-abhava: Karşılıklı yokluk.
[Dil/UZAKDOGU]

- Ap: Su.
[Dil/UZAKDOGU]

- APAÇIK/LIK:
[Diller]

- Apaksepana: İnme, nâzil.
[Dil/UZAKDOGU]

- Apara: Aşağılık, düşüklük.
[Dil/UZAKDOGU]

- Aparatva: Yakınlık.
[Dil/UZAKDOGU]

- APATAM: Afrika yerlilerinin barınağı.
[Mekanlar]

- APIAN: Arı ile ilgili.
[Hayvanlar]

- APİYOLOJİ/APIOLOGY[İng.]: Arı bilimi.
[Hayvanlar]

- APOGAMİ: Eşeysel örgenlerin birleşmede bulunmadığı üreme şekli.
[Doga]

- APOMİKSİ: Döllenmeksizin özel dokularla çoğalma.
[Doga]

- APRAKSİ: İşlev yitimi.
[TIP]

- ARABÂN-KÜRDÎ: Dede Efendi'nin düzenlemesi/terkibi olduğu kabul edilebilecek olan az kullanılmış mürekkep bir makamdır. [Beyâtî-arabân makamına bir kürdî dörtlüsü eklenerek oluşturulmuştur]
[Muzik]

- ARABÂN-NİGÂR: Adı anonim bir edvâr-ı ilm-i mûsikîde geçen makam.
[Muzik]

- ARAÇ:
[Diller]

- ARAÇ: INSTRUMENT
[Dil]

- ARAKNOİD: Beynin üzerini örten ince zar.
[Insan]

- ARAMAK:
[Diller]

- ARAP CAMİİ: [Daha önce St. Dominiko Kilisesi] [Azapkapı - Perşembe Pazarı'ndadır.]
[Mekanlar]

- ARAROT: Sıcak iklimlerde yetişen maranta adlı kamıştan ve başka bitkilerin kökünden çıkarılan un. (Çocuk maması yapılan un.)
[Beslenme]

- ARASÂT[< ARSA]: CENNET İLE CEHENNEM ARASINDA OLDUĞU SÖYLENEN YER | MAHŞER YERİ, HAŞİR VE NEŞİR MEYDANI
[Tasavvuf]

- ARAZBÂR: Türk mûsikîsinin pek eski birleşik(mürekkeb) makamlarındandır. [Nevâ'da beyâtî ve rast beşlisi'nin çârgâh'taki şeddi ve uşak dörtlüsünün birleşmesinden meydana gelmiştir.]
[Muzik]

- ARAZBÂR-PÛSELİK: III. Selim'in ihtirâ[benzeri görülmemiş bir şey icâd etme] ettiği birleşik(mürekkeb) makamlardan biridir. [Arazbâr mürekkebine bir pûselik dörtlüsü ya da beşlisi eklenerek meydana gelmiştir.] [Devamı~ayrıntılı açıklamaları için...]
[Muzik]

- ARAZBÂR-ZEMZEM: Nasır Abdülbâkî'nin tetkik ve tahkikinde adı geçen makam.
[Muzik]

- ÂRDEN[Fars.]: Süzgü.
[Nesneler]

- ÂRDEN[Fars.]: Kevgir.
[Nesneler]

- ÂRD[Fars.]: Buğday ve benzerlerinden öğütülen un. | Değirmen taşına buğdayı akıtan oluk.
[Beslenme]

- AREOMETRE[ARAIOS: Sulu, az koyu. METRON: Ölçü.]: Sıvı ölçer.
[Nesneler]

- Arhan/Arahant[Sansk.]:
[Diller]

- ÂRÎ: ÇIPLAK
[Tasavvuf]

- ÂRÎ: HÜR
[Tasavvuf]

- ARI BİTİ: OIL BEETLE
[Hayvanlar]

- ARIK: Fidan dikilen yer.
[Mekanlar]

- ARIKUŞU: Arıkuşugillerden, sırtı sarı, karnı mavimsi yeşil, Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Asya'da, az ağaçlıklı, açık yerlerde yaşayan bir kuş.[Lat. MEROPS APIASTER]
[Hayvanlar]

- Arîler/Aryans: M.Ö. 1500 ile 100 yılları arasında Hindistan'a gelip İndus Vadisi Arîlerine, Kuzey Hindistan'a~son olarak da Ganj ovası Arîlerine yerleştiler ve buraya "Arîler, Arîler'in Anavatanı" anlamına gelen "Aryavarta" dediler. Hindistan'a kast sistemini getirdiler.
[Dil/UZAKDOGU]

- ARİSTOTELES'TE KATEGORİLER:
[Felsefe]

- Ariya Athangika/Magga: Sekiz Katlı Soylu Yol. ( 1. Samyag Drishti: Doğru ve tam görüş.
2. Samyag Samkalpa: Doğru ve tam anlayış.
3. Samyag Vak: Doğru ve tam konuşmak.
4. Samyag Karmanta: Doğru ve tam aksiyon.
5. Samyag Ajiva: Doğru ve tam hayatını kazanma yolları.(İlkelerle iş yapmaktır.)
6. Samyag Uyayama: Doğru ve tam çaba uygulamak.
7. Samyag Smriti: Doğru ve tam farkındalık.
8. Samyag Samadhi: Doğru ve tam uyanıklık.
[Dil/UZAKDOGU]

- Ariya Sacca: Dört Soylu Hakikat.(Budizm'de) ( 1. Dukha: Tüm varoluş biçimleri. [Özellikle insan varoluşu, acı çekmeyle karakterize edilir.]
2. Samudaya: Acının nedeni arzular ve tutkulardır.
3. Nirodha: Arzu ve tutkuların kaynaklarının kurutulmasıyla acı sona erdirilebilir.
4. Magga: Arzu ve tutkuların kaynaklarını kurutacak olan, Sekiz Katlı Soylu Yol'un uygulanmasıdır.
[Dil/UZAKDOGU]

- ÂRİYET: ÖDÜNÇ, EĞRETİ
[Tasavvuf]

- ARJANTİN GÖLÜ: 1560 km² alanı ve 27 km. uzunluğu ile Güney Amerika'nın en büyük 3. gölü.
[Doga]

- ARK: Su yolu.
[Doga]

- ARKADAŞ VE YAKINLARIN YANINDA:
[Davranış - Tutum]

- ARKEEN[Fr. < Yun.]: Kambriyumlardan önce oluşan, en eski yer katı.
[Doga]

- ARKUCI: Erkek ve kız ailelerinin arasında/tanışmasında aracı olan.
[Insan]

- Arkuru: Eğri, karşı, ters, aykırı.
[YunusEmre]

- ARMADA[İsp.]: DONANMA[Denizc.]
[Genel]

- ARNAVUTLUK: Kartallar Ülkesi.
[Mekanlar]

- ARPALAMA: Atların ayaklarında görülen ve rahat yürümelerini engelleyen bir hastalık.
[Hayvanlar]

- ARPEJ[İt. < Fr.]: Bir akort oluşturan seslerin, birbiri arkasından çalınması.
[Muzik]

- ARŞ-ÜR RAHMAN: BEYİN
[Tasavvuf]

- ARŞ-ÜR RAHMAN: AKL-I KÜLL'E ERİŞEN İNSANIN ZEKÂ YÜKSEKLİĞİDİR [bkz. SAHİB-İ ZAMAN]
[Tasavvuf]

- ARŞÂ: Güverte.
[Nesneler]

- ARSLÂNÎ[Fars.]: Arslanlı. [eski kuruş para]
[Nesneler]

- ARTAL: Benzerlerinden daha büyük olan.
[Nesneler]

- ARTHROPOT: Dış iskeleti ve eklemli bacakları olan segmentli gövdeye sahip sölomat hayvanlar.
[Hayvanlar]

- ARTODA: Gözde, iris ile billur cismin arasındaki boşluk.
[TIP]

- ARÛB[Ar.]: Eşine/sevgilisine çok düşkün kadın.
[Insan]

- ARYA[İt.]: Orkestra eşliğinde söylenen ve tek ses için bestelenmiş müzik parçası.
[Muzik]

- ÂS(İ)TÂNE: BÜYÜK TEKKE
[Tasavvuf]

- ÂS(İ)TÂNE: MERKEZ
[Tasavvuf]

- ÂS(İ)TÂNE: EŞİK
[Tasavvuf]

- ÂS(İ)TÂNE: PAYİTAHT
[Tasavvuf]

- ÂSAF[Ar.]: Doğu edebiyatlarında vezirin eş anlamlısı olarak kullanılır. Süleyman peygamberin meşhur veziri~İsrailoğulları soyundan gelen Âsaf b. Berhıya'dan kalmadır.
[Insan]

- ÂSÂL[Ar. < ASÎL]: İkindi ile akşam ya da yatsı arasındaki zamanlar. [Bİ-L-GUDÜV-Vİ VE-L-ÂSÂL: Sabah-akşam.]
[Genel]

- Asamskrita[Sansk.]:
[Diller]

- Asamskrita[Sansk.](Wu-Wei[Çince]): Geçici olana dair olmayan. Neden-sonuç ilişkisine maruz olmayan. Doğumsuzluk ve ölümsüzlük dünyası.
[Dil/UZAKDOGU]

- ÂSÂN: KOLAY
[Tasavvuf]

- ASEPSİ: Isıyla alet ve pansuman eşyasının mikropsuzlaştırılması.
[Insan]

- ASHÂB: [bkz. ESHÂB]
[Tasavvuf]

- ÂŞIK: KENDİNDE VÜCÛD OLMAYAN ZÂT
[Tasavvuf]

- ÂŞİKÂR: BELLİ, AÇIK, MEYDANDA
[Tasavvuf]

- AŞILMAMASI GEREKEN BEL ÇEVRESİ: [bayanlarda] 80 cm.
[Esik]

- AŞILMAMASI GEREKEN BEL ÇEVRESİ: [baylarda] 94 cm.
[Esik]

- AŞÎRÂN: Hüseynî-aşîrân perdesinin ve makamının adının kısaltılmış şeklidir.
[Muzik]

- AŞÎRÂN-MÂYE: Nasır Abdülbakî'nin, tetkik ve tahkikinde adı geçen makam.
[Muzik]

- AŞÎRÂN-PÛSELİK/PÛSELİK-AŞÎRÂN: Türk mûsikîsinin en eski makamlarındandır. Aşirân'da uşşak~pûselik makamlarından mürekkeptir.
[Muzik]

- AŞÎRÂN-ZEMZEME: Sâdullah Ağa'nın düzenlediği bir makamdır. Bu makam, pûselik-aşîrân mürekkebine, mi'de bir kürdî dörtlüsü eklenmesiyle oluşmuştur.
[Muzik]

- AŞİRET: Devlet örgütünün geri ve etkisiz olduğu toplumlarda insanların korunma ve yaşama gereksinimiyle bir şefin yönetimi altında birleşerek meydana getirdikleri küme.
[Insan]

- AŞK:
[Tasavvuf]

- AŞK: Dün olmayan. | Güzelliğe duyulan özlem.
[Oncelikliler]

- ASKETİZM: Çilecilik.
[Tasavvuf]

- AŞKIN/LIK:
[Diller]

- AŞKINSAL:
[Diller]

- ASLÎ YETİLER:
[Oncelikliler]

- Aşoka: İmparator (M.Ö. 270) Hindistan'ın büyük Budist hükümdarı; egemen olduğu dönemde Budist sanat ve mimarlığı gelişmiş, Budist ilkelerin sosyal yapıya etkin olmasını sağlayacak uygulamalar yapılmıştır. Budizmi yaymak için Hindistan'ın değişik yörelerine, Seylan'a, Suriye'ye, Mısır'a, Makedonya'ya misyonerler göndermiştir.
[Dil/UZAKDOGU]

- ASORTİ: Birbirine uygun, renk ve yapıda olan.
[Nesneler]

- ASPENDOS: Antalya yakınlarında M.Ö. II. yüzyılda kurulduğu sanılan tarihi şehir.
[Mekanlar]

- ASR: ZAMAN, YÜZYIL
[Tasavvuf]

- ASR: İKİNDİ VAKTİ
[Tasavvuf]

- ASR: [İKİNDİ EŞİKTİR, DEVİRDİR][İKİNDİDEN SONRA UYUMAK MAKBUL DEĞİLDİR]
[Tasavvuf]

- ASR-I SAADET: HZ. MUHAMMED'İN YAŞADIĞI DÖNEM
[Tasavvuf]

- ASR-I SAADET: ÖMRÜNÜ SAADETE KAVUŞTURAN KİŞİ
[Tasavvuf]

- ASRÂN: İki yüzyıl. | Gündüzün ilk zamanı. | Gece ve gündüz.
[Genel]

- ASRÎ: Zamana uygun. MODERNE[Fr.]
[Genel]

- ASSÂLE[Ar.]: Arı kovanı. | Bal peteği. | Bal arısı.
[Hayvanlar]

- Assı: Faydalı.
[YunusEmre]

- ÂSÛDE: RAHAT, DİNÇ OLAN
[Tasavvuf]

- ÂSÜMÂN/ÂSMÂN[Fars.]: GÖK, SEMÂ
[Tasavvuf]

- ASUR'LULAR:
[Felsefe]

- Asura: Titan'a ya da düşmüş bir meleğe benzeyen bir varlık.
[Dil/UZAKDOGU]

- AŞURE GÜNÜ: Muharrem'in 9'unda pişirilir, 10. gün dağıtımı yapılır.
[Beslenme]

- AŞVÂ'[Ar.]: Gece, gözü görmeyen. [bayan]
[Insan]

- ASVAGOŞA: Hintli Budist şair ve filozof(M.Ö. 100). Zen geleneğinde 12. Pîr olarak kabul edilir.
[Dil/UZAKDOGU]

- AŞVE: Akşam karanlığı.
[Doga]

- ASYA'DAKİ BAZI ESKİ TÜRK YAZITLARI:
[Dil]

- ÂŞ[Fars.]: Yemek, aş. | Muharrem ayında pişirilen aşure.
[Beslenme]

- ATASÖZÜ:
[Diller]

- ATEME: Atâlet, işsizlik; üşengeçlik, tembellik. | Gecenin ilk üçte biri.
[Genel]

- ATERİNA[Yun.]: Gümüş balığı.
[Hayvanlar]

- ÂTIFET: KARŞILIKSIZ SEVGİ, İYİLİKSEVERLİK
[Tasavvuf]

- ÂTIK: Yavru kuş.
[Hayvanlar]

- ATILGAN:
[Diller]

- ÂTÎ[< İTYÂN]: GELECEK, GELEN KİŞİ/ŞEY | GELECEK ZAMAN, İSTİKBAL | ÖNDE, AŞAĞIDA
[Tasavvuf]

- ATLAMA TAŞI CAMİSİ: Unkapanı'ndadır.
[Istanbul]

- Atma, Atman: En Yüce Benlik (Öz), bireysel ruh. Atman, Prakriti'nin üç guna'sından ötedir. Eylemi yapan atmandeğil, sadece Prakriti'dir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Atma-Bhakti: En Yüce Olan'a isabet.
[Dil/UZAKDOGU]

- Atma-Prakash: Öz Varlık'ın ışığı.
[Dil/UZAKDOGU]

- Atman[Sansk.]:
[Diller]

- Atman[Sansk.](Atta[Palice]): Her varlıkta varolan ölmez, bozulmaz, değişmez, bileşmez özvarlık; varolan herşeyin ne kadar değişik görünümde de olsa aynı özvarlığı paylaştığı doktrin. Upanişadlar'da kendi özünü kavrayan kişinin Brahma~bütünleştiğine, Tanrı~bir olduğuna inanılır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Atmaram: Öz Varlık'ın sevinci.
[Dil/UZAKDOGU]

- ATOM(BÖLÜNEMEZLİK):
[Diller]

- ATROFİ: Körelme, dumur. Örgen ya da dokunun beslenemeyerek küçülmesi.
[Insan]

- ÂTÛN, BEÇEDÂN, ZÂK, ZÂK-DÂN[Fars.], MEŞÎME[Ar.]: Rahim.
[Insan]

- Atyanta-abhava: Mutlak yokluk.
[Dil/UZAKDOGU]

- AVADANLIK: Alet takımı.
[Nesneler]

- Avalokitesvara[Sansk.]:
[Diller]

- Avalokitesvara[Sansk.](Kwan-yin[Çince], Kwannon[Japonca]): Şefkat Buda'sı.
[Dil/UZAKDOGU]

- Avatar: Haberci, Peygamber.
[Dil/UZAKDOGU]

- Avatara: Enkarnasyon, bedenlenme.
[Dil/UZAKDOGU]

- AVDET (ETMEK): GERİ GELME, DÖNME, DÖNÜŞ
[Tasavvuf]

- Avidya: Cahillik. Birincil cehalet, kendi doğamızın cehaleti. Gerçek yaratılışımızı tanımaktaki yetersizlik, bilgisizlik.
[Dil/UZAKDOGU]

- AVİZO: Çeki düzenleyenin (keşidecinin), karşı tarafa (muhataba) çek düzenlediğini haber vermesi.
[Genel]

- AVLAKA: Türkiye'nin batıdaki en uc noktası.
[Mekanlar]

- Avyakta: Tezahür etmemiş, meknuz.
[Dil/UZAKDOGU]

- AYA İRİNİ: Camiye dönüştürülmemiş tek kilise.
[Tek]

- AYA(AYOS): Mübarek, aziz.
[Istanbul]

- AYAK: Çoban, murakıb, müş'ir, müşir, müşire veya payende; reddade, müşahide, takibe, garib
[Yazmalar]

- AYÂL: AİLE
[Tasavvuf]

- AYANDON: 28 Ocak'ta başlayan bir fırtına.
[Esik]

- AYAR[Madeni parada]: Basılı madeni paranın içerdiği değerli maden miktarının karışıma olan oranı.
[Nesneler]

- AYASTEFANOS: YEŞİLKÖY
[Istanbul]

- AYAZMA: Hristiyan'larda okunmuş kutsal su.
[Mekanlar]

- AYAZMA[< Yun.][Hristiyanlıkta]: Şifalı/kutsal su/kaynak/pınar.
[Istanbul]

- AYDIN:
[Diller]

- AYDINLANMA(/IŞIKLANMAK):
[Diller]

- ÂYET: KUR'AN-I KERİM'İN HERHANGİ BİR CÜMLESİ
[Tasavvuf]

- ÂYET: ALÂMET, NİŞAN
[Tasavvuf]

- ÂYET: DELİL
[Tasavvuf]

- AYIT/HAYIT: Mineçiçeğigillerden, Akdeniz çevresinde yetişen, mavi, beyaz ya da menekşe renginde çiçekler açan, 1-2 metre boyunda bir ağaççık.[Lat. V. AGNUS CASTUS]
[Doga]

- AYIÜZÜMÜ: Fundagillerden, küçük taneli yemişler veren, tüylü bir bitki. [Lat. ARBUTUS UVA-URSI]
[Doga]

- AYKIRI/LIK:
[Diller]

- AYNA: Atların diz kapağı.
[Hayvanlar]

- AYN[< A'YÂN, UYÛN]: GÖZ | ASLI, KENDİSİ | BİR ŞEYİN EŞİ, TIPKISI | KAYNAK, PINAR
[Tasavvuf]

- AYRIM/AYRILIK:
[Diller]

- AYRINTILAMA: ELABORATION
[Insan]

- AYRIŞIK: DISJOINT
[Dil]

- Ayruk: Ayrı, başka, gayri.
[YunusEmre]

- AYVA: SEFERCEL[Ar.], ÂBÎ, BİH/Î[Fars.]
[Beslenme]

- AYYÛK[Ar.]: Kuzey yarımkürede bulunan keçi takım yıldızının en parlak yıldızıdır.
[Doga]

- AZA': SABIR
[Tasavvuf]

- AZA': CENÂZE ALAYI
[Tasavvuf]

- AZA': BAŞSAĞLIĞI ZİYARETİ
[Tasavvuf]

- ÂZÂDE: HÜR, SERBEST
[Tasavvuf]

- AZELYA/AÇALYA: Fundagillerden, kokusuz, güzel renkli çiçekler açan bir bitki. [Lat. AZALEOS]
[Doga]

- AZERİLER: SAF OĞUZLAR
[Insan]

- AZÎMET: GİTME, GİDİŞ
[Tasavvuf]

- ÂZİME[Ar.]: Kıtlık yılı.
[Genel]

- ÂZİME[Fars.]: Cuma günü.
[Genel]

- ÂZİME[Fars.]: Bayram günü.
[Genel]

- AZÎZ: MUHTEREM, SAYIN, İZZETLİ, ONURLU, GÜÇLÜ
[Tasavvuf]

- AZÎZ: SEVGİLİ
[Tasavvuf]

- AZMÎN: Kemik özü. ASTÉINE[Fr.]
[Insan]

- AZOT:
[Diller]

- B: ...'LI V
[Dil]

- BA'S: GÖNDERME, GÖNDERİLME
[Tasavvuf]

- BA'S: DİRİLTME
[Tasavvuf]

- BA'S: PEYGAMBERLİK
[Tasavvuf]

- BÂ-HUSÛS: ÖZELLİKLE, EN ÇOK
[Tasavvuf]

- BAALBEK(HELIOPOLIS): Dünyanın en geniş akrapolu olan Roma kalıntısı.[Beyrut] | Güneş şehri. [Lübnan'dadır.]
[Mekanlar]

- BAAS: Bir görev için ayağa kalkmak.
[Tasavvuf]

- BÂB: Kapı, sığınılacak yer, başvurulacak yer.
[Istanbul]

- BÂB: Bir kitabın bölümlerinden her biri.
[Istanbul]

- BÂB: İş, husus, madde.
[Istanbul]

- BÂB: KAPI
[Tasavvuf]

- BÂB: BÖLÜM, KONU BAŞLIĞI
[Tasavvuf]

- BÂB-ÜS-SAÂDE: Sarayın dış kapısı. Topkapı Sarayı'nın üçüncü kapısı.
[Istanbul]

- BABA-OĞUL ÇEŞMESİ: Acıbadem'dedir. [1841]
[Istanbul]

- BÂBİL: Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan~büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dilin meydana gelmesi bakımından da masalda adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu, ilk çağdan kalma şehir.
[Mekanlar]

- BACCAO: Tüm yaşamlarını ve çözümlerini deniz üzerinde kuran/sürdüren, karaya çıkmayanlar. [Filipinler'de]
[Insan]

- BÂD-ÂVERD: Doğu müziğinde bir ses.
[Muzik]

- BÂD-İ SABÂ: SABÂ RÜZGÂRI, DOĞUDAN ESEN HAFİF, HOŞ RÜZGÂR
[Tasavvuf]

- BÂD-İ SABÂ: (müzikte) ADI MANZUM ANONİM BİR EDVARDA GEÇEN MAKAM
[Tasavvuf]

- BÂD-İ SABÂ: Adı manzum ananim bir edvarda geçen makam.
[Muzik]

- BADAR/FALAK: Ayı yavrusu.
[Hayvanlar]

- BADARNA: Halat sargısı.
[Nesneler]

- BADEMCİK: TONSIL
[Insan]

- BÂDİHE: ÂNİ İLHAM
[Tasavvuf]

- BÂDİYET-ÜŞ-ŞÂM[Ar.]: Fırat ile Dicle'nin birleşip denize döküldüğü noktadan itibaren batıya doğru uzanan çöl.
[Doga]

- BAGALEK[Fars.]: Koltukaltından çıkan yumruca, köpek memesi.
[Insan]

- BAĞDAD: DARÜ'S-SELÂM
[Mekanlar]

- BAĞDAŞIK:
[Diller]

- BAĞDAŞTIRMACILIK, SENKRETİZM:
[Diller]

- BAGET[Fr. < BAGUETTE]: Bateri çalmaya yarayan ince, kısa çubuk. | [Öteki anlamları/kullanımları için sözlüklere başvurunuz!]
[Muzik]

- BAĞIMLI BİÇİMBİRİM: BOUND MORPHEME
[Dil]

- BAĞIMLILIK:
[Diller]

- BAĞIMSIZ BİÇİMBİRİM: FREE MORPHEME
[Dil]

- BAĞKESEN: Makaslıböcek.
[Hayvanlar]

- BAĞLAÇ:
[Diller]

- BAĞLAÇ: CONJUNCTION
[Dil]

- BAĞLAMA: Telli Kur'ân-ı Kerîm.
[Tasavvuf]

- BAHA-MA: Sığ deniz.
[Mekanlar]

- BAHARİYE ADALARI: Haliç'te, Eyüp - Sütlüce tarafında bulunan küçük adacıklar.
[Istanbul]

- BAHÂR[Fars. çoğ. BAHÂRÂN]: Kışla yaz arasındaki mevsim. İlkyaz. [22 Mart - 21 Haziran arasıdır]
[Genel]

- BAHİR: DENİZ, DERYÂ
[Tasavvuf]

- BÂHİR: EKİN SULAYICI, SULAYAN
[Tasavvuf]

- BÂHİR: BELLİ, BESBELLİ, AÇIK, APAÇIK
[Tasavvuf]

- BÂHİR: IŞIKLI, PARLAK
[Tasavvuf]

- BAHR: Arûz'da aslî bir vezinle ondan doğan vezinler mecmûası.
[Sanat]

- BAHR-İ NÂZÜK: Muradnâme'de geçtiğine göre en az 5-6 yüzyıllık bir makamdır.
[Muzik]

- BAHTÎ: Bazı Divan şairlerinin ortak olarak kullandıkları mahlas.
[Sanat]

- BAHTİYÂR[Fars.]: Güneydoğu Anadolu, Musul ve Bağdat'ta kullanılan bir makam.
[Muzik]

- BAI: Akli Ruh.
[Insan]

- BAÎD-İ LÂZIM: Bir makamın seyir dahilinde bulunup da istimali yok denilecek kadar o makama dâhil olan perdelere denir. [Sabâ makamının seyrinde neva perdesinin cüz'i bulunması gibi]
[Muzik]

- BAKARA: SIĞIR, İNEK
[Tasavvuf]

- BÂKEND: Renkli ipeklerle dokunmuş kumaş.
[Nesneler]

- BAKIŞIK:
[Diller]

- BAKIŞIM:
[Diller]

- BÂKÎ[< BEKA]: TANRI | DÂİMÎ, KALICI
[Tasavvuf]

- BAKL, BAKLA[Ar. çoğ. BUKUL]: Sebze, yeşillik. | Yeşil kabuklu, iri taneli sebze.
[Beslenme]

- BAKŞÎ: KÂTİP, FİLOZOF
[Insan]

- BAKULUM: Penis kemiği. [Kemirgenlerde, rakun, mors, binturong ve bazı memelilerde bulunur.] [İnsanlar~örümcek maymunları bu kemiğe sahip olmayan tek primatlardır.]
[Hayvanlar]

- BAL KAPANI HANI: Tahtakale'dedir. [XV. yy.]
[Istanbul]

- BALAK: Hayvan yavrusu.
[Hayvanlar]

- BALANİT: Glans(penis başı) yangısı.
[Insan]

- BALE'DE:
[Sanat]

- BALKELEBEĞİ: Bal kovanlarına çok zarar veren bir böcek. [Lat. GALLERIA CEREANA]
[Hayvanlar]

- BALKI: Güzel, süslü, parlak. | Sancı, ağrı.
[Insan]

- Balkımak: Parlamak, ışıldamak, çakmak.
[YunusEmre]

- BALOTAJ[< Fr. < Alm.]: Bir seçimde, adaylardan hiçbirinin, gerekli/eşik oy sayısını sağlayamaması nedeniyle seçimin sonuçsuz kalması.
[Genel]

- BÂL[Fars.]: Kuş kanadı.
[Hayvanlar]

- BAMYA ANITI: Topkapı Sarayı'ndadır. [1811]
[Istanbul]

- BÂM[Fars.]: Çatı, dam, kubbe.
[Mekanlar]

- BANÇO: Telli bir çalgı.
[Muzik]

- BANDIRMA: Güvenilir liman.
[Mekanlar]

- BANGKOK: Zeytin/Erik Köyü. [BANG: Köy | MAKOK: Zeytin ya da erik ya da ikisinin karışımı.]
[Mekanlar]

- BANHU: Yaylı bir çalgı.
[Muzik]

- BANTU: İNSAN
[Insan]

- BANYAN AĞACI: Fiji'de ve Asya'da bulunan, Hindu dininde de kutsal kabul edilen bir ağaç.
[Doga]

- BAR: Sayrılık(hastalık) sırasında dil üzerinde görülen beyaz renkli tabaka, pas.
[Insan]

- BÂR: TANRI, ALLAH
[Tasavvuf]

- BÂR: AĞIRLIK, SIKINTI VERMEK
[Tasavvuf]

- BARBAROS[İt.]: Kırmızı sakallı.
[Insan]

- BARBYSOS: KÂĞITHANE
[Istanbul]

- BAREM(BARREME[Fr.]): Hazır cetvellerin sonucuna dayanılarak yapılan hesaplar için kullanılan terim.
[Nesneler]

- BARIŞ:
[Diller]

- BARİSFER/PİROSFER[Fr.]: Dünyanın ateş halindeki çekirdeği.
[Doga]

- BARSAM: Yüzgeçleri dikenli ve zehirli, bir çeşit çarpanbalığı.[Lat. TRACHINUS VIPERA]
[Hayvanlar]

- BARSAMA/MARSAMA: Hoş kokulu yaprakları yemeklere konulan, nane ve yabankekiğinin ortak adı.
[Beslenme]

- BARYE: Atmosfer basıncını ölçmede kullanılan, eski bir basınç birimi. [ 1 barye = 1 dyn/cm² ya da 0.1 Pa ]
[Nesneler]

- Baş: Yara, Yasa.
[YunusEmre]

- BAŞ:
[Diller]

- BAŞ: HEAD
[Dil]

- BAŞARI:
[Diller]

- BÂŞENG: Asma üzerinde bulunan üzüm salkımı. | Tohumluk olmak üzere alıkonulan sarı ve iri hıyar.
[Beslenme]

- BASIMLAMA: Bazı kuşların yumurtadan ilk çıktığı anda çevresinde hareket eden ilk nesneye bağlanıp sürekli o nesneyi izlemelerine verilen addır.
[Hayvanlar]

- BASIN:
[Diller]

- BASINÇ(LI):
[Diller]

- BASÎRET: HAKK'TAN GÖRÜŞ, SEZİŞ
[Tasavvuf]

- BASİT SÖZCÜK: SIMPLE / SIMPLEX WORD
[Dil]

- BÂSIT-ÜR-RIZK[Ar.]: Bir örgeni uzatıp açan kas.
[Insan]

- BAŞLIK KISALTMA: ACRONYM
[Dil]

- Başlu: Yaralı.
[YunusEmre]

- Basso[Japonca]: Çinli Zen ustası Ma-tsu'ya (709-788) Japonya'da verilen ad.
[Dil/UZAKDOGU]

- BAST: YAYMA, AÇMA
[Tasavvuf]

- BAT/BATH/EPRAH[İbr.]: Bir hacim ölçüsü.
[Nesneler]

- BATAKLIKKETENİ: Papirüs ailesinden, bataklıklarda yetişen bir bitki, pamukotu. [Lat. ERIOPHORUM]
[Doga]

- BATBATA[Ar.]: Kazın ötmesi.
[Hayvanlar]

- BATBATA[Ar.]: Kazın suya dalışı.
[Hayvanlar]

- BATI/LI(coğrafya):
[Diller]

- BATI/LI(medeniyet):
[Diller]

- BÂTIL[< BUTLÂN]: BOŞ, BEYHÛDE | ÇÜRÜK | ZEMİNİ OLMAYAN
[Tasavvuf]

- BATIN: KARIN
[Tasavvuf]

- BATIN: NESİL, SOY
[Tasavvuf]

- BÂTIN: İÇ
[Tasavvuf]

- BÂTIN: GİZLİ
[Tasavvuf]

- BÂTIN: BU GÖZLE GÖRÜLMEYEN
[Tasavvuf]

- BÂTINÎ/LİK:
[Diller]

- BATİNKA: Ayakkabı. [Tataristan'da.]
[Nesneler]

- BATMAN: Miktarı, bölgelere ve tartılacak şeylere göre değişen, eski bir ağırlık ölçüsü.
[Nesneler]

- BAYAT, DURMUŞ: STALE[İng.]
[Beslenme]

- BAYATİ: Türk müziğinde, Uşşak dörtlüsüne, buselik beşlisi katılmasıyla oluşturulmuş, eski bir makam.
[Muzik]

- BAYILDIM YOKUŞU: Maçka'dadır.
[Istanbul]

- BAYKAL GÖLÜ: Ateş Denizi[< BAY-GAL][Yakut dilinden]
Zengin Deniz[Moğollar ve Buryatların dilinde]
Baykal Denizi[göl olarak görmeyenler/değerlendirmeyenler]
Sibirya'nın Gözü

Boyu 648 km., eni 40 ilâ 80 km. arasında değişiyor.
31.000 km2'lik bir alanı kaplar ve 23.000 km3'lük bir su hacmi vardır.
En derin yeri 1637 metredir.[daha derin noktalarının olduğu da söyleniyor]
Göle akan 336 ırmak bulunmaktadır. [Fazla suyunu akıtan tek ırmak ise Angara Irmağı.]
25 milyon yaşında olduğu belirtiliyor.
[Mekanlar]

- BAYTÂR/BEYTÂR[Ar.]/VETERİNER: Hayvan hekimi.
[Hayvanlar]

- BAZI KISALTMALAR: Ad lib: Ad libitum
D.C.: Da capo
Dim.: Diminuendo
f: Forte
ff, fff: Fortissimo
fz: Forzando
G.P.: General pause, Grand pause
M.D.: Main droite, Mano destra
M.G., M.S.: Main gauche, mano sinistra
mf: Mezzo forte
mp: Mezzo Piano
pp, ppp: Pianissimo
pizz: Pizzicato
rit: Ritenuto
sf, sfz: Sforzando, sforzato
V.S.: Volti subito
[Muzik]

- BAZI MAKAMLARIN ETKİLİ OLABİLDİĞİ ZAMANLAR: * Rast-rehavî makamları, seher zamanı etkilidir.
* Hüseyni makamı, sabahları etkilidir.
* Irak makamı, kuşluk zamanı etkilidir.
* Nihavend makamı, öğle zamanı etkilidir.
* Hicâz makamı, öğleyle ikindi arası etkilidir.
* Buselik makamı, ikindi zamanı etkilidir.
* Uşşak makamı, gün batımında etkilidir.
* Zengüle makamı, günbatımından sonra etkilidir.
* Muhalif makamı, yatsıdan sonra etkilidir.
* Rast makamı, geceyarısı etkilidir.
* Zirefkend makamı, geceyarısından sonra etkilidir.
[Muzik]

- BÂZÎÇE[Fars.]: Oyun, eğlence, oyuncak.
[Nesneler]

- BAZILIKA: Düz çatılı.
[Mekanlar]

- BÂZ[Fars.]: Bir kulaç boyu. | Karış.
[Nesneler]

- BE-HEME-HÂL: MUTLAKA, ELBETTE
[Tasavvuf]

- BEBEK BAKIMINDA EN ÖNEMLİLER: BEBEĞİ ÜŞÜTMEMEK VE DÜŞÜRMEMEK!
[Insan]

- BECÂYİŞ: İki memurun rızaları ile ilgili makamın onayı sonucu aralarında memuriyet, makam ve görevlerini değiştirmeleri.
[Insan]

- BEC[Fars.]: Ağzın içi, avurt.
[Insan]

- Bed-baht: Mutsuz.
[YunusEmre]

- BEDDÂL[Ar.]: Bakkal.
[Insan]

- BEDİÎ: GÜZEL, GÜZELLİK
[Tasavvuf]

- BEDÎİYYÂT: ESTETİK
[Tasavvuf]

- BEHDEL: Erilin memelerinin büyük olması.
[Insan]

- BEHÎM[Ar.]: Dik, pürüzsüz ses.
[Muzik]

- BEHİŞT: CENNET, UÇMAK
[Tasavvuf]

- BEHRÂM[Fars.]: Her ayın 20. günü.
[Genel]

- BEHRE-YÂB: HİSSE VE NASÎBİ OLAN
[Tasavvuf]

- BEHREC: Eksik ya da ayarı bozuk para.
[Nesneler]

- BEKÂ: DEVAM, SEBAT
[Tasavvuf]

- BEKÂ: ÖLÜMSÜZLÜK
[Tasavvuf]

- BEL: Geminin orta bölümü.
[Nesneler]

- BELÂ: EVET, HAYHAY, PEKÎ
[Tasavvuf]

- BELÂ: GAM, KEDER, MUSÎBET, ÂFER, CEZÂ, GAYET ZOR İŞ, BÜYÜK GAİLE
[Tasavvuf]

- BELÂ-Yİ MÜBREM: KAÇINILMAZ BELÂ
[Tasavvuf]

- BELÂDET: İZANSIZLIK, AKILSIZLIK, SERSEMLİK, BUDALALIK
[Tasavvuf]

- BELCE: İki kaş arası.
[Insan]

- BELGÜ: AYET
[Tasavvuf]

- BELÎ: BAŞ ÜSTÜNE, HAY HAY
[Oncelikliler]

- BELÎ: EVET
[Tasavvuf]

- BELİK: Saç örgüsü.
[Insan]

- BELİRLE/N/ME, BELİRLENİM:
[Diller]

- BELİRLEYİCİ: DETERMINER
[Dil]

- BELİRSİZLİK: Zihnin başedemediği/başedemeyeceği tek şey!
[Tek]

- BELİRTEÇ: ADVERB
[Dil]

- BELİRTİCİ: MARKER
[Dil]

- BELİRTİLİ: DEFINITE
[Dil]

- BELİRTME DURUMU: ACCUSATIVE CASE
[Dil]

- BELİT(AKSİYOM):
[Diller]

- BELLA: Tümbuktu - Mali'de yaşayan, kalker, odun, kum ve tuz ticareti yapan bir göçebe halkı.
[Insan]

- BELLEK:
[Diller]

- BELVÂZ[Fars.]: Çıkıntı, duvardan dışarı çıkan direk ucu.
[Uc]

- BEMM[Ar.]: Kanun, tambur gibi çalgılara takılan tel. | Pes perde.
[Muzik]

- BEN: Kuşun yavrusuna taşıdığı yem.
[Hayvanlar]

- ben:
[Diller]

- BEN:
[Diller]

- BENÂT-I NÂŞ[Ar. < BİNT]/BENETNASH[Fr.]/ETA URSUS[Lat.]/ALKAID[İng.]: Dübb-i Ekber denilen yıldız kümesinin kuyruğunun ucunda bulunan kümenin en sönük yıldızı.
[Doga]

- BEND-İ HİSÂR: Sûz-i dil, pûselik~sultânî yegâh makamlarından oluşmuştur.
[Muzik]

- BENDAKA[Ar.]: Hiddetli bakma, sert bakış. | Bir şeyi fındık gibi ufalama.
[Insan]

- BENDE: KUL, KÖLE, BAĞLI [bkz. ABD]
[Tasavvuf]

- BENDER[Fars. çoğ. BENÂDİR]: Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi.
[Genel]

- BENDİŞ[Fars.]: Altın ve gümüş üzerine işlenilen nakış, savat.
[Nesneler]

- BENDUKÎ[Ar.]: Keten bezinin en iyisi.
[Nesneler]

- BENEK[Fars.]: Atlas zemin üzerine sırma işlemeli bir tür kumaş.
[Nesneler]

- BENE[Fars.]: İnce urgan, palamar, ip.
[Nesneler]

- BENGÂH: Keçeden yapılmış Türkmen evi. | Emirlere~yüksek rütbelilere ait özel çadır.
[Mekanlar]

- BENG[Fars.]: Atlas zemin üzerine işlenmiş sırma çiçekli bir tür kumaş.
[Nesneler]

- BENÎKA[Ar. | çoğ. BENÂYIK]: Giysinin koltukaltındaki parçası.
[Nesneler]

- BENÎ[Ar.]: OĞULLAR(/I) (BENÎ İSRÂİL
[Insan]

- BENNE[Ar. çoğ. BİNÂN]: Güzel koku.
[Nesneler]

- BER-EFŞÂN[Fars.]: Türk müziğinin büyük usûllerindendir.
[Muzik]

- BER-HURDÂR[Fars. (BERHÛR: Hisse, nasip, pay.)]
[Tasavvuf]

- BER-TENG[Fars.]: At koşumunun sırt kayışı. | Cübbe ya da ferâce kuşağı. | Küçük çocuğu annesinin sırtına bağlamaya yarayan göğüs kuşağı.
[Nesneler]

- BERÂHÎN[< BÜRHÂN]: DELİLLER, TANIKLAR
[Tasavvuf]

- BERÂRÎ[< Ar. BERRİYYE]: Çöller, sahralar.
[Doga]

- BERÂT: BELGE
[Tasavvuf]

- BERÂY-İ MA'LÛMAT: BİLGİ VERMEK İÇİN
[Tasavvuf]

- BERBAH[Ar.]/ÉPIDIDYME: Erbezi üstü.
[Insan]

- BERBERBALIĞI: Hanigillerden, kuyruğunun çatalı çok uzun olan, Akdeniz'de yaşayan bir balık. [Lat. SERRANUS ANTHIAS]
[Hayvanlar]

- BERÇEKER: Acem/Pers.
[Insan]

- BEREHREHE[Ar.]: Çok güzel hanım.
[Insan]

- BEREKET: NİMETTE BOLLUK VE İYİLİK
[Tasavvuf]

- BEREKET: MEYMENET, SAÂDET, MUTLULUK
[Tasavvuf]

- BEREM[Fars.]: Üzüm çubuklarının altına konulan çatal ağaç, herek. | Asma ve kabak çardağı.
[Mekanlar]

- BEREND[Fars.]: Nakışsız ipek kumaş.
[Nesneler]

- BERE[Fars.]: Kuzu.
[Hayvanlar]

- BERFEND[Fars.]: Güzel söz. | Derin yer.
[Dil]

- BERHÛD[Fars.]: Saçmasapan söz.
[Dil]

- BERÎA[Ar.]: Güzelliği ve olgunluğuyla akranlarından üstün olan hanım.
[Insan]

- BERİBERİ: Beslenme bozukluğu.
[Beslenme]

- BERÎCEN/BERÎZEN[Fars.]: İçinde ekmek pişirilen ocak, fırın.
[Beslenme]

- BERİYYE: HALK, İNSANLAR
[Tasavvuf]

- BERİYYE: ÇÖL, KIR, SAHRÂ
[Tasavvuf]

- BERLAM: İnce pullu, sırtı açık kahverengi, yanları ve karnı beyaz, ortalama 30-40 cm. boyunda, Marmara ve Ege Denizi ve Akdeniz'de çokça bulunan bir balık türü. [Lat. MERLUCCIUS MERLUCCIUS]
[Tasavvuf]

- BERNİŞ[Fars.]: Karın ağrısı/sancısı. | Eklem/mafsal ağrısı, romatizma sancısı.
[Insan]

- BERRÜSTE[Fars.]: Kavun, karpuz, çayır, çimen gibi dal budak salıp yükselmeyen bitkiler.
[Doga]

- BERR[Ar.]: Kara.
[Doga]

- BERTILLONAGE/ANTROPOMETRİ: Suç işleyenlerin kimliğini bulmaya yarayan yollardan biri.
[Insan]

- BERZAH: İKİ ŞEY ARASI, FASIL, BOŞLUK, SINIR ALANI, ÂLEM-İ DÜNYA İLE ÂLEM-İ ÂHİRET ARASI. HAKK İLE HALK ARASI
[Tasavvuf]

- BERZAH: ÖLÜLERİN RUHLARININ KIYÂMETE KADAR BULUNACAKLARI YER
[Tasavvuf]

- BEŞEN[Fars.]: Cisim, gövde/beden.
[Uc]

- BEŞEN[Fars.]: Uzun boy.
[Uc]

- BEŞEN[Fars.]: Taraf, kenar, uc.
[Uc]

- BEŞERE[Ar.]: İnsan derisinin dış tabakası.
[Insan]

- BESLENME:
[Diller]

- BESTE: Bir şarkının makam ile uyumu. | Kapalı, bağlı, bitiştirilmiş, bağlanmış. | Donmuş. | Esterâbâd ve Gürgan'da yapılan basma nakışlı ipek kumaş.
[Muzik]

- BESTE-NİGÂR[Fars.]: En eski mürekkep Türk makamlarındandır.
[Muzik]

- BEŞÛŞ: GÜLERYÜZLÜ, ŞEN
[Tasavvuf]

- BETHLEHEM: Ekmeğin evi. Kudüs'ün güneyindedir. [Hz. İsa'nın doğduğu ve son yedi gününü geçirdiği bölge.]
[Mekanlar]

- BETİ: Resim ve yontu sanatlarında, varolanların biçimi.
[Sanat]

- BETÎL/BETÛL: HZ. MERYEM'İN VE FÂTIMAT-ÜZ-ZEHRÂ'NIN TAKMA ADI
[Tasavvuf]

- BETİMLEME:
[Diller]

- BEVGA': Yumuşak toprak.
[Doga]

- BEVL/TEBEVVÜL: İşemek. [BEVLE
[Insan]

- BEYÂTÎ-ARABÂN-PÛSELİK[Fars.]: Fahri efendinin düzenlediği bir makamdır.
[Muzik]

- BEYÂTÎ-ARABÂN[Fars.]: Türk müziğinin mürekkep makamlarındandır.
[Muzik]

- BEYÂTÎ-PÛSELİK[Fars.]: Zekâi Dede'nin düzenlediği bir mürekkep makamdır.
[Muzik]

- BEYÂTÎ[Fars.]: Türk müziğinin en eski makamlarındandır.
[Muzik]

- BEYAZ KALA: Papua Yeni Gine'nin Kundiava kasabasında bulunan bir çiçek.
[Doga]

- BEYDAK[Ar. çoğ.: BEYÂDIKA]
[Genel]

- BEYHÛDE: BOŞUNA
[Tasavvuf]

- BEYİN:
[Diller]

- BEYİN[< Ar. BEYN: Ara, Arada olan.]/EMİK
[Esik]

- BEYİN[< Ar. BEYN: Ara, Arada olan.]/EMİK: 222.600 m2 | Ort. 1200 - 1300 gr.
[Insan]

- BEYN-EL-BAHREYN: Adı anonim bir edvarda geçen makam.
[Muzik]

- BEYT: EV, ODA, HÂNE, OBA
[Tasavvuf]

- BEYT-İ ANKEBÛT, BEYT-ÜL-ANKEBÛT[Ar.]: Örümcek yuvası. | [mecaz] Derme-çatma ev.
[Mekanlar]

- BEYT-İ MUKADDES: KUDÜS, MESCİD-İ AKSÂ, ALLAH SEVGİSİNDEN BAŞKA BİR ŞEYE BAĞLI OLMAYAN BİR GÖNÜL
[Tasavvuf]

- BEYT-İ ŞERİF: KÂBE
[Tasavvuf]

- BEYT-ULLAH: KÂBE, "ALLAH'IN EVİ", MÜ'MİN KÂMİLİN KALBİ
[Tasavvuf]

- BEYTÂRÂ[Ar.]/VETERİNERLİK: Hayvan hekimliği.
[Hayvanlar]

- BEYT[Ar.]: Mesken, hane, ev, oda, oba.
[Mekanlar]

- BEYZET-ÜL-HARR[Ar.]: Şiddetli sıcaklık.
[Doga]

- BEZÂ[Ar.]: Konuşmada açık-saçıklık.
[Dil]

- BEZİR: Keten tohumu yağı.
[Beslenme]

- BEZK[Fars.]: Tespihböceği.
[Hayvanlar]

- BEZL: SAÇMAK, DAĞITMAK
[Tasavvuf]

- BEZM-ÂRÂ[Fars.]: Meclisi süsleyen. | Adı Nasır Abdülbaki'nin Tedkik~Tahkik'inde terkipler arasında geçen makam.
[Muzik]

- BEZM-İ TARAB: Yeni terkib edilmiş ve rağbet görmemiş bir mürekkep makamdır.
[Muzik]

- BEZZAZ: Kumaş satan kişi, manifaturacı.
[Insan]

- Bhajan: Sadakat uygulaması, dua, tapınma.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bhakti: Kendini adama, tapınma. "Bhakta" ise kendini adayan kişidir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bhava: Varolma, -olumluluk-.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bhikşu[Sansk.](Bikku[Palice]): Budist rahip/keşiş, edebi olarak dilenci.
[Dil/UZAKDOGU]

- BHIKKHU: Münzevî.
[Felsefe]

- Bhikşu[Sansk.]:
[Diller]

- Bhoga: Dünyevi sevinçler ve kederler deneyimi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bhoga, Bhogi: Dünyevi sevinçler ve kederler deneyimi. "Bhoga Marga", Dünyevi şeylerin -sevinçlerin kederlerin- peşinde olma yolu. "Bhogi", dünyevi sevinç ve kederlerle hemhal olan kimse.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bhutathata: Evrensel rahim olarak görülen Mutlak.
[Dil/UZAKDOGU]

- BÎ-ÇÂRE: ÇARESİZ, ZAVALLI
[Tasavvuf]

- BÎ-GÂNE: KAYITSIZ, İLGİSİZ
[Tasavvuf]

- Bi-nişan: Nişansız.
[YunusEmre]

- BÎ-RENG: İLÂHÎ CEVHER
[Tasavvuf]

- BÎ-ZENEB[Ar.]/ANOURE[Fr.]: Kuyruksuz/lar.
[Hayvanlar]

- BIANNA: VİYANA [Kıtlık yüzünden Girit Adası'ndan kaçan genç bir kız, adını bu şehre vermiştir.]
[Mekanlar]

- BÎAT[aslı BEY'AT]: KABUL VE TASDİK, İNTİSAB MUÂMELESİ, İNÂBE, İNTİSAB ETMEK, NASİB ALMAK, DERVİŞ OLMAK, AHD Ü PEYMÂN
[Tasavvuf]

- BICIL: Aşık kemiği altındaki küçük kemik.
[Insan]

- BİÇİM: MORPH, FORM
[Dil]

- BİÇİM:
[Diller]

- BİÇİMBİLİM: MORPHOLOGY
[Dil]

- BİÇİMBİLİMSEL KOŞULLANMA: MORPHOLOGICAL CONDITIONING
[Dil]

- BİÇİMBİLİMSEL ÖLÇÜT: MORPHOLOGICAL CRITERIA
[Dil]

- BİÇİMBİRİM: MORPHEME
[Dil]

- BİÇİMBİRİMSEL: MORPHEMIC
[Dil]

- BİÇİMSEL SESBİLİM: MORPHOPHONOLOGY, MORPHOPHONEMICS
[Dil]

- BİÇİMSEL SESBİRİM: MORPHOPHONEME
[Dil]

- BICIRGAH: Boru biçimindeki maden paraların içini düzleştirip parlatmakta kullanılan aygıt.
[Nesneler]

- BID'/BID'A[Ar.]: Geceden bir bölüm.
[Genel]

- BİD'AT: SONRADAN MEYDANA ÇIKAN
[Tasavvuf]

- BİD'AT: PEYGAMBER ZAMANINDAN SONRA DİNDE MEYDANA ÇIKAN
[Tasavvuf]

- BİDAK[Fars.]: Don, pantolon gibi ayaktan giyilenlerin paçası.
[Nesneler]

- BİDÂYET: BAŞLAMA, BAŞLANGIÇ
[Tasavvuf]

- BİHR[Ar.]: Ağız kokusu.
[Insan]

- Bija-Mantra: Tohum mantrası ya da tek kelimeden oluşan bir güç çığlığı.
[Dil/UZAKDOGU]

- BİL-AKİS: TERSİNE
[Tasavvuf]

- BİLÂD-I RÛM: Osmanlı Devleti içinde bulunan kentler. Anadolu.
[OSMANLI]

- Bile: İle.
[YunusEmre]

- BİLEŞME: (LEXICAL) COMPOUNDING
[Dil]

- BİLGELİK:
[Diller]

- BİLGİ:
[Diller]

- BİLGİ TÜRLERİ:
[Oncelikliler]

- BİLGİSAYAR:
[Diller]

- BİLGİSELLİK KİPİ: EPISTEMIC MODALITY
[Dil]

- BİLİM:
[Diller]

- BİLİM'DE:
[Bilim]

- BİLİM'DE BUGÜN:
[Bilim]

- BİLİMDE:
[Bilim]

- BİLİNÇ:
[Diller]

- BİLİNÇ FELSEFESİNDE:
[Felsefe]

- BİLİNCİN:
[Oncelikliler]

- BİLMEME BİLGİSİ:
[Diller]

- BİLUM: Yünden örülen bir torba.[Papua Yeni Gine'de]
[Nesneler]

- BÎNÎ: Burun.
[Uc]

- BÎNÎ: Uc.
[Uc]

- BÎNÎ: Dağ tepesi.
[Uc]

- BÎNÎ: Yayın ele alındığı kısmının ucu.
[Uc]

- BÎNÎ, ENF[çoğ. ÂNÂF]: BURUN
[Insan]

- BİREŞİM: Ayrımları/nı gösteren birlik.
[Oncelikliler]

- BİRİG[Fars.]: Üzüm salkımı.
[Beslenme]

- BİRLEŞİK TÜMCE: COORDINATE SENTENCE
[Dil]

- BİRLEŞME: (SYNTACTIC) COMPOUNDING
[Dil]

- BİRLİK:
[Diller]

- BİRÛN: Taşra.
[Mekanlar]

- BİSÂT-I SATRANÇ: Satranç tahtası.
[Genel]

- BİSM-İ ŞÂH: Bektâşi'lerin, Besmele için kullandıkları tanım.
[Tasavvuf]

- BİŞNEV: DİNLE!
[Tasavvuf]

- BÎSÜTÛN: Şîrîn'in emriyle, Ferhad'ın deldiği dağ. Bugün Bağdat ile Hamedan arasında Kirman Şâh'ın 30 km. doğusunda kalır. Dik, kayalık ve sarp bir dağdır.
[Mekanlar]

- BÎŞ[Fars.]: Bıldırcın otu dnilen zehirli bir ot. [Çin'de bulunur]
[Doga]

- BİT(BAT) PAZARI: Beyazıt'tadır.
[Istanbul]

- BİTİK, YARLIK: MEKTUP
[Yazmalar]

- BİTKİ:
[Diller]

- BİTKİBİLİM:
[Diller]

- BİTMEMİŞLİK GÖRÜNÜŞÜ: IMPERFECTIVE ASPECT
[Dil]

- BİTMİŞLİK GÖRÜNÜŞÜ: PERFECTIVE ASPECT
[Dil]

- BIYIKLI VUNDU BALIĞI: Zambiya'nın Zambezi ırmağında yaşamaktadır.
[Hayvanlar]

- BÖBÜR: Memelilerden, sıcak ülkelerde yaşayan, derisi benekli, yırtıcı hayvan. [Lat. HYRAX SYRIENSIS]
[Hayvanlar]

- BOCA: Geminin rüzgâr almayan yönü.
[Nesneler]

- BÖCEKLİ CAMİSİ: Erenköy'dedir.
[Istanbul]

- Bodhi: Aydınlanma, anlayış, bilgelik, evreni yöneten zekâ. Işıklanma, tam Aydınlanma.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bodhi Ağacı, Bo Ağacı: Bilgelik-hikmet ağacı. Kutsal Hintinciri ağacı. Sidhartha Gautama'nın altında aydınlanmaya eriştiği büyük incir ağacı.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bodhikaya: Aydınlanmanın meyvası olarak görülen Mutlağın Gövdesi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bodhimandala: Aydınlanmaya ulaşılabilecek yer ya da küre.
[Dil/UZAKDOGU]

- Bodhisattva: Geleceğin Budası. Nirvana'ya hemen girmeyip, sadece kendi aydınlanmasını değil, öteki tüm duyarlı varlıkların(hatta cansızların) aydınlanmasına adamış olan (Arhat'ın tam karşıtı) ve Nirvana'yı terkeden kişi. Yolun samimi takipçisi. Üç hazineden biri olduğu düşünülenler. (Özellikle Mahayana geleneğinde)
[Dil/UZAKDOGU]

- BOĞAZ: ÂHİYÂNE[Fars.]
[Insan]

- BOĞAZDA İLK SEFER [DENİZ YOLCU TAŞIMACILIĞINDA]: BALABAN İSKELESİ - KABATAŞ İSKELESİ arasında
[İlk]

- Bojjhanga: Aydınlanmanın yedi unsuru.
( 1. Sati, smriti
[Dil/UZAKDOGU]

- BÖKE: Kahraman, güçlü kimse. | Ulusal ya da uluslararası bir yarışmada ilk dereceyi alan, birinci olan, şampiyon.
[Insan]

- BOLÂHENK NISFİYESİ: Piyanodaki "la" notasını "nevâ" perdesi olarak kabul eden akorda sahip yarım(nısf-nısfiye) ney.
[Muzik]

- BOLİÇE: Yahudi kadını.
[Insan]

- BOLOMETRE: Siyah bir nesnenin iletkenliğindeki değişimlerden çok az miktardaki radyasyon enerjisini ölçebilen elektrikli bir aygıt.
[Nesneler]

- BOLOMETRE: Işınım ölçer.
[Nesneler]

- BÖLÜK-İ RUMİYAN: Anadolular Bölüğü.
[Yazmalar]

- BÖLÜNEMEYEN: INDIVISIBLE
[Dil]

- BÖRK: Kalpak. [Tataristan'da.]
[Nesneler]

- BOŞ (BATIL) İNANÇ:
[Diller]

- BOŞ BİÇİM: EMPTY MORPH
[Dil]

- BOSA, MANTİLYE: Gemide kullanılan bir zincir.
[Nesneler]

- BOSTÂNCIYÂN/BOSTÂNİYÂN: Saray teşkilâtında, padişah saraylarının korunması ile görevli olanlar, bostancılar.
[OSMANLI]

- BOYNUZ: REVK, KARN[Ar.], SERÛ[Fars.]
[Hayvanlar]

- BOYNUZU OLAN TEK GEYİK: REN GEYİĞİ
[Tek]

- BOYOTU: Baklagillerden, çiçekleri mavi, sarı ya da beyaz renkli, kurutulan tohumları çemen yapımında kullanılan bir bitki. [Lat. TRIGONELLA FAENUGRAECUM]
[Doga]

- BOZA: ÂHŞÜME[Fars.]
[Beslenme]

- BOZUNTU: Taklitte kalan.
[Genel]

- Brahma: Hindu üçlü birliğinin (teslis) tanrılarından biri. ( Brahma, yaratıcı; Vishnu, koruyucu; Shiva, helâk edici. ) En üst varlık, evrenin yaratıcısı.
[Dil/UZAKDOGU]

- Brahma Vihara: Meditasyonda odaklanılan konular olan Dört Lâtif Hâl.
( 1. Metta
[Dil/UZAKDOGU]

- Brahmacharya: Brahmacharya: Perhizkârlık, bekâr olarak din öğrenciliği. Brahmacharyaen geniş anlamıyla, sadece eşeysel zevkler değil, tüm duyusal zevkler için arzu beslememeyi öngörür.
[Dil/UZAKDOGU]

- Brahman: Mutlak, Nihai Gerçek; onun karakteristikleri, mutlak varlık(sat), mutlak bilinç(chit) ve mutlak mutluluk(ananda)'dır. Sankaracharya'ya göre Mutlak'ın beş farklı aşaması vardır:
( Hiranyagarbha, Kozmik Varlık;
| İshvara, bir Avatar(Haberci, Peygamber) şeklindeki kişisel tanrı;
| Jiva, bireysel ruh;
| Prakriti, fani Doğa;
| Shakti, yaratıcı güç. )
[Dil/UZAKDOGU]

- BRAHMANIRVANA: En üst varlığın içinde erimek, yok olmak. (Tasavvuf'taki karşılığı "Fenafillah" olabilir.)
[Dil/UZAKDOGU]

- BRAHMANLAR: Keşişler ve din adamları. Tenleri beyazdır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Brahmasmi: Ben En Yüce'yim "Ben-im"(asmi) varoluşun saf farkındalığını temsil eder~bu nedenle, saf bilincin ya da Purusha'nın ifadesidir. Saf bilinç madde ile haşır neşir olduğunda saf "Ben-im", "Ben buyum, Ben şuyum"a dönüşür.
[Dil/UZAKDOGU]

- BRENTANO: SEÇKİNLERİN OKUDUĞU FİLOZOF
[Felsefe]

- BREZİLYA: PAU BRASILIS adlı ağaçtan. [Portekiz'li ALVAREZ CABROL tarafından, 22 Nisan 1500'de]
[Mekanlar]

- BRICOLAGE DİLLERİ: Farklı dilden iki uygarlığın karşılaşması sonucu kendiliğinden doğan diller.
[Dil]

- BRUKSİZM: Uyku sırasında dişleri sıkmak, gıcırdatmak ve çeneyi kenetlemek.
[Insan]

- BUALİ ŞELÂLELERİ: Orta Afrika Cumhuriyeti'nde bulunan, dünyanın en geniş 4. şelâlesi olarak bilinen şelâle.
[Doga]

- Buda:
[Diller]

- Buda Doğası: Sidhartha Gautama, Bo ağacının altında aydınlandığında "Her şeyde ve her bireyde Buda doğasını görmek ne kadar harikulâde" demişti. Zen meditasyonunun amacı insanın, içindeki Buda doğasını açığa çıkarmasıdır. Zen'de yaşamın amacı ise insanlara ve tüm evrene içindeki Buda doğasını gösteren bir şekilde yaşamaktır. Herşeyin içindeki Buda potansiyeli anlamına gelen Tathagatagarbhafirkiyle bağlantılıdır.(Mahayana Budizmi'nde)
[Dil/UZAKDOGU]

- Buda(Butsu[Japonca]): Tam ve aşılmaz aydınlanmaya ulaşmış, evreni gerçek böylesiliğiyle görüp kavramış kişi. Aydınlanmaya ulaşmış bir varolan. Buddhakaya ve Mutlak'ın eş anlamlısı.
[Dil/UZAKDOGU]

- Buda-Dharma[Sansk.]:
[Diller]

- Buda-Dharma[Sansk.](Buda-Dhamma[Palice]): Aydınlanmış Bilgelik.
[Dil/UZAKDOGU]

- Buda-hrydaya: Aydınlanma parıltısı.
[Dil/UZAKDOGU]

- Buda/Budha: Uyanmış olan, aydınlanmış olan. Özel isim olarak kullanıldığında Sidharta Gautama'yı ifade eder.
[Dil/UZAKDOGU]

- BUDAK: NODE
[Dil]

- Buddha Gaya: Sakyamuni Buda'nın kutsal Hintinciri Ağacı'nın altında aydınlanmaya ulaştığı yerin adı.
[Dil/UZAKDOGU]

- Buddhakaya: Mutlak, Budalık olarak görülen durum.
[Dil/UZAKDOGU]

- Buddhi: Sezgi, ilim. Zekâ, gerçeğin zihindeki yansıması. Buddhi, zihnin fenomenler dünyasında nesneleri algılamasını sağlayan yetidir. Buddhizihin aracılığıyla fonksiyon yaptığı sürece, saf bilinci bilmek olanaklı değildir.
[Dil/UZAKDOGU]

- BUGAKU: Japon imparatorluk sarayında türemiş danslar.
[Sanat]

- BÜĞELEK: Sığırları ısıran sinek.
[Hayvanlar]

- BUĞZ: KİN, NEFRET, SEVMEME [bkz. ADÂVET]
[Tasavvuf]

- BÜHTÂN: YALAN, İFTİRA
[Tasavvuf]

- BUHÛR: TÜTSÜ
[Tasavvuf]

- BÜKÂ': AĞLAMA, GÖZYAŞI DÖKME
[Tasavvuf]

- BÜKÂ-YI ŞEDÎD: HÜNGÜR HÜNGÜR AĞLAMA
[Tasavvuf]

- BÜKÂ-YI SÜRÛR: SEVİNÇTEN DOĞAN GÖZYAŞI
[Tasavvuf]

- BULANIK ANLAM: AMBIGUITY
[Dil]

- BULANIK ANLAMLI: AMBIGUOUS
[Dil]

- BÜLBÜL YUVASI: Küçük kadeh.
[Nesneler]

- BULUŞMA:
[Diller]

- BÜNBEK/BENBEK: Kadırga balığı denilen bir tür deniz canlısı.
[Hayvanlar]

- Bunda: Burada.
[YunusEmre]

- Bünyâd: Temel.
[YunusEmre]

- BÜNYÂD: ASIL, ESAS, TEMEL
[Tasavvuf]

- BÜNYÂD: BİNÂ, İNŞAA, YAPI
[Tasavvuf]

- BÜR'/İLTİYÂM[Ar.]: Yaranın iyileşip kapanması, onulma.
[Insan]

- BURÂK: HZ. MUHAMMED'İN MÎRAÇ'TA BİNDİĞİ AT
[Tasavvuf]

- BURÂK: ŞİMŞEK [IŞIK HIZINDA]
[Tasavvuf]

- BÜREYDE: SERİNLİK
[Tasavvuf]

- BURGATA[< İt.]: Tel ve bitkisel halatların pus[2.54 cm.] olarak çevresini belirten birim.
[Nesneler]

- BÜRGU[Fars.]: Boru denilen bir çalgı.
[Muzik]

- BURJUVA: Orta halli halk.
[Insan]

- BÜRKE, BÜĞET: Su birikintisi, göl.
[Doga]

- BURNAZ: İri ve uzun burunlu.
[Insan]

- BURTLAK: Taşlık, çalılık yer.
[Mekanlar]

- BURÛDET: KALPTEKİ SOĞUKLUK
[Tasavvuf]

- BURUN YANGISI: NEZLE | ZÜKÂM[Ar.] | ZÜKÂM-I MÜZMİN
[TIP]

- BURUNDİ: Küçük Baldırlı İnsanlar Ülkesi
[Mekanlar]

- BÜRYANİ: PİLAV
[Beslenme]

- BÛSELİK: En eski makamlardandır. Minör karşılığıdır. Bûselik beşlisi ve hicaz dörtlüsünden oluşur. Dizisi çıkıcı olup hüseynîde son bulur. İnici şekli şehnâz ve bûselik adıyla anılır. Nihâvend, sultân-ı yegâh, ruh ve nüvâz gibi makamlar bundan çıkmıştır. Orta derecede kullanılmış makamlardandır.
[Muzik]

- Bushido[Jap.]: Samurai'nin ahlâk yasası. Japon şövalyelik mesleği.
[Dil/UZAKDOGU]

- BÜŞRÂ: MÜJDE, SEVİNÇLİ HABER
[Tasavvuf]

- BUY-I GÜL: Gül yağı.
[Beslenme]

- BÜYÜK SELÇUKLU YÖNETİMİ'NDE: ( * VEZİR(SAHİB) / BAŞBAKAN
(ULEM KÖKENLİ, BÜROKRAT GİBİ VE GENELLİKLE İRAN'LI, BÜTÇENİN %10'UNU ALIRDI)

* DİVÂN-I A'LÂ / BAKANLAR KURULU

* DİVÂN-I İSTÎFÂ / MÂLİYE BAKANLIĞI
MÜSTEVFÎ / MÂLİYE BAKANI

* DİVÂN-I İŞRÂF - SAYIŞTAY
MÜŞRİF

* DİVÂN-I ÂRZ - SAVUNMA BAKANLIĞI
ÂRIZ - SAVUNMA BAKANI

DİVÂN-I İNŞÂ VE TUĞRA / DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI
MÜNŞÎ/TUĞRÂÎ - KÂTİPLER/DEBÎR

İNŞÂ: YAZIŞMA/DİPLOMASİ
----------
ATABEG - LALA/LIK (DAR ANLAMDA) (DİVAN'A KATILIRDI)
NÂİBU'S-SALTANA / SULTAN VEKİLİ
( TÜRKİYE SELÇUKLULARI'NDA )
BEGLERBEGİ - ORDU KOMUTANI
PERVÂNE - İKTÂ İLE İLGİLİ
)
[Insan]

- BÜYÜK SİYAH NOKTA: HALK
[Insan]

- BÜYÜLTME: AUGMENTATIVE
[Dil]

- BUYURUM: IMPERATIVE
[Dil]

- BÜZ-BÂN[Fars.]: Keçi çobanı.
[Hayvanlar]

- ÇABA:
[Diller]

- CÂBÜLKA: İNSANIN MUTLAKA ALLAH'A DOĞRU YÖNELEN YOLUNDAKİ İLK MERHALESİ
[Tasavvuf]

- CÂBÜLSÂ: İNSAN GAYRETİNİN SON HEDEFİ [BURADA MUTLAK İLE MEVSUF (ALLAH İLE İNSAN) BİRLEŞİR]
[Tasavvuf]

- ÇAĞ:
[Diller]

- ÇAĞANOZ: Kabukluların on ayaklılar alttakımından olan, küçük su canlısı. [Lat. CARCINUS]
[Hayvanlar]

- ÇAĞDAŞ:
[Diller]

- CÂGER[Fars.]: Kuş kursağı.
[Hayvanlar]

- ÇAĞLAR'I:
[Oncelikliler]

- ÇAĞRA: Anada ufak bir arıza olur da, eş, kırmızı kanı tasfiye edemeden kaçırırsa, bunlar çocuğun bağırsağından çıkar. Buna çağra denir.
[Insan]

- ÇAĞRIŞIM:
[Diller]

- CÂH: ÎTİBAR, MAKAM
[Tasavvuf]

- ÇÂH-I ZENAHDÂN[Fars.]: Çene çukuru.
[Insan]

- CAİZE: Lâyık olana vermek.
[Oncelikliler]

- CÂİZ[< CEVAZ]: OLABİLİR, OLUR
[Tasavvuf]

- ÇAKALBOĞAN: Kırlarda rastlanan bir bitki.
[Doga]

- ÇAKŞIR: Kuşların ayağındaki tüy.
[Hayvanlar]

- ÇAL: Taşlık yer.
[Mekanlar]

- Çalap: Allah.
[YunusEmre]

- ÇALIKUŞU: WREN[İng.], TROGIODYTES[Lat.]
[Hayvanlar]

- ÇALIŞMA/MESAİ SAATLERİ:
[Insan]

- ÇAMÇA: Sazangillerden, bir ırmak balığı. [Lat. LEUCISCUS RUTILUS]
[Doga]

- CAMGÜZELİ: Evlerde süs olarak yetiştirilen, kırmızı çiçekler açan, bir tür kınaçiçeği. [Lat. IMPATIENS SULTANİ]
[Doga]

- CÂMİ'[< CEM]: DERLEYEN, TOPLAYAN | İÇİNE ALAN, İÇİNDE BULUNDURAN | İÇİNDE NAMAZ KILINAN İBÂDET YERİ
[Tasavvuf]

- CAMİA[Ar., Fars.]:
[Diller]

- CÂMİD[< CÜMÛD]: DONMUŞ, DONUK | CANSIZ
[Tasavvuf]

- CAN: Yaşam kudreti.
[Tasavvuf]

- CAN:
[Diller]

- CANAVAROTU: Canavarotugiller ailesinin örnek türlerinden olan ve kenevirle tütün köklerinin asalaklarından biri sayılan çiçekli bitki. [Lat. OROBANCHE RAMOSA]
[Doga]

- ÇANÇİÇEĞİ/MERYEMANAELDİVENİ: Çançiçeğigillerden, süs bitkisi olarak ekilen ve çiçekleri, çan biçiminde olan bir bitki cinsi. [Lat. CAMPANELLA]
[Doga]

- CANCILIK:
[Diller]

- CANDELA: Kandelas, ışık şiddeti birimi.
[Bilim]

- CANKURTARAN MESCİDİ: Süleymaniye'dedir.
[Istanbul]

- CANLI:
[Diller]

- CANLI: ANIMATE
[Dil]

- CANLI OLAN:
[Diller]

- CANLILIK:
[Diller]

- CANSIZ: INANIMATE
[Dil]

- ÇAP:
[Diller]

- ÇAPAK: RÎME, ÂJÎH/PÎH[Fars.]
[Insan]

- ÇAPARIZ: İçinden çıkılamayacak denli güç olan, karışık iş.
[Genel]

- ÇAPLA: Maden kazmak için kullanılan çelik kalem.
[Nesneler]

- ÇÂR-I ANÂSIR: DÖRT UNSUR[HAVA, SU, TOPRAK, ATEŞ]
[Tasavvuf]

- ÇARGÂH[< Fars.]: Türk müziğinde, "do" perdesinin adı. | Bu perdede karar kılan makam.
[Muzik]

- CAROTENE: Karotin, A vitaminin ana maddesi.
[Bilim]

- ÇARŞI: Dört taraf, dört tarafı olan şey. [Fars. < ÇÂR/ÇEHÂR-SU] | SUK[Arapça]
[Mekanlar]

- CÂRÛ/CÂRUB[Fars.]: Süpürge.
[Nesneler]

- ÇAT: İki yolun birleştiği yer, kavşak.
[Mekanlar]

- ÇATAL ÇEŞME: Bâbıâli'dedir.
[Istanbul]

- ÇATI: VOICE
[Dil]

- ÇATIŞKI:
[Diller]

- ÇATLADI KAPI: Kumkapı'dadır.
[Istanbul]

- ÇATLADIKAPI: Kumkapı-Ahırkapı arasında. [1532 yılındaki sarsılma nedeniyle bu kapının çatlamış olmasından dolayı bu adı almıştır]
[Istanbul]

- ÇAYIRGÜZELİ: Buğdaygillerden bir bitki türü. [Lat. EROGROSTIS MAJOR]
[Doga]

- ÇAYIRSEDEFİ: Düğünçiçeğigillerden, sulak yerlerde yetişen, kökü iç sürdürücü olarak kullanılan bir bitki. [Lat. THALICTRUM]
[Doga]

- ÇAYIRTİRFİLİ: Baklagillerden, hayvan yemi olarak yetiştirilen bir bitki. [Lat. TRIFOLIUM PRATENSE]
[Doga]

- CEB(İ)R: ZOR, ZORLAMA
[Tasavvuf]

- CEB(İ)R: DÜZELTME, TAMİR ETME
[Tasavvuf]

- CEBE[< Fars.]: Zırh. | Silah.
[Nesneler]

- CEBÎN: Korkak, yüreksiz.
[Insan]

- CEBÎN: Alçak.
[Insan]

- CEBİR:
[Diller]

- CEDEL: TARTIŞMA, SERT MÜNÂKAŞA
[Tasavvuf]

- CEDEL: KAVGA
[Tasavvuf]

- ÇEDİK: Bir tür ayakkabı.
[Nesneler]

- CEDRE/GUŞA[< Arnavutça]: Guatr.
[TIP]

- CEDVEL ÇEKMEK: Kenarlara çizgi çekmek. Cedvelkeş, kalemkeş.
[Yazmalar]

- CEHEL SUTUN: KIRK SÜTUN
[Mekanlar]

- CEHRÎ: AÇIKTAN YA DA YÜKSEK SESLE YAPILAN
[Tasavvuf]

- Ceht: Çalışma, çabalama.
[YunusEmre]

- ÇEKİM: INFLECTION
[Dil]

- ÇEKİM EKİ: INFLECTIONAL AFFIX
[Dil]

- ÇEKİMSEL BİÇİMBİLİM: INFLECTIONAL MORPHOLOGY
[Dil]

- ÇEKİMSEL BİÇİMBİRİM: INFLECTIONAL MORPHEME
[Dil]

- ÇEKMECE KÖPRÜSÜ: ( Mimar Sinan'ın, tek, imzasının bulunduğu eseridir. )
[Tek]

- ÇEKMEKAT: Apartmanlarda ya da evlerde, dört yanı teras olarak bırakılan en üst kat.
[Mekanlar]

- ÇEKÜL/ŞAKUL: Ucuna bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yerçekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç.
[Nesneler]

- ÇELİKPAMUĞU: Verniklenmiş yüzeyleri düzeltmeye ya da matlaştırmaya yarayan, uzun ve keskin kenarlı, çelik tel tomarı.
[Nesneler]

- ÇELİŞİK:
[Diller]

- ÇELİŞME/ÇELİŞKİ:
[Diller]

- CELÎ[Ar.]: Hat sanatında, iri ve büyük yazı. | Kalın ve okunaklı, her çeşit yazı.
[Sanat]

- CELVET: YERİNİ YURDUNU TERK ETMEK
[Tasavvuf]

- CEM ETMEK: İLÂÇ HAZIRLAMAK
[Dil]

- CEMÂL: YÜZ GÜZELLİĞİ
[Tasavvuf]

- CEMÂLULLAH: İNSANIN YÜZÜ, ALLAH'IN İNSANA VERDİĞİ KİTABIN ÖN SAYFASI, YANİ FATİHA'SI
[Tasavvuf]

- ÇEMİÇ: Dut/üzüm kurusu.
[Beslenme]

- CENÂH: Kol, pazu.
[Insan]

- CENÂH: Giysi kolu, yen.
[Insan]

- CENÂH: ÂHİRET
[Tasavvuf]

- CENÂH-I ZÜBÂB[Ar.]: Sinek kanadı.
[Hayvanlar]

- CENÂH[Ar.]: Kuş kanadı.
[Hayvanlar]

- ÇENEK: Kuş gagasının alt ve üst bölümlerinin her biri.
[Hayvanlar]

- CENNET KUŞU: Papua Yeni Gine'nin bayrağında yer alan, upuzun kuyruk tüyleri bulunan, siyah, endemik kuş.[Kumul Lodge'da, doğal ortamında görülebilir]
[Hayvanlar]

- CENNET KUŞU: Papua Yeni Gine'de bulunur.
[Hayvanlar]

- CENNETBALIĞI: Mavi, yeşil zemin üzerine, bakır rengi, çizgili, tropikal balık. [Lat. MACROPODUS VIRIDIAURATUS]
[Hayvanlar]

- CENNETKUŞU: Tüyleri güzel renkli bir kuş. [Lat. PARADISEA APODA]
[Hayvanlar]

- ÇENTİK: Bir şeyin kenarında kesilerek ya da kırılarak açılan küçük kertik, tırtık. | Küçük oyuk. | Basım sırasında basım aygıtının diyaframını belirli bir açıklığa getirecek düzeni işletmek için filmin kenarına yapılan çukurluk.
[Nesneler]

- ÇEPİÇ: Bir yaşındaki keçi.
[Hayvanlar]

- ÇERAG/Ğ: KANDİL, MUM, IŞIK
[Tasavvuf]

- ÇERAG/Ğ: OTLAMA, OTLAK
[Tasavvuf]

- CERBEZE: GÜZEL KONUŞMA, BECERİKLİLİK
[Tasavvuf]

- CERBEZE: KURNAZLIK
[Tasavvuf]

- CERBEZE: Güzel konuşma.
[Insan]

- CERES: Hayvanın boynundaki çıngırak.
[Hayvanlar]

- ÇERGE: Çadır hamam.
[Mekanlar]

- ÇERH: FELEK
[Doga]

- Çeri: Asker.
[YunusEmre]

- CERÎB: Eskiden Arap ülkelerinde kullanılan [aşağı-yukarı] 216 litrelik bir hacim ölçüsü. | Tarla ve arazi ölçüsü. | Dönüm.
[Nesneler]

- CERÎB-üt-TAÂM: Dört kâfiz arpa ve buğday alan bir ölçek.
[Nesneler]

- CERİDE: Gazete. | Tutanak, kayıt defteri. | Süvari kolu.
[Nesneler]

- CERÎDE[Ar.]: Dergi, gazete gibi belli aralıklarla yapılan yayımlar.
[Nesneler]

- ÇERPA[Tibet dilinde]: DOĞA İNSANI
[Doga]

- ÇERPA[Tibet dilinde]: DOĞA İNSANI
[Insan]

- ÇERVİŞ[Fars.]: Yemeğin sulu kısmı. | Kavrulmuş un ile yapılan bir çeşit yemek.
[Beslenme]

- CESARET:
[Diller]

- CESET:
[Diller]

- ÇEŞİTLİ MAKAMLAR: * ACEMAŞÎRÂN
* ACEMKÜRDÎ
* BESTENİGÂR
* BEYÂTİ ARABÂN
* BÛSELİK
* DÜGÂH
* EVC
* EVCÂRÂ
* GERDÂNİYE
* GÜLNÂRÎ

* HİCAZ
* HİCAZKÂR
* HÜSEYNİ
* H. BÛSELİK
* HÜZZÂM
* KARCIĞAR
* K. HİCAZKÂR
* MÂHÛR
* MUHAYYER
* M. BÛSELİK
* NEVÂ
* NİHÂVEND
* NİKRİZ
* PENÇGÂH
* RAST
* SABÂ
* S. ZEMZEME
* SEGÂH
* SÛZİNÂK
* ŞEHNÂZ
* UŞŞÂK
* YEGÂH
[Muzik]

- ÇEŞM: GÖZ
[Tasavvuf]

- CEVÂZ: CÂİZ OLMA, İZİN, MÜSÂADE
[Tasavvuf]

- ÇEVGÂN: ALLAH'IN EZELDEKİ TAKDİRİ
[Tasavvuf]

- ÇEVGÂN: CİRİT OYUNUNDA ATLILARIN BİRBİRİNE ATTIKLARI DEĞNEK
[Tasavvuf]

- ÇEVGÂN: UCU EĞRİ DEĞNEK, BASTON, ÇEVGEN
[Tasavvuf]

- CEVHER: MAYA, ÖZ
[Tasavvuf]

- CEVHER: AKIL
[Tasavvuf]

- CEVHER[Ar.]: Ebced hesabına göre yalnızca noktalı harflerin toplamının verdiği tarihtir.
[Tasavvuf]

- CEVÎ[Fars.]: Bir arpa ölçüsündeki ağırlık.
[Nesneler]

- ÇEVRE:
[Diller]

- CEVVAL: SÜREKLİ HAREKET HALİNDE OLAN
[Tasavvuf]

- Cezbe: Tarikat ehlinin kendinden geçme hâli.
[YunusEmre]

- CEZBE: TARÎKAT EHLİNİN KENDİNDEN GEÇME HÂLİ
[Tasavvuf]

- CEZM: KESİN KARAR, NİYET
[Tasavvuf]

- CEZM: BİR SÖZCÜĞÜN SONUNDAKİ HARF YA DA HAREKEYİ DÜŞÜRME
[Tasavvuf]

- CEZR EL-ESSAM: PARADOKS
[Felsefe]

- Cha-No-Yu[Jap.]: Geleneksel Japon çay töreni.
[Dil/UZAKDOGU]

- CHANG: Çin'de eski bir uzunluk ölçüsü.
[Nesneler]

- Chetana: Bilinç, iç uyanış(chit, idrak etmek).
[Dil/UZAKDOGU]

- Chidakash: Brahman'ın sınırsız bilgi yönü, farkındalık alanı. Hem bireysel, hem evrensel bilinç anlamında da kullanılır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Chidananda: Bilinç-Mutluluk, ruh sevinci.
[Dil/UZAKDOGU]

- Chidaram: Bilinç sevinci.
[Dil/UZAKDOGU]

- Chieh T'o[Çince]: Kurtuluş, Aydınlanma.
[Dil/UZAKDOGU]

- Chit: Evrensel Bilinç.
[Dil/UZAKDOGU]

- Chitta: Zihin. Bireysel bilinç. Chitta, maddesel olmayan fakat madde tarafından etkilenen bilinç doğasındadır. O her ikisinin, bilinç ve maddenin ürünü olarak tarif edilebilir. Chittazihnin tüm düzeylerini kapsar, en alt düzey manas'dır.
[Dil/UZAKDOGU]

- CİBİLİYET: Yaratılış, huy, maya, fıtrat.
[Dil]

- CİBİLİYETSİZ: Soysuz, sütü bozuk.
[Dil]

- ÇIFIT KAPISI: Eminönü'ndedir.
[Istanbul]

- ÇİĞDEM/MAHMURÇİÇEĞİ: Zambakgillerden, türlü renklerde çiçek açan, çok yıllık, yumrulu bir kır bitkisi. [Lat. COLCHICUM]
[Doga]

- ÇİĞE: Ceviziçi.
[Beslenme]

- CİĞEROTU: Düğünçiçeğigillerden, çok yıllık, otsu bir bitki. [Lat. HEPATICA]
[Doga]

- CİHANGİR: Tophane- Fındıklı sırtları. [Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzâde Cihangir[1531-1553] adına yapılan cami adından.]
[Istanbul]

- CİHAZ: Çeyiz, kadının evlenirken birlikte getirdiği mallar.
[Nesneler]

- CİHET: YAN, YÖN, TARAF
[Tasavvuf]

- CİHET: YÜZ, YER
[Tasavvuf]

- CİHET: NEDEN, VESÎLE, İLGİ
[Tasavvuf]

- CİHET: GÖREV, HİZMET
[Tasavvuf]

- ÇIKARIM: INFERENCE
[Dil]

- ÇIKARIM:
[Diller]

- ÇIKMA DURUMU: ABLATIVE CASE
[Dil]

- ÇIKMAZ:
[Diller]

- ÇİLECİLİK:
[Diller]

- ÇIMA: Halat ucu.
[Nesneler]

- ÇİMBALİ: Orkestralarda çalınan, iki yuvarlak yüzeyden oluşmuş metal, vurmalı çalgı.
[Muzik]

- CIMBIZ: TWEEZERS
[Nesneler]

- ÇIMKIRIK: Kuş pisliği.
[Hayvanlar]

- ÇIMKIRIK/SANK: Kuş pisliği.
[Hayvanlar]

- ÇİN: KURT [Siyenpice]
[Mekanlar]

- ÇÎN-İ EBRÛ: Kaş çatıklığı.
[Insan]

- CİNÂS[Ar.]: Sesçe aynı, anlamca farklı olan sözcükleri birarada bulundurma sanatı.
[Sanat]

- ÇİNİLEK: Akustiği bozuk yer.
[Muzik]

- CİNS: GENDER
[Dil]

- CİNS:
[Diller]

- CİRİT: Düğün ve savaş oyunu. | Soyulmuş ağaç. [100-120 cm. civarındadır.]
[Spor]

- CİS: Bitkilerden sızan şekerli su.
[Doga]

- ÇİŞİK: Tavşan yavrusu.
[Hayvanlar]

- CİSİM: Ebâdı selâseyi kâbil olan şey.
[Mantik]

- CİSR-İ MUALLAK: ASMA KÖPRÜ
[Istanbul]

- ÇİTEN: Kuzu ağılı.
[Hayvanlar]

- Civanmukti: Bedenli olarak bu dünyada yaşarken özgürlüğe, kurtuluşa, mutluluğa erişenler.
[Dil/UZAKDOGU]

- ÇİVİ ÇAKILMADAN YAPILAN CAMİİ: MUSTAFA CAMİİ
[Tek]

- ÇOCUK:
[Diller]

- COEFFICIENT: Katsayı.
[Bilim]

- COĞRAFYA: Strabon'un yazdığı kitabın adıdır!
[Mekanlar]

- COĞRAFYA:
[Diller]

- ÇOĞUL:
[Diller]

- ÇOKTANRICILIK:
[Diller]

- ÇOLİTA AYMARAS: Bolivya'nın başkenti La Paz'ın sokaklarında, rengârenk giysili, başlarında vazgeçilmez olan birer melon şapkaları ile her gün 12 saat boyunca satış yapan kadınlara verilen ad.
[Insan]

- ÇOLPA/MELEME: Rahatına düşkün.
[Insan]

- CONSPICIOUS: Göstermelik.
[Oncelikliler]

- ÇORBA KAPISI: Fatih'tedir.
[Istanbul]

- ÇÖTELE: Tehlikeyi belirtmek için dikilen değnek.
[Nesneler]

- COUGALAPATHY: Kanın pıhtılaşamaması durumu/sorunu.
[TIP]

- ÇÖYÜR: Yaylı bir çalgı.
[Muzik]

- ÇÖZÜM:
[Diller]

- ÇÖZÜMLEME:
[Diller]

- CÜBBE: Nefs ile ilişkisizliği simgeler. Siyahtır.
[Tasavvuf]

- CUBİT: Dirsekten orta parmağın ucuna kadar olan eski bir uzunluk ölçüsü. 50 cm.
[Nesneler]

- ÇUBUKAĞACI: Sütleğengillerden, içi delik olan, dalları çubuk gibi kullanılan bir ağaççık. MABEA[Lat.]
[Doga]

- CÜCÜK: Filiz, tomurcuk. | Kümes hayvanlarının yavrusu, civciv. | Kuş yavrusu.
[Hayvanlar]

- CÛD[CÛD-İ KEREM, CÛD-İ SEHÂ]: CÖMERTLİK, EL AÇIKLIĞI
[Tasavvuf]

- CÛD[CÛD-İ KEREM, CÛD-İ SEHÂ]: TAŞMAK, DIŞLAŞMAK
[Tasavvuf]

- ÇUKUR/KAPAN GEREKTİRMEDEN YAKALANAN TEK HAYVAN: MAYMUN
[Tek]

- CÜNÛN: AŞKIN GALİP GELMESİ
[Tasavvuf]

- CÜNÛN: DELİRME, ÇILDIRMA
[Tasavvuf]

- CURCUNA: Musikîde hızlı bir usûl.
[Muzik]

- ÇÜRÜK ELMA MESCİDİ: Eminönü'ndedir.
[Istanbul]

- ÇÜRÜKÇÜL: Doğal olarak hayvan ve bitki kalıntılarının üzerinde yaşayan ve onların çürümesine yol açan bitki ve organizmalar. SAPROFİT
[Doga]

- CÛŞ: COŞMA, KAYNAMA
[Tasavvuf]

- CÛŞ Û HURÛŞ: COŞMA VE GÜRÜLTÜ
[Tasavvuf]

- CÜZAM/CÜZZAM, LEPRA[< Yun.]: Hansel basilinin neden olduğu, bulaşıcı deri hastalığı, miskin hastalığı.
[TIP]

- DA'IY/MÜTEBENNÂ[< BENÎ]: Evlâtlık, evlât edinilen çocuk. (TEBENNÎ[< BENÎ]: Evlât edinme.)
[Insan]

- Dâd: Adâlet.
[YunusEmre]

- DÂD[Fars.]: Tuzlu balgam denilen bir cilt hastalığı.
[Insan]

- DÂG[Fars.]: Yanık yarası.
[Insan]

- DAL: BRANCH
[Dil]

- DALGIÇBÖCEKLER: Sivrisinek kurtçuklarına saldırarak yok eden, durgun sularda yaşayan kınkanatlılar ailesi.
[Hayvanlar]

- DALGIR[Fars. MENEVŞE | Ar. HARE]: Bir yüzeyde, renk dalgalanması sonucu görülen parlaklık.
[Doga]

- DALIZ: İçkulaktaki kemik dolambacın orta bölümü.
[TIP]

- Dana: 1. Vakıf~hayır uğruna yapılan sadaka ya da benzerleri. 2. Terketme, bırakma.
[Dil/UZAKDOGU]

- DÂNÂ: BİLEN
[Tasavvuf]

- DÂNİK[Ar.]: Bir dirhemin dörtte(/altıda) biri.
[Nesneler]

- DÂNİK[Ar.]: Mangır.
[Nesneler]

- DANS:
[Diller]

- DANTELAĞACI: Dulaptalotugillerden, Antillerde yetişen, sünger gibi kullanılan, kabuk lifleri dantele benzeyen bir ağaç. [Lat. LAGETTA]
[Doga]

- Dâra gelmek: İdam edilmek, dâr ağacına gelmek.
[YunusEmre]

- DÂREYN: DÜNYA İLE ÂHİRET, İKİ ÂLEM
[Tasavvuf]

- DARÜL ELHAN: Konservatuvar.[İlk müzik/sanat okuludur.][Şehzade Camii ile Binbirdirek arasındaki Vefa Lisesi sokağındaydı.]
[Muzik]

- DARUMA[Jap.]: Zen'in kurucusu ve pirler dizisinin 28.'si. Çin'deki birinci pir olarak kabul edilen Bodhi Dharma'ya Japonca'da verilen ad.
[Dil/UZAKDOGU]

- DATCHA: Rusya'da haftasonu evleri.
[Mekanlar]

- DAVAR/SELLE: Keçi/koyun sürüsü.
[Hayvanlar]

- DAVRANIŞ:
[Diller]

- DAYANAK:
[Diller]

- DAYANIKLILIK:
[Diller]

- DAYANTI:
[Diller]

- DEBORA: Bir bayan peygamber.
[Tasavvuf]

- DEF': ÖTEYE İTME, SAVMA, UZAKLAŞTIRMA
[Tasavvuf]

- DEF': VERME, ORTADAN KALDIRMA
[Tasavvuf]

- DEF': GİDERME
[Tasavvuf]

- DEFTER-DÂR[Ar./Fars.]: İl'de Maliye Bakanlığı'nın en yüksek memuru.
[Insan]

- DEĞER:
[Diller]

- DEĞER:
[Diller]

- DEĞİLLEME:
[Diller]

- DEĞİLLİK: NEGATIVE
[Dil]

- DEĞİŞİM:
[Diller]

- DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY: DEĞİŞİM
[Tek]

- DEĞİŞTİRGEN: PARAMETER
[Dil]

- Deha: Fiziksel gövde.
[Dil/UZAKDOGU]

- Deha-Buddhi: Öz Varlığı fiziksel gövdeyle özdeşleştiren akıl, düşünme yetisi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Deity: Meleksi varlık.
[Dil/UZAKDOGU]

- DEKAN: Mâlî Papaz.
[Insan]

- DEKOVİL: Küçük demiryolu.
[Mekanlar]

- DELFİ(DELPHOI) TAPINAĞI: Atina'nın 130 km. kuzeybatısındadır.
[Mekanlar]

- DELİCE: Buğdaygillerden, genellikle buğday tarlalarında yetişen, tohumu zehirli, yabani bir bitki. [Lat. LOLIUM TEMULENTUM]
[Doga]

- Delim: Çok, fazla, ziyade.
[YunusEmre]

- DELTAKASI: Omuzbaşında bulunan, üçgen biçimindeki kas.
[TIP]

- DEMETER: Bereket tanıçası.
[Doga]

- DENDROGAM: Soyağacı.
[Oncelikliler]

- DENETLEME: CONTROL
[Dil]

- DENEY:
[Diller]

- DENEYCİLİK:
[Diller]

- DENEYİM:
[Diller]

- DENEYİMSEL TAMAMLIK: EXPERIENTIAL PERFECT
[Dil]

- DENGELİ ÖRGEN: EL
[Uc]

- DENİZAĞZI/AHMEZ: Suyun içinde sürekli açılıp kapanan bir deniz canlısı.
[Hayvanlar]

- DENİZÇAKISI: Kuma, dikine gömülerek yaşayan, çakı diye de adlandırılan, 20 cm. boyunda, ikiçenetli yumuşakça. [Lat. SOLEN]
[Hayvanlar]

- DENTROLOJİ: Ağaç bilimi.
[Doga]

- DEONDROKRONOLOJİ: İklim değişikliklerini inceleyen bilim dalı.
[Doga]

- DEONTOLOJİ(ÖDEV BİLİMİ):
[Diller]

- DER-DEST: TUTMA, ELDE ETME
[Tasavvuf]

- DER-DEST: ELDE OLAN, YAPILMAKTA OLAN
[Tasavvuf]

- DER-UHDE: ÜSTÜNE ALMA, YÜKLENME
[Tasavvuf]

- DERB: Sur kapısı.
[Istanbul]

- DERC: SOKMA, ARASINA SIKIŞTIRMA
[Tasavvuf]

- DERC: GAZETEYE YAZMA
[Tasavvuf]

- DERC: TOPLAMA, BİRİKTİRME
[Tasavvuf]

- DERC: HATTATLARIN YAZDIKLARI MEŞK TOMARI
[Tasavvuf]

- DERC: NAKIŞLI KÂĞIDA YAZILMIŞ YAZI[farsça'da]
[Tasavvuf]

- DERC[Ar.]: Hattatların yazdıkları meşk tomarı.
[Tasavvuf]

- DERC[Ar.]: [Fars.] Nakışlı kâğıda yazılmış yazı.
[Tasavvuf]

- DERDEME: YEDİ GEZEGEN
[Tasavvuf]

- DERDEST: TUTMA, ELDE ETME
[Tasavvuf]

- DERDEST: ELDE OLAN, YAPILMAKTA OLAN
[Tasavvuf]

- DERECELENDİRİLEBİLİR: GRADABLE
[Dil]

- DERECELENDİRİLEBİLİRLİK: GRADABILITY
[Dil]

- DERİ ALT TABAKASI: SUBCUTANEOUS LAYER
[Insan]

- DERKENAR: Bir metnin hâmişlerine(kenarlarına) konuyla ilgili düşülen notlar.
[Yazmalar]

- DERUHDE: ÜSTÜNE ALMA, YÜKLENME
[Tasavvuf]

- DERÛN/Î: İÇ ÂLEMİNE İLİŞKİN
[Tasavvuf]

- DERÛN/Î: GÖNÜL, KALP
[Tasavvuf]

- DERVAZE: Şehir ve kale kapısı.
[Istanbul]

- DERVİŞ: ARANDIĞI YERDE/ARANDIĞINDA BULUNAN
[Tasavvuf]

- Dervîş: Sûfî, mutasavvıf, mürid.
[YunusEmre]

- DEST: EL
[Tasavvuf]

- DEST-GÂH: Tezgah, dokuma alet, atölye.
[Insan]

- DEST-GÂH: Zenginlik.
[Insan]

- DESTÂR: SARIK, TÜLBENT, İMÂME
[Tasavvuf]

- DESTÛR: İZİN, MÜSÂADE, RUHSAT
[Tasavvuf]

- Deva: Doğaüstü güçleri olan varlık. Tanrıların egemen olduğu alan. Bir göksel varlık. Deity.
[Dil/UZAKDOGU]

- Devakanya: İkinci dereceli bir dişi tanrıça.
[Dil/UZAKDOGU]

- DEVEDİKENİ / KARAYANDIK/MUGAYLÂN [Fars.]: Bileşikgillerden, yaprakları dikenli, çeşitli türleri içine alan bir kır bitkisi. [Lat. CARDUUS / CIRCIUM / ONOPORDEN]
[Doga]

- DEVİM:
[Diller]

- DEVİMSEL:
[Diller]

- DEVİNİM: ACTION
[Dil]

- DEVİNİM:
[Diller]

- DEVR: DENGE SİLSİLESİ
[Tasavvuf]

- DEVR-İ TEFRÎH: Kuluçka devri.
[Hayvanlar]

- DEVRÂN: DÎNÎ FOLKLOR, ZİKRULLAH
[Tasavvuf]

- DEVRÂN: DÜNYÂ, FELEK, ZAMAN, TÂLİH, KADER
[Tasavvuf]

- DEVRÂN: DEVİR
[Tasavvuf]

- DEVRİM:
[Diller]

- DHAMMAPADA: Gerçeğe giden yol, aydınlanma yolu, yaşam yolu.
[Felsefe]

- Dharma(Dhamma[Palice], Fa[Çince]): 1) Evrensel Kanun.(Hakikat, öğreti, doğruluk, bir şeyin doğası.) 2) Yöntem~yol. 3) Herhangi bir şey, fikir, nesne, kavram. 4) Buda'nın öğretisi. 5) Evreni yöneten prensip. 6) Zen yaşantısının özü. 7) Sözcüklerle iletilmesi olanaksız olan iç öğreti. 8) Sezgisel, doğrudan doğruya kavranan~kişisel olarak deneyimlenen aydınlanmanın özü. | Adâlet, dürüstlük.
[Dil/UZAKDOGU]

- Dharma-Datu: Mutlak, Dharma Âlemi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Dharma-kaya: Dharma Elbisesi/Gövdesi. Buda'nın yasa gövdesi. Budaların ve Aydınlanmış kişilerin birliğini ya da bölünemezliğini gösteren Nihai Gerçeklik ve Mutlak. Ebedi Buda. Tam olan özgün insan. Tek elin sesi. Theravada Budistleri, Sidhartha Gautama üzerinde, Mahayana Budistleri Budalık üzerinde yoğunlaşırlar. Her varlığın özü. Göksel Buda.
[Dil/UZAKDOGU]

- DHARMA[< DHR][DHAMMA(Palice)]: Ahlâk kanunu, evrenin ölümsüz kanunu. | Gerçek.
[Dil/UZAKDOGU]

- DHARMA[< DHR][DHAMMA(Palice)]: Ahlâk kanunu, evrenin ölümsüz kanunu. | Gerçek.
[Dil/UZAKDOGU]

- Dharma[Sansk.]:
[Diller]

- Dhyana[Sansk.]:
[Diller]

- Dhyana[Sansk.](Ch'an[Çince], Zen[Jap.]): İleri seviyede meditasyon uygulamasında erişilen bir zihin hâli. Hatalı düşüncelerin giremeyeceği derin saflık, temizlik, soyutlama.
[Dil/UZAKDOGU]

- DİBÂCE: BAŞLANGIÇ, ÖNSÖZ
[Tasavvuf]

- DÎDÂR: YÜZ, ÇEHRE
[Tasavvuf]

- Didâr: Yüz.
[YunusEmre]

- DÎDE: GÖZ, GÖZÜN NURU
[Tasavvuf]

- Digambara: Çıplak, gökyüzünün yönleri ile giyinmiş.
[Dil/UZAKDOGU]

- DİHKAN: Yerli, toprak Aristokratları.
[Insan]

- DİKA: Afrika'ya özgü bir ağaç.
[Doga]

- DİKEN: THORN
[Doga]

- DİKENLİ DENİZ SALYANGOZLARI'NDA:
[Hayvanlar]

- DİKOSTERİA: Eski Yunan'da halk mahkemesi.
[Oncelikliler]

- DİL:
[Diller]

- DİL:
[Diller]

- DİL: SÖZLÜ DÜŞÜNME | KAVRAM | ÖNERME | ÇIKARIM
[Dil]

- DİL: GÖNÜL, YÜREK, KALP
[Tasavvuf]

- Dil: Mekân.
[Dil/UZAKDOGU]

- DİL BURNU: Büyükada'dadır.
[Istanbul]

- DİL-ÂGÂH: GÖNÜL ANLAR
[Tasavvuf]

- DİL-ÂGÂH: KALBİ UYANIK
[Tasavvuf]

- DİL-ÂGÂH: BİLGİN
[Tasavvuf]

- DİL-ÂZÂD: GÖNLÜ BİR ŞEYLE İLGİLİ OLMAYAN, GÖNLÜ RAHAT
[Tasavvuf]

- DİL-ÂZÂD: HÜRRİYETE KAVUŞMUŞ
[Tasavvuf]

- DİL-DÂR: BİRİNİN GÖNLÜNÜ ALMIŞ, SEVGİLİ
[Tasavvuf]

- DİL-DÂR: ABDÜLBÂKİ DEDE'NİN TERKİBETTİĞİ 7 MAKAMDAN BİRİ
[Tasavvuf]

- DİLALTI: Tavuklarda görülen bir sayrılık/hastalık.
[Hayvanlar]

- DİLBİLGİSEL: GRAMMATICAL
[Dil]

- DİLBİLGİSEL BİÇİMBİRİM: GRAMMATICAL MORPHEME
[Dil]

- DİLBİLGİSEL CİNS: GRAMMATICAL GENDER
[Dil]

- DİLBİLGİSEL DURUM: GRAMMATICAL CASE
[Dil]

- DİLBİLGİSEL GÖRÜNÜŞ: GRAMMATICAL ASPECT
[Dil]

- DİLBİLGİSEL KOŞULLAMA: GRAMMATICAL CONDITIONING
[Dil]

- DİLİN/KAVRAMIN/SÖZCÜĞÜN SERÜVENİ:
[Dil]

- DİLİVİYUM[Fr. < Lat.]: Bugünkü ırmakların, dördüncü çağdan kalma, en eski alüvyonlarına verilen ad.
[Doga]

- DİMİNUENDO[İt.]: Sesi, gittikçe azaltarak. | Müzik parçasının başında, > imiyle gösterilen nota terimi.
[Muzik]

- DİN: FITRATINI BOZMAMAK ÜZERE KONULMUŞ DÜZEN
[Tasavvuf]

- DİN: Borç.[< DEYN] | Düzen, tüze. | Doğa yasaları.
[Tasavvuf]

- DIN: Işık kuvvet birimi.
[Bilim]

- DÎN: Her Güneş ayının 24. günü.
[Genel]

- DİN: ÖLÜM KARŞISINDA UMUT
[Felsefe]

- DİNGİ: Hindistan'a özgü tekne.
[Nesneler]

- Dipankara Buda: Gautama Buda'nın zamanından önceki ilk Buda'lardan biri.
[Dil/UZAKDOGU]

- DİPLOPİ: Çift görme.
[Insan]

- DİPTE( DİP: BÜN, KA'R[Ar.
[Uc]

- DİPTE( DİP: çoğ. KUÛR], TEH[Fars.]
[Uc]

- DIRÂSE: Bir konu hakkında, birincil ve ikincil kaynaklara başvurarak yapılan bilimsel araştırma.
[Yazmalar]

- DİRGEN: Harmanda, sapları yaymaya yarayan, uzun çatallı araç.
[Nesneler]

- DİRİMBİLİM:
[Diller]

- DİRSEK KEMİĞİ: [Ar.] ZEND[içteki]/KÛ'BERE[dıştaki] | [Lat./İng./Fr.] CUBITUS
[TIP]

- DİRSEK[Yunan çağında, Anadolu'da]: 1.5 ayak, 0,444 metre.
[Nesneler]

- DİŞ:
[Diller]

- DİŞ ÇIKARMAK: TEETHE
[Insan]

- DİŞ KAMAŞMASI: TADARRUS[Ar.]
[Insan]

- DIŞAVURUM:
[Diller]

- DİŞBUDAK[Lat. FRAXINUS EXCELSIOR]: Zeytingillerden, kerestesi sert ve değerli bir ağaç.
[Doga]

- DİSİPLİN: Ana ilke altındaki ayrımlar.
[Oncelikliler]

- DIŞLAYICI: EXCLUSIVE
[Dil]

- DIŞMERKEZLİ BİLEŞİK: EXOCENTRIC COMPOUND
[Dil]

- DİSPEÇ[İng.]: Bir ortak avaryada, deniz kazasından sonra, gemi, yük ve navlunla ilgili kişilerin uğradıkları zararların ve bunlar tarafından yapılmış olan harcamaların, nasıl, kimler tarafından ve ne oranda karşılanacağını saptamak için yapılan işlem. | Deniz sigortası dilinde, ilgili tarafların ortak avaryada, kendilerine düşen yükümlülükleri, paylarının önemi ölçüsünde ayrıntılı olarak belirten belge.
[Nesneler]

- DİSPEPSİ: Sindirim güçlüğü.
[Beslenme]

- DİSPROSYUM[Fr. < Yun.]: Atom ağırlığı, 162.5, atom numarası 66, yoğunluğu 8.54 olan, 1500 C'de ergiyen, açık yeşil renkte çözeltiler veren, az bulunan bir element. [ simge: Dy ]
[Bilim]

- DIŞRAK:
[Diller]

- DİVAN EDEBİYATI DÖNEMLERİ'NDE:
[Sanat]

- DİVAN ŞİİRİ TÜRLERİ [DİNSEL OLMAYAN/LAR]:
[Sanat]

- DİVAN ŞİİRİ TÜRLERİ [DİNSEL]:
[Sanat]

- Divane: Deli.
[YunusEmre]

- DİZGE:
[Diller]

- DİZİM AĞACI: TREE DIAGRAM
[Dil]

- DOBRAS: Sao Tome'nin para birimi.[1$ = 17 Dobras]
[Nesneler]

- DODONA TAPINAĞI: Tanrı Zeus'un.
[Mekanlar]

- DOĞA:
[Diller]

- DOĞAL CİNS: NATURAL GENDER
[Dil]

- DOĞAÜSTÜ:
[Diller]

- DOGMA:
[Diller]

- Döğmez: Tahammül etmek, dayanmak.
[YunusEmre]

- DOĞRU:
[Diller]

- DOĞRULAMA, OLUMLAMA:
[Diller]

- DOĞRULAMAK:
[Diller]

- DOĞRULUK:
[Diller]

- DOĞURTMA:
[Diller]

- DOĞUŞTAN:
[Diller]

- DOLAMA: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, kimi kez de kemiğin yangılanmasından ileri gelen ağrılı şiş.
[Insan]

- DOLAMAOTU: Çiçekleri küçük, yeşil ya da beyaz bir bitki. [Lat. PARONYCHIA SERPILIFOLIA]
[Doga]

- DOLANTAŞI: Mineralleri gözle görülebilen, benekli ve yeşilimtırak renkli, gabro ile bazalt arası, püskürük kütle.
[Doga]

- DOLAPDERE: Kasımpaşa'nın eski adı. | Pangaltı'da, Elmadağ Caddesi - Akağalar Kavşağı - Ergenekon Caddesi arasındaki semt.
[Istanbul]

- DOLUNAY: NUR, BEDR[Ar.]
[Doga]

- DOMİNA: Baloda giyilen kukuletalı giysi.
[Nesneler]

- Don: Giysi, elbise.
[YunusEmre]

- DÖNBABA: Turnagagası.
[Doga]

- DÖNÜŞLÜ: REFLEXIVE
[Dil]

- DOSA: Yanaşan gemiye konan iskele.
[Nesneler]

- DOST: HAKÎKÎ SEVGİLİ, ALLAH
[Tasavvuf]

- DOST: SEVEN VE SEVİLEN KİMSE
[Tasavvuf]

- DRAMATÜRJ: Tiyatro eseri yazan, okuyan.
[Sanat]

- Dravatra: Akıcılık.
[Dil/UZAKDOGU]

- DREZİN: Yol kontrol ve bakımı için demiryollarında kullanılan küçük araba.
[Nesneler]

- DROSERA: Topuz biçimindeki yapraklarının üst yüzeyi, böcekleri yakalayan yapışkan tüyler ile örtülü otsu bir bitki. [Lat. DROSERA ROTUNDIFOLIA]
[Doga]

- DUA EDİLMEZ:
[Tasavvuf]

- DUAYEN: Kordiplomatikte başta gelen diplomat.
[Insan]

- DUBROVNİK: Meşe ağacı.
[Mekanlar]

- DÛÇÂR: TUTULMUŞ, UĞRAMIŞ, YAKALANMIŞ
[Tasavvuf]

- DUCT: Salgı kanalı.
[Insan]

- DÛD-I DİL[Ar.]: Gönülden/yürekten çıkan duman/ah.
[Insan]

- DÜĞÜNÇİÇEĞİ: Düğünçiçeğigillerin örnek bitkisi. [Lat. RANUNCULUS]
[Doga]

- DUKA: XIII. yüzyılda Venedik'te çıkarılmış altın para.
[Nesneler]

- Dukkha[Palice]: Acı, ıstırap, doğum, yaşlanma, hastalık, ölüm... Dört yüce gerçekten biri. Buda'nın öğretisiyle acı~ıstıraptan kurtulmanın yolu bulunabilir.
1. Dukha dukkha: Sıradan acı çekme. | 2. Viparinama dukkha: Değişimlerden dolayı acı çekme. | 3. Samkhara dukkha: Koşullanmalardan dolayı acı çekme.
[Dil/UZAKDOGU]

- DÛN: AŞAĞI, AŞAĞILIK
[Tasavvuf]

- DÛN: ALÇAK
[Tasavvuf]

- DÛN: ALTTA, AŞAĞIDA
[Tasavvuf]

- DÜNYA:
[Diller]

- DÜNYA: Hareket eden.
[Mekanlar]

- DÜNYANIN EĞİMİ: 23.27°
[Esik]

- DÜNYANIN ORTALAMA ISISI: 15 - 16 °C
[Doga]

- DÜNYANIN YARIÇAPI: 6371 km.
[Esik]

- DÜRD: TORTU
[Nesneler]

- DURENDİŞ[Fars.]: Uzağı görür, ileriyi düşünür, öngörülü.
[Insan]

- DÜRR-Ü YEKTÂ: YEGÂNE İNCİ
[Tasavvuf]

- DÜRTÜ:
[Diller]

- Duru: Kalktığı zaman.
[YunusEmre]

- DURUM:
[Diller]

- DURUM: CASE
[Dil]

- DUŞAMBE: Pazartesi.
[Mekanlar]

- DÜŞLEM:
[Diller]

- DUŞTA/YIKANMADA SICAK/SOĞUK SUYU:
[Davranış - Tutum]

- DÜSTÛR: KANUN, KAİDE, KURAL
[Tasavvuf]

- DÜŞÜNCE:
[Diller]

- DÜŞÜNCE: 10¯31 jul
[Esik]

- DÜŞÜNME:
[Diller]

- DUYARLIK:
[Diller]

- DÜYEK: Türk müziğinin küçük usullerindendir.
[Muzik]

- DUYGU:
[Diller]

- DUYGUDAŞLIK:
[Diller]

- DUYGULANIM:
[Diller]

- DUYGUSAL:
[Diller]

- DUYU:
[Diller]

- DUYUM/SAMA:
[Diller]

- DUYUSAL:
[Diller]

- DÜZEN:
[Diller]

- DÜZEN'DE:
[Oncelikliler]

- DÜZGÜ:
[Diller]

- Dvesa: Tiksinti.
[Dil/UZAKDOGU]

- EB-ÜL-BEŞER: HZ. ÂDEM
[Tasavvuf]

- EBAD-I SELÂSE: ÜÇ BOYUT
[Tasavvuf]

- EBCED: ESKİ SÂMİ ABECE SIRASINA GÖRE DÜZENLENMİŞ, ARAPÇA'YA AİT SESLERİ GÖSTEREN İMLEÇ(HARF)LER EKLENMİŞ VE BU SIRAYA GÖRE İMLEÇLERE, BİRDEN ONA SIRA İLE, ONDAN YÜZE ONAR ONAR, YÜZDEN BİNE YÜZER YÜZER OLMAK ÜZERE BİRER SAYI DEĞERİ VERİLMİŞ OLAN ARAP İMLEÇLERİNİN DİZİLİŞ SIRASI VE BÜTÜNÜ. BU HARFLER SEKİZ GRUBA AYRILDIKTAN SONRA, ARALARINA SESLER KONULARAK ANLAMI OLMAYAN, FAKAT ARAP İMLEÇLERİNE KONU OLAN ŞU SEKİZ SÖZCÜK MEYDANA GETİRİLMİŞTİR. EBCED, HEVVEZ, HUTTÎ, KELEMEN, SA'FES, KARAŞET, SEHHAZ, DAZIG+LEN.
[Tasavvuf]

- EBEGÜMECİ/PİNPİRİK(MALVA SILVESTRIS[Lat.]): Çiçekleri ilâç, yaprakları sebze olarak kullanılan, kendiliğinden yetişen bir ot.
[Beslenme]

- EBKÂR[Ar. < BİKR]: Bakire kızlar.
[Insan]

- EBR-İ NÎSÂN[Fars.]: Nisan bulutu.
[Doga]

- EBRÂR[< BERR]: HAYIR SÂHİPLERİ, İYİLER | DİNDARLAR, ÖZÜ SÖZÜ DOĞRU OLANLAR
[Tasavvuf]

- EBSÂR[< BASAR]: GÖZLER, GÖRME HASSALARI
[Tasavvuf]

- EBUL FET CAMİİ: Yedikule surlarının olduğu yerdeki yıkılmış camii. [İstanbul'un ilk camii]
[Mekanlar]

- EBÜLYOSKOP[Yun. EBULLIRE: Kaynamak. | SKOPEIN: Gözetlemek.]: Cisimlerin kaynama sıcaklığını saptamaya yarayan aygıt.
[Nesneler]

- EC(İ)R: BİR İŞ, HİZMET KARŞILIĞINDA VERİLEN ŞEY
[Tasavvuf]

- EC(İ)R: ÂHİRETE AİT MÜKÂFAT, SEVAP
[Tasavvuf]

- EC(İ)R: ÜCRET
[Tasavvuf]

- ECE: Kraliçe, melike.
[Insan]

- EDEBİYAT: Dili, dildeki göstergeleri, dil üzerinden ve dil aracılığıyla dile getirmenin dili.
[Sanat]

- EDEB[çoğ. ÂDÂB]: İYİ TERBİYE, NEZÂKET, ZARÂFET
[Tasavvuf]

- EDEB[çoğ. ÂDÂB]: ELİNE, DİLİNE, BELİNE SAHİP OLMAK [ELİF, DAL, BE]
[Tasavvuf]

- EDEB[çoğ. ÂDÂB]: ALLAH'A YAKLAŞMANIN ÖLÇÜSÜ
[Tasavvuf]

- EDEB[çoğ. ÂDÂB]: DAVET, ÇAĞRI
[Tasavvuf]

- EDEB[çoğ. ÂDÂB]: ÜST SEVİYE AHLÂKI
[Tasavvuf]

- EDEN / KILICI: AGENT
[Dil]

- EDENLİ EDİLGEN: PERSONAL PASSIVE
[Dil]

- EDENSİZ EDİLGEN: IMPERSONAL PASSIVE
[Dil]

- EDEYÂN[Fars.]: Çok koşan hayvan.
[Hayvanlar]

- EDİLGEN: PASSIVE
[Dil]

- EDİLGİN:
[Diller]

- EDİLGİNLİK, TUTKU:
[Diller]

- EDİM:
[Diller]

- EDİMSEL/LİK:
[Diller]

- EDRA'[Ar.]: Başı kara, gövdesi beyaz hayvan.
[Hayvanlar]

- EFDAL[< FÂDIL, FÂZIL]: DAHA FAZÎLETLİ | EN ÂLÂ, ÜSTÜN
[Tasavvuf]

- EFELEK/LABADA: Sebze gibi yenilen bir yaprak.
[Beslenme]

- Efgân: Bağırıp çağırma, feryâd.
[YunusEmre]

- EFLÂK: ROMANYA
[Mekanlar]

- EĞE: Göğüs kafesini oluşturan kemiklerden her biri.
[Insan]

- EĞE KEMİĞİ[AZM-İ DIL'Î]: (HZ. ADEM'İN) SOL KABURGA(SI)
[Tasavvuf]

- EGET: Gerdek gecesi gelin ile gönderilen hizmetçi.
[Insan]

- EĞİÇ: Yemiş koparırken, dalları çekmeye yarayan araç.
[Nesneler]

- EĞİK DURUM: OBLIQUE CASE
[Dil]

- EĞİLİM:
[Diller]

- EĞİR: Arıların çıkardığı bir tür salgı.
[Hayvanlar]

- EĞİTİM:
[Diller]

- EĞRETİ OTU: Kömür madenlerinin bulunduğu yerlerde biter. Evrim geçirmemiş tek bitkidir.
[Doga]

- EĞRİ KAPI: Edirnekapı'dadır.
[Istanbul]

- EHEMMİYYET: DEĞERLİLİK, ÖNEM
[Tasavvuf]

- EHL: SÂHİP, MÂLİK, MUTASARRIF OLAN
[Tasavvuf]

- EHL: USTA, BECERİKLİ
[Tasavvuf]

- EHL: EŞLERDEN HER BİRİ
[Tasavvuf]

- EHL-İ BÂTIN: HAKK'IN SIRRINA ERMİŞLER
[Tasavvuf]

- EHL-İ DİL: Gönül ehli. [ Sözcük/leri kullanmadan durumunu/halini yansıtan.
[Dil]

- EJDERHÂ/EJDEHÂ[Fars.]: Büyük yılan.
[Hayvanlar]

- EK: AFFIX
[Dil]

- EKİLENEN: PAIENT
[Dil]

- EKİM DEVRİMİ: 1917'de.
[Tarih]

- EKİMOZ: Çarpma ya da vurmadan dolayı deri üzerinde meydana gelen siyah, mor ya da sarımsı çürük, bere.
[Insan]

- EKİSTİK: İnsan yerleşimlerini inceleyen bilim dalı.
[Mekanlar]

- EKLENTİ: ADJUNCT
[Dil]

- EKLEŞTİRME: AFFIXATION
[Dil]

- EKMEKAĞACI: Dutgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, meyvesi beyaz etli ve biraz unlu, besleyici bir bitki. [Lat. ARTOCARPUS INCISA]
[Doga]

- EKMEL[< KÂMİL]: DAHA (EN) KÂMİL, MÜKEMMEL VE KUSURSUZ, EKSİKSİZ OLAN
[Tasavvuf]

- EKREM: EN KERÎM, EN CÖMERT
[Tasavvuf]

- EKSEN ŞEHİRLER:
[Felsefe]

- EKSEN ŞEHİRLER:
[Mekanlar]

- EKŞİ: Ateş karıştırmaya yarayan demir.
[Nesneler]

- EKSİKSİZLİK:
[Diller]

- EL TUTMAK: DERVİŞ OLMAK
[Tasavvuf]

- EL'ÂN: ŞİMDİ, ŞU ANDA
[Tasavvuf]

- EL'ÂN: HÂLÂ, DAHA
[Tasavvuf]

- EL-: DEĞİŞİMDE DEĞİŞMEDEN KALAN
[Tasavvuf]

- EL-: EN YÜKSEK VE TANIMLANAMAZ GERÇEKLİK
[Tasavvuf]

- EL-: TEO, TAO, TE, T, THE
[Tasavvuf]

- EL-MÛZEC / UMMÛZEC: Örnek.
[Dil]

- ELEKTRONDA: AYRIM EŞİĞİ
[Esik]

- ELEMGE: Çile durumundaki ipliği, yumak yapmak ya da masuraya sarmak için üzerine geçirilen kafes dolap biçimindeki hafif ve bir eksen üzerinde dönen aygıt.
[Nesneler]

- ELEŞTİRİ:
[Diller]

- ELİF: ARAP ABECESİNİN İLK HARFİ
[Tasavvuf]

- ELİF: KESRET, ÇOKLUK, YEDİ NOKTADAN MEYDANA GELMİŞTİR
[Tasavvuf]

- ELİFİYE-ELÎFÎ: Kıç kısmında şalvar benzeri bollaşan bir çeşit pantolon.
[Nesneler]

- ELÎF[< ÜLFET]: ÜLFET OLUNAN, İSTENİLEN, ALIŞILAN ŞEY | ALIŞMIŞ, ALIŞKIN, ALIŞIK
[Tasavvuf]

- ELÎM[< ELEM]: ÇOK DERT VE KEDER VEREN, ACIKLI | SIZLATAN, AĞRITAN, ACITAN
[Tasavvuf]

- ELÎZ[Fars.]: Çifte.
[Hayvanlar]

- ELKAB-I RESMİYYE: Resmî unvanlar.
[OSMANLI]

- EMEÇ: Su ve karayosunlarının, kökü andıran, tutunma örgeni.
[Doga]

- EMÎHE: Koyunlarda meydana gelen uyuzluk.
[Hayvanlar]

- EMRE: DERVİŞ, İSTEYEN/TALEB EDEN
[Tasavvuf]

- EMTİA[Ar. < METÂ]: Ticaretin konusu olan her türlü taşınır mallar. Satılacak şeyler. | Kumaşlar.
[Nesneler]

- EN HIZLI/LAR: * ÇİTA
[En]

- EN HIZLI/LAR: * YILAN
[En]

- EN "CİNS"/LER:
[En]

- EN (İYİ) BİLİNMESİ GEREKEN: KENDİN!
[En]

- EN - EN DERİN GÖL: BAYKAL GÖLÜ
( 1645 m. )
( 400 metrede oksijen bulunmaktadır. )
[En]

- EN ACI BİBER: DORSET NAGASI[Sansk. İBLİS] [DORSET-İNGİLTERE]
[Bangladeş'ten gelen bir bitki üzerinde yetiştirilir]
( Acı kısım çekirdekler değil, çekirdeklerin tutunduğu merkezdeki zardır. Kapsasin, bibere ayırt edici acılığını veren renksiz, kokusuz bileşiktir. )
[En]

- EN ACİZ: DOST EDİNMEYEN
[En]

- EN AĞIR BÖCEK: GOLYAT BÖCEĞİ
[En]

- EN AĞIR/LAR: * YILAN
[En]

- EN ARKADA/LAR:
[En]

- EN BİR ŞEY ÖĞRETMENİN EN İYİ YOLU: ÖRNEKLERLE GÖSTERMEK
[En]

- EN BOĞAZIN EN DAR NOKTASI: RUMELİ HİSARI - ANADOLU HİSARI arası[698 m.]
[En]

- EN BÜYÜK (KERPİÇ) HÖYÜK: TEL BASAR HÖYÜĞÜ
[En]

- EN BÜYÜK BEYNE SAHİP OLAN: KARINCA
( Beyinleri, gövdelerinin toplam ağırlığının %6'sını oluşturur. )
[En]

- EN BÜYÜK DOST: ÖZGÜVEN
[En]

- EN BÜYÜK DUBALAR: GALATA/MAHMUDİYE KÖPRÜSÜ
( Bugünkü adıyla UNKAPANI/ATATÜRK KÖPRÜSÜ [Yapımı
[En]

- EN BÜYÜK DÜŞMAN: ARZU VE İHTİRASLAR
[En]

- EN BÜYÜK EFSANE ÇİÇEĞİ: RAFFLESIA ( 4-5 günlüğüne açar.[Nisan ayında görülebiliyor] [60-100 cm. çapında] [KOTA KİNABALU - BORNEO'da] )
[En]

- EN BÜYÜK ELMAS: CULLINAN ELMASI ( Afrika yıldızı. Yapuk. )
[En]

- EN BÜYÜK GAFLET/MUSİBET: NEREDEN/NEDEN GELDİĞİNİ BİLMEDİKLERİN
[En]

- EN BÜYÜK HAMAM: HASEKİ HAMAMI
[En]

- EN BÜYÜK HASTALIK: HASTALANMAMAK
[En]

- EN BÜYÜK HAZİNE: MEMNUN OLMAYI BİLMEK
[En]

- EN BÜYÜK MAĞARA: DEER CAVE
( Mulu - Borneo'da )
[En]

- EN BÜYÜK MAKAM: AİLE VE/VEYA DOSTLA/RLA OTURULAN YEMEK MASASI
[En, Beslenme]

- EN BÜYÜK MİMAR: MİMAR SİNAN
[En]

- EN BÜYÜK MİRAS: DÜRÜSTLÜK
[En]

- EN BÜYÜK MÜLK: SAĞLIK
[En]

- EN BÜYÜK PAZAR: ÇARŞAMBA PAZARI (FATİH)
[En]

- EN BÜYÜK PENİSLİ HAYVAN: KAYA MİDYELERİ
[Gövdelerinin 7 katı kadardır.]
[En]

- EN BÜYÜK PENİSLİ MEMELİ: ARMADİLLO
[En]

- EN BÜYÜK SEVİNÇ: AYDINLANMA
[En]

- EN BÜYÜK SURLU ŞEHİRLER: * İSTANBUL
[En]

- EN BÜYÜK SURLU ŞEHİRLER: * ANTAKYA
[En]

- EN BÜYÜK SURLU ŞEHİRLER: * DİYARBAKIR
[En]

- EN BÜYÜK YUMURTA: BENEKLİ KÜÇÜK KİVİ KUŞU
[Kendi ağırlığının %26'sı kadardır.]
( Herhangi bir hayvan tarafından yumurtlanmış en büyük yumurta (dinozorlar da dahil) Madagaskar'da yaşayan Fil Kuşu[Lat. Aepyornis maximus]'na aitti. [Soyu 1700'de tükenmiştir] [9 litre hacminde, 180 tavuk yumurtasına denktir] )
[En]

- EN BÜYÜK ZEHİRLİ HAYVAN: KOMODO EJDERİ
[En]

- EN BÜYÜK/LER: * KUŞ
[En]

- EN BÜYÜK/LER:
[En]

- EN CAHİL: BİLDİĞİNİ EN DOĞRU KABUL EDEN
( CEHL-İ MİK'AB
[En]

- EN ÇILGIN/LAR:
[En]

- EN ÇİRKİN/LER:
[En]

- EN ÇOK ÇEŞİT ÇİNİ BULUNAN CAMİ: RÜSTEM PAŞA CAMİİ - EMİNÖNÜ
( 41 çeşit. )
( Özellikle yağmur yağdığı sırada girmenizi de salık veririz! )
[En]

- EN ÇOK İNTİHAR EDİLEN ÜLKE: LİTVANYA [2003'te Yüz binde 42][Dünya ortalamasının 3 katıdır.]
[En]

- EN ÇOK KAPLANIN BULUNDUĞU YER: AMERİKA
[En]

- EN ÇOK MERAK EDİLEN/LER: * ÇEMBERLİTAŞ [Hristiyan'ların kutsal eşyaları var olduğu inancıyla]
[En]

- EN ÇOK MERAK EDİLEN/LER: * FATİH CAMİİ [12 HAVARÎYÛN KİLİSESİ üzerine yapılmasından dolayı]
[En]

- EN ÇOK ÖLDÜREN: KIR FARESİ
[En]

- EN ÇOK ÖLÜM NEDENİ: * KANSER
[En]

- EN ÇOK ÖLÜM NEDENİ: * SİGARA(TÜTÜN)
[En]

- EN ÇOK YAĞMUR YAĞAN YER: ÇERAPUNÇİ ( Yıllık ortalama 12.000 mm. yağış alır. )
( Hindistan'ın Kuzeydoğu'sundadır. )
[En]

- EN DAYANILMAZ/LAR: * EDEPSİZLİK
[En]

- EN DAYANILMAZ/LAR: * DENSİZLİK
[En]

- EN DAYANILMAZ/LAR: * PATAVATSIZLIK
[En]

- EN DAYANILMAZ/LAR: * İŞGÜZARLIK
[En]

- EN DEĞERLİ KUMAŞ RENGİ: KIRMIZI
[En]

- EN DEĞİŞKEN: KENDİ HAKKINIZDA TAŞIDIĞINIZ İMAJ
[En]

- EN DELİ/LER:
[En]

- EN DENGELİ ÖRGEN: EL: Gövdenin tüm kısımlarınınkine nispetle el derisi en dengeli olanıdır. El derisinde, en dengeli olan avuçiçi derisidir. Sonra, sırasıyla parmakların derisi ve onlardan da işaret parmağının derisi ve son olarak en dengeli olan işaret parmağının uc kemiğinin derisidir. Bundan dolayıdır ki, işaret parmağının ve öteki parmakların ucları duyu idraki için en iyi örgenlerdir.
[en]

- EN DOĞRU/LAR:
[En]

- EN ENDER KUŞLARDAN: HORNBILL
( Sandakan - Borneo'da )
[En]

- EN EŞİT PAYLAŞILAN: AKIL
[En]

- EN ESKİ AĞIRLIK BİRİMİ: MİNA
[En]

- EN ESKİ AHŞAP BİNA: AMCZADE HÜSEYİN PAŞA KÜLLİYESİ'NDE [FATİH] [1700]
[En]

- EN ESKİ HALI: PAZIRIK HALISI [M.Ö. V - VII. yy.]
[En]

- EN ESKİ YERLEŞİM MERKEZİ: YARIMBURGAZ MAĞARASI
[En]

- EN FAZLA BULUNAN HAYVAN: PİLİÇ [52 Milyar]
[En]

- EN FAZLA DİŞE SAHİP OLAN: DEV ARMADİLLO
[En]

- EN GENİŞ VE UZUN KABURGA: DÖRDÜNCÜ KABURGA
[En]

- EN GERİ/LER:
[En]

- EN GÖRKEMLİ YAPI: SÜLEYMANİYE CAMİSİ (VE KÜLLİYESİ)
[En]

- EN GÖZDE ÇEŞME: KÜÇÜKSU ÇEŞMESİ
[ 1806, III. Selim tarafından yaptırılmıştır. ]
[En]

- EN GÜZEL/LER:
[En]

- EN GÜZEL/ÖZEL YER/LER: * KAŞMİR
[En]

- EN HIZLI UÇABİLEN KUŞ: GÖKDOĞAN
[En]

- EN HIZLI UZAYAN TIRNAK: BAŞ PARMAK TIRNAĞI
[En]

- EN HIZLI YIRTICI KUŞ: ŞAHİN
[En]

- EN HIZLI YOLCULUK: APOLLO 10'un dönüşteki atmosfere girişi sırasında, saatte 39.897 km. [1969]
[En]

- EN HOŞ ŞEY: SOHBET
[En]

- EN İLERİ/LER:
[En]

- EN İNCE KİTAP: İNGİLİZ YEMEK KİTABI
[En]

- EN İNCE ZAR: SUYUN ZARI
[En]

- EN İNSAN BECERİLERİNE EN YAKIN OLAN: ŞEMPANZE
[En]

- EN İNSANA EN ÇOK YAKINLIK/SICAKLIK DUYDURANLAR: * AT
[En]

- EN İNSANA EN ÇOK YAKINLIK/SICAKLIK DUYDURANLAR: * KÖPEK
[En]

- EN İNSANA EN ÇOK YAKINLIK/SICAKLIK DUYDURANLAR: * YUNUS
[En]

- EN İNSANA EN ÇOK YAKINLIK/SICAKLIK DUYDURANLAR: * KEDİ
[En]

- EN ISIRMA GÜCÜ EN YÜKSEK: TİMSAH
[En]

- EN İSTANBUL'UN BİZANS DÖNEMİ (EN BÜYÜK) MEYDANLARI: 1. BOĞA MEYDANI[FORUM TAURİ] [Bahariye'deki ayrıdır!]
[En]

- EN İSTANBUL'UN BİZANS DÖNEMİ (EN BÜYÜK) MEYDANLARI: 2. ÇEMBERLİTAŞ MEYDANI ( Konstantinus Sütunu )
[En]

- EN İSTANBUL'UN BİZANS DÖNEMİ (EN BÜYÜK) MEYDANLARI: 3. BAYEZİD MEYDANI
[En]

- EN İSTANBUL'UN BİZANS DÖNEMİ (EN BÜYÜK) MEYDANLARI: 4. SARAÇHANE MEYDANI
[En]

- EN İYİ BİLİNEN: EN İYİNİN GERÇEKLEŞMEDİĞİNİ BİLMEK!
[En]

- EN İYİ BİLİNMESİ GEREKEN: HİÇBİR ŞEY BİLMEDİĞİN!
[En]

- EN İYİ DAVRANIŞ: İYİ NİYETTEN OLUŞAN
( Davranışların en iyisi iyi niyetten, niyetin en iyisi ise bilimden ortaya çıkandır. )
[En]

- EN İYİ İLETKEN: GÜMÜŞ
[En]

- EN İYİ KETEN BEZİ: BENDUKÎ
[En]

- EN İYİ NİYET: BİLİMDEN ORTAYA ÇIKAN
( Davranışların en iyisi iyi niyetten, niyetin en iyisi ise bilimden ortaya çıkandır. )
[En]

- EN İYİ/LER:
[En]

- EN KALABALIK ŞEHİR/LER: * MUMBAİ
[En]

- EN KALIN KİTAP: TÜRK YEMEK KİTABI
[En]

- EN KISA GECE: 21 - 22 HAZİRAN
[En]

- EN KISA/LAR:
[En]

- EN KİTAP DÜŞKÜNÜ PADİŞAHLAR: * FATİH SULTAN MEHMET
[En]

- EN KİTAP DÜŞKÜNÜ PADİŞAHLAR: * I. MAHMUD
[En]

- EN KİTAP DÜŞKÜNÜ PADİŞAHLAR: * III. MURAT
[En]

- EN KOMİK'LER: * ŞENER ŞEN
[En]

- EN KOMİK'LER: * KEMAL SUNAL
[En]

- EN KÖTÜ KARAR: KARARSIZLIKTAN DAHA İYİDİR
[En]

- EN KÖTÜ/LER:
[En]

- EN KÖTÜLÜĞE EN İYİ KARŞILIK: UNUTMAK
[En]

- EN KÜÇÜK TÜR AVCI: ATMACA
[En]

- EN KÜÇÜK YILDIZ: * SÜHÂ [Büyükayı yıldız kümesinin en küçük yıldızıdır.]
[En]

- EN KÜÇÜK YUMURTAYI YUMURTLAYAN: DEVEKUŞU
[Kendi ağırlığının %1.5'undan hafiftir.]
[En]

- EN KÜÇÜK/LER:
[En]

- EN MAHYA KURULAMAYAN CAMİ: BAYEZİD CAMİİ
( Minare aralığı en fazla olan cami. )
[En]

- EN MANEVRA YETENEĞİ EN YÜKSEK KUŞ: ÇAKIRDOĞAN/BÛHE
[En]

- EN MANYAK/LAR:
[En]

- EN NİTELİKLİ (PANAMA) ŞAPKA: SUPERFINO
[ Panama'ya özgü bir palmiye ağacının lifinden yapılır. Yapımı 5 ay sürebilir. ]
[En]

- EN NİTELİKLİ TÜYLÜ: MERİNOS KOYUNU
[En]

- EN ÖLÇÜLEBİLEN EN KÜÇÜK/KISA ZAMAN BİRİMİ: 10 üzeri -43
( Saniyenin 10 x milyonda biri [ 0.0000000000000000000000000000000000000000001 ] )
[En]

- EN ÖNDE/LER:
[En]

- EN ÖNEMLİ MÜZE: ARKEOLOJİ MÜZESİ
[En]

- EN ÖZGÜN FESTİVAL/LER: * SAGADAVA FESTİVALİ
[En]

- EN PAHALI: BEDAVA OLAN
[En]

- EN PARLAK/LAR:
[En]

- EN RAHATLATICI/LAR: BOŞALMAK/ORGAZM, İŞEMEK, DIŞKILAMAK(SIÇMAK), YELLENMEK(OSURMAK)
[En]

- EN SALDIRGAN: KAPLAN
[En]

- EN ŞEFFAF/LAR:
[En]

- EN SEVİMLİ/LER: * YUNUS
[En]

- EN SEVİMLİ/LER: * PAPAĞAN
[En]

- EN SEVİMLİ/LER: * KAPLUMBAĞA
[En]

- EN SEVİMSİZ/LER, ÇİRKİN/LER: * SIRTLAN
[En]

- EN SEVİMSİZ/LER, ÇİRKİN/LER: * YABAN KÖPEĞİ
[En]

- EN SEVİMSİZ/LER, ÇİRKİN/LER: * AKBABA
[En]

- EN SEVİMSİZ/LER, ÇİRKİN/LER: * FARE
[En]

- EN SEVİMSİZ/LER, ÇİRKİN/LER: * YILAN
[En]

- EN SIK KARŞILAŞILAN HASTALIK/LAR: * BRONŞİT/ZATÜRREE
[En]

- EN SIK KARŞILAŞILAN HASTALIK/LAR: * İSHAL
[En]

- EN SIK KARŞILAŞILAN HASTALIK/LAR: * AIDS/HIV
[En]

- EN SIK KARŞILAŞILAN HASTALIK/LAR: * DEPRESYON
[En]

- EN SOĞUK YER/LER: * [Evrende] BUMERANG NEBULASI
[ -271°C'ye ulaşır. ] [ 1500 yıldır saatte 500.000 km. hızla gaz püskürtmektedir. ]
[En]

- EN SOĞUK YER/LER: * [Dünyada] ANTARKTİKA
[ 1983'te kaydedilmiş en düşük derece -89.2°C'dir. ]
[En]

- EN SÜSLEMELİ "MEKTUP" VE ANI "KİTABI": KİLİM
[En]

- EN TATLI: BEDAVA OLAN
[En]

- EN TATLI/LAR:
[En]

- EN TEHLİKELİ/LER: KAPLAN, KUTUP AYISI
[En]

- EN UÇUK/LAR:
[En]

- EN ÜNLÜ VE GÖRKEMLİ HASTAHANE: BASILIAS [Kapadokya'da][369 yılında]
[En]

- EN UZAK MESAFE: İKİ KİŞİ ARASINDA
[En]

- EN UZUN AĞAÇLAR: * SEKOYA
[En]

- EN UZUN AĞAÇLAR: * MENGGARIS
[En]

- EN UZUN BİNALAR: * SELİMİYE [267 m.]
[En]

- EN UZUN BİNALAR: * ARKEOLOJİ MÜZESİ [192 m.]
[En]

- EN UZUN DAĞ: MAUNA KEA [Hawaii Adası'nda]
[En]

- EN UZUN DÜĞÜN: III. Murat'ın, oğlu III. Mehmet için yaptırdığı sünnet düğünü. [ 52 / 56 / 60 / 62 gün olduğu şeklinde rivayet olunur. ]
[En]

- EN UZUN GEBELİK SÜRESİ: FİL[22 ay / 600-360 gün]
[En]

- EN UZUN GECE: 21 - 22 ARALIK
[En]

- EN UZUN OT: MOR GÖKDARI [Hindistan'da]
[En]

- EN UZUN SÜRE ÜZERİNDE KALDIKLARIMIZ: YATAK, SANDALYE/KOLTUK/OTURAK, AYAKKABI
[En]

- EN UZUN SÜRE VE EN UZAĞA UÇABİLEN KUŞ: ALBATROS
[En]

- EN UZUN/LAR: * YILAN
[En]

- EN VAHŞİ: * KUTUP AYISI
[En]

- EN VAHŞİ: * KÖPEKBALIĞI
[En]

- EN VAHŞİ: * BALİNA
[En]

- EN YAKIN MESAFE: İKİ KİŞİ ARASINDA
[En]

- EN YANLIŞ/LAR:
[En]

- EN YARARLI/LAR:
[En]

- EN YAŞAYAN EN BÜYÜK ŞEY: BİR MANTAR
[En]

- EN YAVAŞ HAREKET EDEN HAYVAN: BRADİPUS
[En]

- EN YAVAŞ HAREKET EDEN KUŞ: HOATZİN
[En]

- EN YAVAŞ UZAYAN TIRNAK: ORTA PARMAK TIRNAĞI
[En]

- EN YÜKSEK DAĞ: * EVEREST
[En]

- EN YÜKSEK İYİ:
[Diller]

- EN YÜKSEK SESLİ HAYVAN: İSPERMEÇET BALİNASI
[En]

- EN ZARARLI/LAR:
[En]

- EN ZEHİRLİ KURBAĞALAR: 1. ALTIN ZEHİRLİ OK KURBAĞASI[PHYLLOBATES TERRIBILIS]
[En]

- EN ZEHİRLİ/LER: * DENİZANASI
[En]

- EN ZEHİRLİ/LER: * YILAN
[En]

- EN ZOR GÖRÜLEBİLEN YER/LER: * KAMÇATKA
[En]

- EN ZOR GÖRÜLEBİLEN YER/LER: * AMAZON
[En]

- ENÂNİYYET: BENLİK, EGO
[Tasavvuf]

- ENBERİ: Çiftyıldızlarda bileşenlerin kütle merkezine göre çizdikleri elips yörüngede, kütle merkezinin bulunduğu odağa en yakın nokta.
[Doga]

- ENBİYÂ[< NEBÎ]: PEYGAMBERLER
[Tasavvuf]

- ENCÜR: Isırganotu, çalaganotu.
[Beslenme]

- ENDÂZE: ALTMIŞ SANTİMETRELİK BİR ÖLÇÜ
[Tasavvuf]

- ENDÂZE: ÖLÇEK
[Tasavvuf]

- ENDÂZE: TAHMİN, TAKDİR
[Tasavvuf]

- ENDÂZE: MERTEBE, DERECE
[Tasavvuf]

- ENDÂZE[Fars.]/ARŞIN: 60/65/68 cm.lik, eski bir uzunluk ölçüsü.
[Nesneler]

- ENDEMİK: Belirli bir bölgeye özgü, belirli bir bölgede yetişen.
[Doga]

- Ene'l Hakk: Ben Hakk'ım.
[YunusEmre]

- ENERJİ:
[Diller]

- ENFÜS[< NEFS]: CANLAR, YAŞAYANLAR
[Tasavvuf]

- ENGEISTON: SANATÇI
[Sanat]

- ENGEREKOTU: Hodangillerden, türleri süs bitkisi olarak yetiştirilen, yaprakları sert tüylü bir ot. [Lat. ECHIUM VULGARE]
[Doga]

- ENO[Jap.]: Çin'li Zen ustalarından 6. Pîr Hui-neng'e (637-713) Japonya'da verilen ad.
[Dil/UZAKDOGU]

- ENSÂB: Logaritma cetvellerinin sayıları. [CEYB(SINUS), TECEYB(COSINUS), MÜMÂS(TANGENT), TAMAM MÜMÂS(COTANGENT), KATI'(SÉQUENCE), TAMAM KATI'(COSÉQUENCE)
[Nesneler]

- ENSÂR[< NÂSIR]: YARDIM EDENLER, KORUYANLAR
[Tasavvuf]

- ENTELEKHEIA:
[Diller]

- EPİGRAFİ: Yazıtbilim.
[Bilim]

- EPİSTEMOLOJİ:
[Diller]

- EPOPE[Fr. < Yun.]: Destan. Konusu kahramanlık olan uzun manzume.
[Sanat]

- EPRİMEK: Ekşiyip bozulmak.
[Beslenme]

- ERBAA: DÖRT
[Tasavvuf]

- ERBAÎN: KIRK
[Tasavvuf]

- ERBAÎN: DERVİŞLERİN HALVETHÂNEDE BULUNDUKLARI KIRK GÜN, ÇİLE ÇIKARMAK
[Tasavvuf]

- ERDEB: Arap şehirlerinde kullanılan ve İstanbul kilesiyle 9 kileyi karşılayan bir ölçek.
[Nesneler]

- ERDEM:
[Diller]

- ERDEN/DÛŞÎZE[Fars.]: Bakir. | Kız.
[Insan]

- ERDENİ EZU: Moğolistan'daki ilk ve en büyük Budist manastırı. [İçinde de 100 tapınak kurulmuştur.]
[Mekanlar]

- EREK:
[Diller]

- EREKBİLİM:
[Diller]

- ERİL: MASCULINE
[Dil]

- ERİNÇ, DİNGİNLİK:
[Diller]

- ERK:
[Diller]

- ERKÂN[< RÜKN]: ESASLAR, DESTEKLER | REİSLER
[Tasavvuf]

- ERKE:
[Diller]

- ERKETE[argo]: Dikiz. [Erketeye yatmak.] | Gözcü.
[Insan]

- ERKİNCİLİK:
[Diller]

- EROZYON/EROSİYON[Fr.]: Atmosfer etkisiyle dünya kabuğunda meydana gelen yıpranma. | Derinin üst tabakasına ait sıyrık.
[Doga, TIP]

- ERZE: Çam ağacı.
[Doga]

- EŞ GÖNDERİM: CO-REFERENCE
[Dil]

- EŞ GÖNDERİMSEL: CO-REFERENTIAL
[Dil]

- EŞADLI:
[Diller]

- EŞBACAKLILAR: Denizlerde, karalarda ve tatlı sularda, başka hayvanların asalağı, asalakların arakonakçısı ya da özgür olarak yaşayan kabuklular takımı.
[Hayvanlar]

- EŞDEĞERLİ:
[Diller]

- EŞDEĞERLİLİK:
[Diller]

- EŞDEĞERLİLİK İLKESİ: Sabit ivmelenen bir düzen(sistem) ile sabit genel çekim alanı, birbirinden ayırt edilemez.
[Bilim]

- EŞEK: TAŞIYICI
[Tasavvuf]

- EŞEKK: ÇOK ŞEK SAHİBİ, FAZLA TEREDDÜT EDEN
[Tasavvuf]

- EŞEYSELLİK:
[Diller]

- ESFEL-İ SÂFİLÎN: EN ALT MERTEBE, CEHENNEM
[Tasavvuf]

- EŞGEÇERLİ:
[Diller]

- ESHÂB[< SÂHİB, SAHB]: SAHİPLER, DOSTLAR, HALK, MÂLİK VE MUTASARRIF OLANLAR | PEYGAMBERİMİZİ GÖRMEK VE SOHBETİNE ERMEK ŞEREFİNİ KAZANMIŞ KİMSELER
[Tasavvuf]

- EŞHEB: KIR AT
[Tasavvuf]

- EŞHEB: SOĞUK (GÜN)
[Tasavvuf]

- EŞHEB: GÜÇ İŞ
[Tasavvuf]

- EŞHEB: ARSLAN
[Tasavvuf]

- EŞHÜR-ÜL-HURUM: İSLÂM'DAN ÖNCE, HARBİN VE ÖLÜMÜN HARAM KABUL EDİLDİĞİ ARABÎ AYLARINDAN "ZİLKA'DE, ZİLHİCCE, MUHARREM VE RECEB" AYLARI
[Tasavvuf]

- EŞİTLİK:
[Diller]

- ESLÂF[< SELEF]: SELEFLER, ÖNCEKİLER, GEÇMİŞLER
[Tasavvuf]

- ESRİME:
[Diller]

- Esrimek: Sarhoş olmak.
[YunusEmre]

- EŞSESLİ:
[Diller]

- EŞSÖZ:
[Diller]

- ESTETİK: COGNITIO SENSITIVA (DUYARLILIK BİLİMİ) | GÜZEL ÜZERİNE DÜŞÜNME SANATI | İLM-İ HİS/TAHASSÜS
[Felsefe]

- ET(H)İK:
[Diller]

- ETENE/PLASENTA: Memelilerde anne ve cenin arasında kan alıp verme işini sağlayan örgen.
[Insan]

- ETİKETLİ AYRAÇ: LABELLED BRACKET
[Dil]

- ETİLEN: Yanıcı, renksiz, az kokulu, 0,97 yoğunluğunda karbon ve hidrojen bileşimi.
[Nesneler]

- ETKEN: ACTIVE
[Dil]

- ETKEN:
[Diller]

- ETKER NEDEN:
[Diller]

- ETKİ:
[Diller]

- ETKİLENMEK:
[Diller]

- ETKİN:
[Diller]

- ETKİNLİK:
[Diller]

- ETKIYÂ [< TAKÎ]: ALLAH KORKUSUYLA GÜNAH İŞLEMEKTEN ÇEKİNENLER
[Tasavvuf]

- ETMEN:
[Diller]

- ETOLOJİ: Hayvan davranışlarını hayvanın doğal çevresi içinde inceleyen bilim dalı.
[Hayvanlar]

- ETRAF < TARAF: UC/LAR
[Uc]

- ETTİRGEN: CAUSATIVE
[Dil]

- ETVÂR-I SEB'A: NEFSİN YEDİ DERECESİNE GÖRE DEĞİŞEN HALLER
[Tasavvuf]

- ETVÂR[< TAV[I]R]: HAL VE HAREKETLER
[Davranis-Tutum]

- EVAZE: Etek ucuna doğru genişleyen giysi.
[Nesneler]

- EVEREST: ANA TANRIÇA/KRALİÇE [Nepal dilinde]
[Mekanlar]

- EVET:
[Diller]

- EVETLEME, OLUMLAMA:
[Diller]

- EVİRME:
[Diller]

- EVKAF[< VAKF]: CÂMİ, MEDRESE, İMÂRET GİBİ HAYRÂTIN İDARESİNE AYRILAN ARAZİ, BİNA VS. | VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
[Tasavvuf]

- EVKAT[< VAK[İ]T]: ZAMANLAR, ÇAĞLAR
[Tasavvuf]

- EVLÂ': DAHA UYGUN, DAHA İYİ
[Tasavvuf]

- EVRÂD[< VİRD]: OKUNMASI ÂDET OLUNAN DÎNÎ DUALAR, HER ZAMAN DİLDE VE AĞIZDA DOLAŞAN SÖZLER
[Tasavvuf]

- EVREN: Korkunun, fethedilme süreci.
[Oncelikliler]

- EVREN:
[Diller]

- EVRENBİLİM:
[Diller]

- EVRENDOĞUM:
[Diller]

- EVRENİN BAŞLANGIÇTAKİ ISISI: 10 üzeri -32
[Doga]

- EVRENİN BAŞLANGIÇTAKİ ISISI: ( 10 üzeri -32 )
[Esik]

- EVRENSEL:
[Diller]

- EVRENSEL DİLBİLGİSİ: UNIVERSAL GRAMMAR
[Dil]

- EVRİM:
[Diller]

- EVRİŞİM: CONVERSION
[Dil]

- EVSÂF[< VASF]: SIFATLAR, KALİTELER
[Tasavvuf]

- EVTÂD[< VETED]: ZÜMRE-İ RİCÂLULLAHTAN DÖRT KİMSE | DÖRT MENZİLİ VARDIR: ŞARK, GARB, ŞİMAL, CENÛB | AĞAÇ YA DA DEMİR KAZIKLAR, DİREKLER
[Tasavvuf]

- EVVÂB: ALLAH'A RÜCÛ EDEN FENÂFİLLAH MAKAMI
[Tasavvuf]

- EY-V-ALLAH: HAKK'A TESLİMİYET
[Tasavvuf]

- EY-V-ALLAH: PEKÎ, ÖYLE OLSUN
[Tasavvuf]

- EY-V-ALLAH: ALLAH'A ISMARLADIK
[Tasavvuf]

- EY-V-ALLAH: HİÇ İTİRAZ ETMEMEK
[Tasavvuf]

- Eydür: Söylemek.
[YunusEmre]

- EYLEM: VERB
[Dil]

- EYLEM:
[Diller]

- EYLEMCİL ÇEKİM: VERBAL INFLECTION
[Dil]

- EYLEME:
[Diller]

- EYLEMSİ: GERUND, PARTICIPLE
[Dil]

- EYTİŞİM:
[Diller]

- FÂCİR[< FÜCÛR]: FENA HUYLU, GÜNAHKÂR | AYYAŞ, SEFİH | HABÎS, REZİL, ŞERÎR, ŞAKÎ | YALANCI | KADINA DÜŞKÜN ERKEK, ERKEĞE DÜŞKÜN KADIN
[Tasavvuf]

- FADL: DÜNYADA RIZK, ÂHİRETTE CENNET
[Tasavvuf]

- FADO: Portekiz ulusal müziği.
[Muzik]

- FAHR: ÖVÜNME, ŞEREF, ONUR
[Tasavvuf]

- FAHR: ULULUK
[Tasavvuf]

- FAHR: ERDEM
[Tasavvuf]

- Fahr-i Âlem: Âlemlerin kumandanı.
[YunusEmre]

- FÂİL: İŞLEYEN, YAPAN, EDEN
[Tasavvuf]

- FÂİL: TE'SİRLİ
[Tasavvuf]

- FAKÎR[< FAKR][çoğ. FUKARÂ]: DERVİŞ, ALÇAKGÖNÜLLÜ, DÜNYALIĞI AZ OLAN, YOKSUL, PARASIZ | ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK GÖSTEREREK "BEN" ANLAMINA GELEN
[Tasavvuf]

- FAKR: ASLA AKLINA HAKK'TAN BAŞKA ŞEY GELMEYEN KİMSEYE VERİLEN İSM-İ MUHTAÇLIK
[Tasavvuf]

- FAKSİYON: KURUMLAR
[Nesneler]

- FALAFEL: Kızarmış soğanlı nohut ezmesi.
[Lübnan mutfağı mezelerinden]
[Beslenme]

- FALEŞA/LAR: Kudüs Musevi'leri.
[Insan]

- Fan Fu[Çince]: Aydınlanmamış, sıradan insanlar. Tüm insanlar (dolayısıyla Sheng ve Fan Fu'lar) aynı doğayı paylaşmaktadırlar. Sheng olanlar kendi doğalarının farkına varmışlar, Fan Fu olanlar ise daha varacaklardır. (bkz. Sheng)
[Dil/UZAKDOGU]

- Fâni: Geçici.
[YunusEmre]

- FÂNÎ[< FENÂ]: GEÇİCİ | ÖLÜMLÜ
[Tasavvuf]

- FARE: 5200 metre rakıma kadar yaşayabilirler.
[Esik]

- FÂRİG[< FERAĞ]: VAZGEÇMİŞ, ÇEKİLMİŞ | RAHAT
[Tasavvuf]

- FARIL: Keçi kılından yapılmış ip.
[Nesneler]

- FARZÂ: FARZEDELİM Kİ, DİYELİM Kİ, OLA Kİ [FARAZÂ yanlıştır!]
[Tasavvuf]

- FÂŞ: MEYDANA ÇIKMA, DUYULMA, AÇIĞA VURMA
[Tasavvuf]

- FASÂHÂT[FESÂHÂT değil!]: GÜZEL VE AÇIK KONUŞMA, UZDİLLİLİK, İYİ SÖZ SÖYLEME BECERİSİ
[Tasavvuf]

- FASÂHÂT[FESÂHÂT değil!]: KÖPÜKSÜZ HÂLİS SÜT[arapça'da]
[Tasavvuf]

- FASIK[< FISK]: ALLAH'IN EMİRLERİNİ TANIMAYAN, SAPKIN, GÜNAH İŞLEYEN, FESATÇI, KÖTÜLÜK EDEN
[Tasavvuf]

- FÂSILA-YI SALTANAT: Yıldırım Beyazıt'ın esir düşmesinden sonra Çelebi Mehmet'in sultan olmasına kadar geçen süre.
[OSMANLI]

- FASL[< FUSÛL]: AYIRMA, AYRILMA | KESİNTİ | BÖLÜM
[Tasavvuf]

- FASS[çoğ. FUSÛS]: TAŞIN YÜZÜKTE OTURDUĞU YUVA
[Tasavvuf]

- FASS[çoğ. FUSÛS]: YÜZÜK TAŞI
[Tasavvuf]

- FASTİ: Roma'da kutsal takvim.
[Genel]

- FAVELA: Brezilya'ya özgü gecekondu.
[Mekanlar]

- FÂZIL: ERDEMLİ KİŞİ
[Tasavvuf]

- FAZÎLET: ERDEM
[Tasavvuf]

- FEHVÂ: MÂNÂ, ANLAM, MEFHUM, KAVRAM
[Tasavvuf]

- FELÂH: KURTULUŞ, SELÂMET, ONMA
[Tasavvuf]

- FELÂH: MUTLULUK, KUTLULUK
[Tasavvuf]

- FELEK[Pehlevice]: Kötülük tanrısı.
[Felsefe]

- FELSEFE: KAVRAMSAL MATEMATİK | ANLAMANIN, ANLAŞILMASININ ÇABASI | BİÇİMSELLEŞTİRİLMİŞ MANTIĞIN DORUĞU
[Felsefe]

- Fenâ: Yokluk.
[YunusEmre]

- FENÂ': YOK OLMA, YOKLUK, GEÇİP GİTME
[Tasavvuf]

- FERÂGAT: VAZGEÇME, EL ÇEKME, ÖZVERİ
[Tasavvuf]

- FERAH: Kuş yavrusu.
[Hayvanlar]

- FERÂSET[< FERES[Çok hızlı giden at.]]: ZEKÂNIN İNCELMİŞ VE HIZLANMIŞI | EDEB'İN KALBE İNİŞİ | ANLAYIŞTA ÖNE GEÇME | ZEKÂNIN GÖVDEYİ KONTROL ALTINA ALMIŞ ŞEKLİ. (AKIL-ZEKÂ-FERASET: AYNI ŞEYİN DEĞİŞİK MERTEBELERDE ALDIĞI ADLAR)
[Tasavvuf]

- FERDÂ[Fars.]: Yarın, yarınki, gün, günün ertesi, ertesi gün, öbür gün. | Âtî, gelecek zaman. | Âhiret, öbür dünya, kıyamet.
[Genel]

- FERHAFEZA[Ar. Fars.]: Türk müziğinde, yegâh perdesinde karar kılan makamlardan biri.
[Muzik]

- FERHÂL[Fars.]: Kıvırcık ve dolaşık olmayan uzun saç.
[Insan]

- FERİYE SARAYLARI: Feriye ve Kabataş Erkek Lisesi. [Beşiktaş - Ortaköy arasındadır.]
[Istanbul]

- FERKADÂN[Ar.]: Kuzey kutbuna yakın iki yıldızın adı.
[Doga]

- FERZÂNE: Hâkim, bilgili, filozof kişi.
[Tasavvuf]

- FERZÂNE: Nefsânî bağlantılardan sıyrılmış olan derviş.
[Tasavvuf]

- FESLEĞEN: İSPERHEM/İSPERGEM[Fars.], DAYMURÂN[Ar.]
[Beslenme]

- FETÂ: Genç.
[Tasavvuf]

- FETÂ[çoğ. FİTYÂN]: GENÇ, DELİKANLI, YİĞİT, MERT
[Tasavvuf]

- FETÂ[çoğ. FİTYÂN]: CÖMERT, ELİ AÇIK
[Tasavvuf]

- FETÂ[çoğ. FİTYÂN]: PUT KIRICI
[Tasavvuf]

- FEVERÂN: KAYNAMA, GALEYAN ETME
[Tasavvuf]

- FEVERÂN: FIŞKIRMA
[Tasavvuf]

- FEVT: BİR DAHA ELE GEÇMEMEK ÜZERE KAYBETME, ELDEN ÇIKARMA, KAÇIRMA
[Tasavvuf]

- FEVZ: KURTULUŞ, ZAFER, NECAT, MUVAFFAKİYET, SELÂMET
[Tasavvuf]

- FEYZ: BOLLUK, VERİMLİLİK, BEREKET
[Tasavvuf]

- FEYZ: İLİM, İRFAN
[Tasavvuf]

- FEYZ-İ AKDES: ZÂT ÂLEMİNDEN GELEN TECELLİYÂT
[Tasavvuf]

- FEYZ-İ AKDES: EN KUTSAL TECELLÎ, MÂNÂ
[Tasavvuf]

- FEYZ-İ İRFÂN: MA'NEN İLERLEMEK
[Tasavvuf]

- FEYZ-İ MUKADDES: SIFAT ÂLEMİNDEN GELEN TECELLİYÂT, MADDE
[Tasavvuf]

- FÎ-SEBÎL-İLLÂH: ALLAH YOLUNDA
[Tasavvuf]

- FÎ-SEBÎL-İLLÂH: KARŞILIK BEKLEMEKSİZİN
[Tasavvuf]

- FİGÜR:
[Diller]

- FİİL-İ MUZÂRİ CAHDİ MÜSTEĞRAK (MALUM):
[Diller/Arapca]

- FİİL-İ MUZÂRİ CAHDİ MUTLAK (MALUM):
[Diller/Arapca]

- FİİL-İ MUZÂRİ NEFYİ HAL (MALUM):
[Diller/Arapca]

- FİİL-İ MUZÂRİ NEFYİ İSTİKBAL (MALUM):
[Diller/Arapca]

- FİİL-İ TAACCÜB SÂNİ:
[Diller/Arapca]

- FIKIH: BİR ŞEYİ, BİR SÖZÜ NEDENLERİ VE DERİNLİKLERİYLE, ZEVKİNE VARARAK ANLAMAK
[Tasavvuf]

- FIKIH: ŞERÎAT İLMİ
[Tasavvuf]

- FİLATELİ: Pul bilimi.
[Nesneler]

- FİLBAHAR/FİLBAHRİ: Taşkırangillerden, ilkbaharda, beyaz ve güzel kokulu çiçekler açan, park ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen ağaççık. [Lat. PHILADELPHUS]
[Doga]

- FİLET: Derinliği aynı olan su alanı, sığ su.
[Doga]

- FİLKULAĞI: Yılanyastığıgillerden, anayurdu tropikal Amerika olan, kökü yumrulu bir süs bitkisi. [Lat. CALADIUM]
[Doga]

- FİNCANCILAR YOKUŞU: Mahmutpaşa'dadır.
[Istanbul]

- Firak: Ayrılık, ayrılma.
[YunusEmre]

- FIRAK[< FIRKA]: CENNETLER | EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT'TEN AYRILAN MEZHEPLER
[Tasavvuf]

- FİRDEVS: CENNETLERİN ÂLÂSI, MAKSÛRE-İ RAHMÂN
[Tasavvuf]

- FİRKAT: DOSTLARDAN AYRILIK, AYRILIŞ
[Tasavvuf]

- FIRKA[çoğ. FIRAK]: İNSAN GRUBU
[Tasavvuf]

- FİRÛZE[Ar.]/PİRÛZE[Fars.]: Nişabur'da çıkarılan açık mavi renkli bir mücevher.
[Nesneler]

- FISK: HAK YOLUNDAN YA DA HAK YOLDAN ÇIKMA, ALLAH'A KARŞI İSYAN ETME
[Tasavvuf]

- FISK: SEFÂHATE DALMA
[Tasavvuf]

- FISK: HÂİNLİK
[Tasavvuf]

- FISK: DİNSİZLİK, AHLÂKSIZLIK
[Tasavvuf]

- FITRAT: VAROLUŞ ÖZELLİKLERİ
[Tasavvuf]

- FİZİKÖTESİ:
[Diller]

- FİZYOGNOMİ: Yüz okuma sanatı.
[Insan]

- FLEGMON[Yun.]: Deri altındaki ya da organlar arasındaki katılgandokunun yangılanması.
[TIP]

- FLEOL[Fr.]: Buğdaygillerden, küçük bir çayır otu. [Lat. PHELEUM PRATENSE]
[Doga]

- FLOJİSTON[< Yun.]: Yanmış.
[Nesneler]

- FLORYA: Flore Kuşu'ndan.
[Istanbul]

- FOBİLER'DEN BAZILARI:
[Insan]

- FOB[İng.]: Alıcı ile satıcı arasında kararlaştırılan bir fiyatın, malın, satıcı tarafından, belirli bir limanda, gemi üzerinde teslimi koşuluyla biçilmiş olduğunu gösteren bir kısaltma.
[Genel]

- FOKSTROT: Dört tempolu bir dans.
[Sanat]

- FOLE: Kum saati.
[Genel]

- FON: Akustikte ses şiddeti birimi.
[Muzik]

- FOND: 103 litreye eşit bir ölçü.
[Nesneler]

- FONDA: Denizcilikte demir atma komutu.
[Nesneler]

- FORA: Denizcilikte açılma komutu.
[Nesneler]

- FORMİKA[ticaretteki adıyla]: Fenol formol reçinesine batırılmış ve yüzeyi yapay reçine ile kaplanmış birkaç kat kâğıttan oluşan ve çoğunlukla, marangozlukta kullanılan, bir çeşit madde.
[Nesneler]

- FORSEPS: Bazı güç doğumlarda, bebeğin başını tutup dışarı çekmeye yarayan araç.
[TIP]

- FOSSA: Madagaskar'a özgü etçil ve memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- FOYA[İt.]: Parıltısını artırmak için elmas taşlarının altlarına konulan ince metal yaprak. ("Foyası ortaya çıktı" deyiminde geçer.)
[Nesneler]

- FRENOLOJİ: Kafatası bilimi.
[Insan]

- FRIBORD: Geminin su üstündeki bölümü.
[Nesneler]

- FROG[İng.]: At tırnağının içi.
[Hayvanlar]

- FUÂD: KALP, YÜREK, GÖNÜL, KALPTEKİ YAŞAM NOKTASI (NOKTA-YI SÜVEYDA, NAZARGÂH-I İLÂHİ)
[Tasavvuf]

- FÜNÛN[< FENN]: İLİM, SANAT, HÜNER
[Tasavvuf]

- FURSAT: UYGUN ZAMAN, ELVERİŞLİ DURUM [Dilimizde bir yanlış olarak, "fırsat" olarak yaygındır]
[Tasavvuf]

- FÜRÛÂT[< FER']: DAL, BUDAK | TOMURCUK | BİR ASLIN SONUCU | İKİNCİ DERECEDE ÖNEMLİ OLAN | ŞÛBE
[Tasavvuf]

- FÜTÜVVET: CÖMERTLİK
[Tasavvuf]

- FÜYÛZÂT[< FEYZ]: BOLLUK, VERİMLİLİK, BEREKET | İLİM, İRFAN
[Tasavvuf]

- FÜZYOMETRE: Ergime ısısını ölçmeye yarayan aygıt.
[Nesneler]

- GABARİ[Fr.]: Köprülerin yüksekliklerini belirten ölçüler.
[Nesneler]

- GABGAB/SAKAK: Çene altı, gıdı.
[Insan]

- GADAB: ÖFKE, HİDDET, KIZGINLIK
[Tasavvuf]

- GADÂT: Sabahın erken zamanı.
[Genel]

- GAFÛR-ÜR-RAHÎM: ESİRGEYEN, SUÇ BAĞIŞLAYAN (ALLAH)
[Tasavvuf]

- GAGALI: Bir tür Karadeniz yelkenlisi.
[Nesneler]

- GAİB[< GAYB,GIYÂB]: GÖRÜNMEYEN (HAKÎKAT İLMİ İLE BİLİNİR) | HAZIR OLMAYAN, YOK OLAN, KAYIP | ÜÇÜNCÜ ŞAHIS, O
[Tasavvuf]

- GAİLE: DERT, SIKINTI, KEDER
[Tasavvuf]

- GAİLE: FELÂKET, MUSÎBET
[Tasavvuf]

- GAİLE: UĞRAŞTIRICI VE SIKINTILI İŞ
[Tasavvuf]

- GAİLE: SAVAŞ, MUHÂREBE
[Tasavvuf]

- GAKAPU: Japon asil müziği.
[Muzik]

- GALEBE: GALİP GELME, YENME, ÜSTÜNLÜK
[Tasavvuf]

- GALEBE: ÇOKLUK, KALABALIK
[Tasavvuf]

- GALEBE: ZAPTOLUNMAYACAK DERECEDE AZGIN
[Tasavvuf]

- GALİSİZM: Kuraldışı olarak Fransızca'da yapılan bazı dil özellikleri.
[Dil]

- GALON: 4.5 litrelik Anglo-Sakson sıvı ölçüsü.
[Nesneler]

- GALOP/GALOPPADE: 2/4'lük bir ölçüde, dönülerek sıçranılan, çok hızlı tempodaki bir dans. [1820 sonlarında, Duchesse de Berry tarafından]
[Sanat]

- GAMAGLOBÜLİN[Fr.]: Kanda, lenfte, safrada vb. bulunan bir protein türü.
[TIP]

- Gamana: Hareket.
[Dil/UZAKDOGU]

- GAMGÎN: GAMLANAN
[Tasavvuf]

- Gandha: Koku.
[Dil/UZAKDOGU]

- GANÎ[çoğ. AĞNİYÂ]: ZENGİN, VARLIKLI
[Tasavvuf]

- GANÎ[çoğ. AĞNİYÂ]: ALLAH'IN ADLARINDAN BİRİ
[Tasavvuf]

- GARÂBET: GARİPLİK, TUHAFLIK
[Tasavvuf]

- GARÂBET: NE DEMEK OLDUĞU HERKESÇE ANLAŞILMAYACAK SÖZCÜK VE TÂBİRLERİN SÖZ ARASINDA KULLANILMASI
[Tasavvuf]

- GARAZ: HEDEF, GAYE, MEYİL, İSTEK
[Tasavvuf]

- GARDENYA[Lat.]: Sıcak bölgelerde yetişen bir ağaç ya da ağaççık cinsi. | Bu ağaççığın hoş kokulu çiçeği.
[Doga]

- GARK OLMAK: KENDİNİ BIRAKMAYA RAZI OLMAK
[Tasavvuf]

- GAR[GA uzun okunur]: MAĞARA, İN
[Tasavvuf]

- GAŞY: KENDİNDEN GEÇME, BAYILMA
[Tasavvuf]

- GAŞY: KULUN HALKTAN UZAKLAŞIP HAKK'A VARMASI
[Tasavvuf]

- Gatha[Sansk.]: Dört dizeden oluşan şiir biçimi. Kutsal bir tür dörtlük.
[Dil/UZAKDOGU]

- GAVOT[Fr.]: Bir tür, eski, Fransız halk dansı.
[Sanat]

- GAVS: YARDIMCI, İMDÂDA YETİŞEN
[Tasavvuf]

- GAVS: VELÎYULLAH
[Tasavvuf]

- GAVS: MEDET, NUSRET
[Tasavvuf]

- GAVS-İ A'ZAM: ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNÎ (KUTB)
[Tasavvuf]

- GAYB: Göze konu ol(a)mayan.
[Oncelikliler]

- GAYB: BELİRSİZ, BİLİNMEYEN. GAYB-I İZÂFÎ(BİLİNMEYEN), GAYB-I MUTLAK(BİLİNMEYEN)
[Tasavvuf]

- GAYÛR[< GAYRET]: GAYRETLİ, ÇOK ÇALIŞKAN | DAYANIKLI [GAYYÛR değil!]
[Tasavvuf]

- GAYZ: HİDDET, ÖFKE, KIZMA
[Tasavvuf]

- GAZAB: ÖFKE, HİDDET, KIZGINLIK
[Tasavvuf]

- GAZEL: Lâtif. | Bayanlar için söylenilen güzel ve aşk dolu söz.
[Sanat]

- GEBE, YÜKLÜ: HÂMİLE[Ar.], ÂBİST/E[Fars.] (ÂBİSTENÎ
[Insan]

- GEÇİCİ:
[Diller]

- GEÇİRİMLİ / BİRLEŞİMSEL: TRANSPARENT / COMPOSITIONAL
[Dil]

- GEÇİRİMSİZ: OPAQUE
[Dil]

- GEÇİŞLİ: TRANSITIVE
[Dil]

- GEÇİŞSİZ: INTRANSITIVE
[Dil]

- GEÇMİŞ: PAST
[Dil]

- GEÇMİŞ DIŞI: NON-PAST
[Dil]

- GEDÂ[çoğ. GEDÂYÂN]: DİLENCİ, YOKSUL
[Tasavvuf]

- Gedo Zen: Sadece olağanüstü, doğaüstü güçler elde etmek için yapılan uygulamalar.
[Dil/UZAKDOGU]

- GEĞREK: Kaburga altındaki boşluk.
[Insan]

- GELECEK: FUTURE
[Dil]

- GELECEK DIŞI: NON-FUTURE
[Dil]

- GELEN TELEFONU/MESAJI/ÇAĞRIYI/MEKTUBU:
[Davranış - Tutum]

- GELENGİ: Memeli ve kemirici bir hayvan.
[Hayvanlar]

- GELİŞİM:
[Diller]

- GEMİNİN EN GENİŞ YERİ: MASTURİ
[En]

- GEMİNİN İÇİNDE EN ALT BÖLÜM: SİNTİNE
[En]

- GENC: HAZİNE
[Tasavvuf]

- GENÇ BOĞA: Kele, oğuz, tosun.
[Hayvanlar]

- GENEL:
[Diller]

- GENELLEŞTİRME:
[Diller]

- GEOTROPİZMA: Yerçekimine doğru yönelim.
[Doga]

- Ger: Eğer.
[YunusEmre]

- GERÇEK:
[Diller]

- GERÇEKLİK:
[Diller]

- GERD: Toz bulutu.
[Doga]

- Gerekli olan şeyler 5'tir:
[Tasavvuf]

- GEREKLİLİK: NECESSITY
[Dil]

- GERGEF[Fars.]: Üzerine kumaş gerilerek nakış işlemeye yarar, çoğu dikdörtgen biçiminde olan çerçeve.
[Nesneler]

- GERİOLUŞUM: BACKFORMATION
[Dil]

- GERK[Fars.]: Uyuz.
[Hayvanlar]

- Gevher: Mücevher.
[YunusEmre]

- GEVHER: ELMAS, CEVHER
[Tasavvuf]

- GEVHER: İNCİ
[Tasavvuf]

- GEVHER: DEĞERLİ TAŞ
[Tasavvuf]

- GEVHER: BİR ŞEYİN ASLI, ESASI
[Tasavvuf]

- GEVİŞ GETİREN: RUMINANT
[Hayvanlar]

- GEVREMEK: Kolay kırılır duruma gelmek. | Ekinin olgunlaşması.
[Doga]

- GEYÜT: Gelinin akrabalara hediye olarak götürdüğü giysiler.
[Nesneler]

- GEZEGEN:
[Diller]

- GIDÂ[çoğ. AĞDİYE]: İNSANI BESLEYEN ŞEYLER
[Tasavvuf]

- GIDÂ[çoğ. AĞDİYE]: İBÂDET
[Tasavvuf]

- GIDÂ[çoğ. AĞDİYE]: ZİKRULLAH
[Tasavvuf]

- GIENSENG: Kuzey Kore'de yetişen, sarı renkte, kollu, bacaklı bir kök. Tarlaların gölge alanlarında, gelişimini ancak 7 yılda tamamlayan bir bitki.
[Doga]

- GİİNGO: Moğolistan'da Naadam bayramındaki karşılaşmalar başlamadan önce, tüm yarışmacıların söylediği şarkı.
[Muzik]

- GİLGAL: REENKARNASYON [Geleneksel Kabala'da]
[Felsefe]

- GINÂ': NAĞME
[Tasavvuf]

- GINÂ': ESNÂ-YI ZİKİRDE OKUNAN İLÂHİLER
[Tasavvuf]

- GINÂ': ZENGİNLİK, BOLLUK
[Tasavvuf]

- GINÂ': USANÇ, BIKKINLIK
[Tasavvuf]

- GIPTA: ARZU ETME, İMRENME
[Tasavvuf]

- GİRD: TOPLANMAK, TOPARLANMAK, BİRİKMEK
[Genel]

- GİRDAP/BURGAÇ/ANAFOR: SWIRL
[Doga]

- GİRİFTÂR[Fars.]: TUTKUN
[Insan]

- Giryan: Ağlayan.
[YunusEmre]

- GIŞÂ': ÖRTÜ, PERDEN, ZAR
[Tasavvuf]

- GIŞÂİYY-ÜL-CENÂH[Ar.]: Zarkanatlılar.
[Hayvanlar]

- GÎSÛ: Omuza dökülen saç.
[Insan]

- GIYÂS: YARDIM
[Tasavvuf]

- GİZEM:
[Diller]

- GİZEMCİLİK:
[Diller]

- GİZİL GÜÇ:
[Diller]

- GİZLİ:
[Diller]

- GLANS: PENİS UCU
[Uc]

- GLASİYOLOJİ: Buzul bilimi.
[Doga]

- GLİYA: Beynin sinir hücrelerinin beslenmesi ve bakımında rol oynayan temel destek hücreleri.
[Insan]

- Gnana: Bilgi. Özellikle, meditasyon yoluyla edinilen yüksek (manevi) bilgi. Gnani, bilen; Gnana, herşeyin Brahman'da bir olduğunun idrak edilişidir.
[Dil/UZAKDOGU]

- GNOSEOLOJİ:
[Diller]

- GÖBEK: ULVİ VE SÜFLİ (AYDINLIK VE KARANLIK) BÖLGELERİN BİRLEŞTİĞİ NOKTA
[Tasavvuf]

- GÖK TERİKE: Henüz biçilmemiş ekin.
[Doga]

- GÖKBİLİM:
[Diller]

- GOLFSTRİM: Atlas Okyanusu'ndaki sıcak su akıntısı.
[Doga]

- GOLGOTA: KUTSAL KÂSE (KAFATASI)
[Tasavvuf]

- GOLGOTA: KUTSAL KÂSE (KAFATASI)
[Nesneler]

- GOLYAT BÖCEĞİ: Dünyanın en ağır böceği.
[Hayvanlar]

- GOMBA: Hasır halat.
[Nesneler]

- GÖMLEĞİN KOL DÜĞMELERİNDE: BİLEK İLE DİRSEK ARASINDA KALAN DÜĞMEYİ KAPALI TUTMAK
[Davranış - Tutum]

- GONAT: Eşeybezi.
[Insan]

- GÖNDER: Bayrak direği.
[Nesneler]

- GÖNDERİM: REFERENCE
[Dil]

- Gönelmek: Yönelmek, yüzünü döndürmek.
[YunusEmre]

- GÖNÜL:
[Diller]

- GÖNÜL: İLÂHİ GÖRÜNÜŞÜN MEKÂNI(TECELLİGÂH'I İLÂHİ)
[Tasavvuf]

- GÖNÜL: KALP GÖZÜ
[Tasavvuf]

- GÖNÜL: FUAD
[Tasavvuf]

- GÖNÜLLÜLÜK: VOLITIONAL
[Dil]

- GÖRECE ZAMAN: RELATIVE TENSE
[Dil]

- GÖRELİ:
[Diller]

- GÖRELİLİK:
[Diller]

- GÖREV:
[Diller]

- Görklü: Güzel, mübârek.
[YunusEmre]

- GÖRMEK (BAKMAK):
[Diller]

- GÖRÜ:
[Diller]

- GÖRÜNGÜ:
[Diller]

- GÖRÜNGÜBİLİM:
[Diller]

- GÖRÜNTÜSELLİK: ICONICITY
[Dil]

- GÖRÜNÜŞ: ASPECT
[Dil]

- GÖSTERGE:
[Diller]

- GÖSTERGEBİLİM:
[Diller]

- GÖSTERİMSEL: DEICTIC
[Dil]

- GÖVDE: STEM
[Dil]

- GÖVDE:
[Diller]

- Göynümek: İçin için yanmak.
[YunusEmre]

- GÖZ: ÖZ
[Tasavvuf]

- GÖZ: ÖZ'ÜN AYNASI, KAPISI, DIŞLAŞMASI
[Tasavvuf]

- GÖZ: ZÂT
[Tasavvuf]

- GÖZ: "SUYUN AKMAYA BAŞLADIĞI KAYNAK"
[Tasavvuf]

- GÖZ AKI: SCLERA
[Insan]

- GÖZ KIRPIŞTIRMAK: TWINKLE
[Insan]

- GÖZDEKİ AĞ TABAKANIN EN DUYARLI NOKTASI: ŞELEL
[En]

- GÖZGÜ: AYNA
[Nesneler]

- GÖZLEM:
[Diller]

- GÖZÜPEK:
[Diller]

- GÖZÜPEKLİK:
[Diller]

- GÖZYAŞI KANALI: TEARDUCT
[Insan]

- GÖZYAŞLARI'NI:
[Insan]

- GRADO: Bir sıvının içindeki alkol derecesi.
[Beslenme]

- GRADO[İt.]: Bir sıvının içindeki alkol/ispirto derecesi.
[Nesneler]

- GRADO[İt.]: Derece.
[Nesneler]

- GRİNGO: İspanya'da anadilleri İngilizce olan yabancılar.
[Insan]

- GROSA[İt.]: 12 desteden meydana gelen düzine. 144[12x12] tane.
[Nesneler]

- GROTESK[Fr.]: Eskiçağ Roma yapılarında bulunan, tuhaf, gülünç figürlerden oluşmuş süsleme biçemi. | Kaba gülünçlüklerden, tuhaf ve olmayacak şakalaşmalardan yararlanan, karşıt görüntüleri, bağdaşmaz durumları şaşırtıcı biçimde birleştiren güldürü biçimi.
[Sanat]

- GUBÂRÎ: Hat sanatındaki çok küçük yazılar.
[Tasavvuf]

- GÜÇ:
[Diller]

- GÜDÜ:
[Diller]

- GÜDÜLENİM:
[Diller]

- GÜDÜMBİLİM:
[Diller]

- GUDVE[Ar.] / BÂMDÂD/ÂN, BÂMDÂDÎ, BÂM-GÂH/GEH[Fars.]: Sabah, seher.
[Genel]

- GUFRÂN: AFFETME, MERHAMET ETME
[Tasavvuf]

- GUFRA[< Ar.]: Bir avuçta biriktirilebilen su miktarı.
( The amount of the water that can be held in a hand. )
[Doga]

- GÜFTÂR: SÖZ
[Tasavvuf]

- GÜFTÂR-I ŞİRİN: TATLI SÖZ
[Tasavvuf]

- GÜFTE[Fars. < GOFTE]: SÖYLENİLMİŞ SÖZ
[Tasavvuf]

- GÜHERÇİLE: İlaç olarak kullanılan, barut gibi patlayıcı maddeler yapımına yarayan, beyaz renkte ve ince billurlar durumunda, bileşik bir madde. Potasyum nitrat[KNO3]
[TIP]

- GÜL-BÂNG: TEKKELERDE, DERGÂHLARDA ÂYİN SIRASINDA YA DA DUÂDAN SONRA, SARAYLARDA KİMİ TÖRENLER SIRASINDA HEP BİR AĞIZDAN YÜKSEK SESLE OKUNAN İLÂHİ YA DA DUA
[Tasavvuf]

- GÜL-ZÂR/GÜL-ŞEN[Fars.]: Gül bahçesi, gülistân.
[Doga]

- GULÂM[Ar. çoğ. GILMÂN]: Tüyü, bıyığı çıkmamış delikanlı/genç.
[Insan]

- GÜLBANT: AŞIKLARIN DEMİ
[Tasavvuf]

- GÜLBEŞEKER: Gül reçeli.
[Beslenme]

- GÜLHATMİ: Ebegümecigillerden, yaprakları geniş ve yuvarlak, çiçekleri büyük ve türlü renklerde olan bir süs bitkisi. [Lat. ALTHAEA ROSEA]
[Doga]

- GÜLMEK:
[Diller]

- GULO: Kuzey kutup bölgesinde yaşayan memeli ve yırtıcı bir hayvan.
[Hayvanlar]

- GÜMÂN: ZAN, SANMA, SEZME
[Tasavvuf]

- GÜN DEĞİŞİMİ: 00
[Esik]

- GÜN GÖRMEZ MESCİDİ: Sultanahmet'tedir.
[Istanbul]

- Guna: Nitelik.
[Dil/UZAKDOGU]

- Guna'lar: Vasıflar, nitelikler. Samkhaya felsefesinde Kozmik Cevher'in(Prakriti'nin) üç niteliği şunlardır:
Aktive Eden(Rajas),
Engelleyen, durduran(Tamas),
Aydınlatan(Sattva).
[Dil/UZAKDOGU]

- GÜNÂH: ALLAH İLE KULUN ARASINI AÇAN
[Tasavvuf]

- GÜNÂH: ALLAH'IN EMİRLERİNE AYKIRI OLARAK GÖRÜLEN İŞ, DÎNÎ SUÇ
[Tasavvuf]

- GÜNCEL:
[Diller]

- GÜNEŞ: FELEĞİN GÖZÜ | ATEŞ | ŞEMS | ZİYÂ | ZÜKÂ | AFİTAB(ÂF-TÂB) | HURŞÎD | TÂBE-İ ZER(ALTIN TAVA) | TÂC-I GERDÛN | TÂVUS-I ÂTEŞ-PER | GÜN-EŞ(Güne eş [olan]) | R (harfi)
[Doga]

- GÜNEŞ İLE OLAN MESAFE: 150 MİLYON KM.
[Esik]

- GÜNSÜLER: Tek hücreli bir hayvan, güneş hayvancıkları.
[Hayvanlar]

- GURBET[Ar.]: Yabancılık.
[Mekanlar]

- GURBET[Ar.]: Yabancı yer.
[Mekanlar]

- GURRE[Ar.]: Aklık, parlaklık. Kamerî ayın ilk günü ve gecesi. Bu günde, ay, hilâl haldedir.
[Genel]

- Guru: Spiritüel öğretmen, rehber. Yol gösterici. (Tasavvuf'ta
[Dil/UZAKDOGU]

- GURÛB: BİR GÖK CİSMİNİN BATIDA GÖRÜNMEZ OLMASI, BATMASI
[Tasavvuf]

- GÜRÛH-I NÂCİ: SELÂMET EHLİ
[Tasavvuf]

- GÜRÛH[Fars.]: Cemaat, bölük, takım. | Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, derinti, sürü.
[Insan]

- GURUR:
[Diller]

- Gurutva: Ağırlık.
[Dil/UZAKDOGU]

- GÜVEN:
[Diller]

- GÛYENDE[Fars.]: Saz çalan ve şarkı söyleyen. | Öykü anlatan.
[Muzik]

- GÜZEL:
[Diller]

- GÜZELLİĞİN 4 TÜRÜ:
[Tasavvuf]

- GÜZELLİK:
[Diller]

- GÜZÎDE: SEÇİLMİŞ, SEÇKİN, BEĞENİLMİŞ
[Tasavvuf]

- HÂB: UYKU, RÜ'YÂ
[Tasavvuf]

- HABÂB[Ar.]: Su üzerindeki hava kabarcığı.
[Doga]

- HABB/E: TÂNE/LER, TOHUM
[Tasavvuf]

- HABBE: DERVİŞLERİN GİYDİĞİ HAYDÂRİYE'NİN YAKASINA TAKILAN İKİ YUVARLAK TAŞ. BU TAŞLAR NECEF YA DA AKİK OLUR. [HASENEYN'İN MUHABBETİNE NİŞÂNE]
[Tasavvuf]

- HABÎB[< HUBB]: SEVGİLİ, SEVEN, DOST
[Tasavvuf]

- HABÎR: HABERLİ, ÂLİM, ZEKİ, ANLAYIŞLI, BİLGİLİ
[Tasavvuf]

- HABÎR: ALLAH
[Tasavvuf]

- HABÎS: PARASIZ OLARAK VERİLEN, BAĞIŞLANAN ŞEY
[Tasavvuf]

- HABÎS: UN HELVASI
[Tasavvuf]

- HABITUS:
[Diller]

- HABL-İ METÎN: ALLAH'IN KOPMAZ İPİ
[Tasavvuf]

- HABL-İ METÎN: İSLÂM DÎNİ
[Tasavvuf]

- HABL-İ SAVTÎ[Ar.]: Hançere içinde gerilmiş olan ve sesin perdelerini düzenleyen ipler.
[Insan]

- HÂCÂT[< HÂCET]: İSTEKLER, DİLEKLER
[Tasavvuf]

- HÂCE: HOCA, EFENDİ, AĞA, ÇELEBİ, SAHİP, MUALLİM, PROFESÖR
[Tasavvuf]

- HÂCE: TÜCCAR
[Tasavvuf]

- HACER-İ ESVED: GÖZBEBEĞİ
[Tasavvuf]

- HACER-İ ESVED: TÜM GÖZBEBEKLERİNİN ORTAK SİMGESİ
[Tasavvuf]

- Hâcet: Dilek.
[YunusEmre]

- HÂCET: GEREK, GEREKLİLİK
[Tasavvuf]

- HACI BEŞİR AĞA ÇEŞMESİ: Sıfır(Milyon) Taşı yanında. [Sultanahmet]
[Istanbul]

- HACÎL: UTANMIŞ, UTANCINDAN YÜZÜ KIZARMIŞ
[Tasavvuf]

- HACM-İ İSTİÂBÎ: Bir şeyin içine alabildiği miktar.
[Nesneler]

- HADDE: İMBİK, SÜZGEÇ
[Nesneler]

- HÂDİM[< HİDMET]: HİZMET EDEN, YARAYAN
[Tasavvuf]

- HÂDİNE: Çocuğu besleyip büyütme hakkına sahip kadın.
[Insan]

- HÂDİR[Ar.]: Öten. [güvercin] | Kişneyen. [aygır] | Kükreyen. [arslan], böğüren [deve], anıran [eşek].
[Hayvanlar]

- HÂDÎ[< HİDÂYET]: HİDÂYET EDİCİ, DOĞRUYA GÖTÜREN | KILAVUZ
[Tasavvuf]

- HADS: SEZGİ
[Tasavvuf]

- HADS: ZAN, TAHMİN
[Tasavvuf]

- HAFÂ': GİZLİ OLMA, GİZLİLİK, KAPALILIK
[Tasavvuf]

- HAFÂ': KALP
[Tasavvuf]

- HAFET[Ar.]: Islıklı yılan.
[Hayvanlar]

- HAFÎF: Türk müziğinin büyük usullerindendir.
[Muzik]

- HÂFİR: HAFREDEN, KAZAN, KAZICI, ESKİ ESER ARAŞTIRAN
[Tasavvuf]

- HÂFİYEN: YALINAYAK OLARAK
[Tasavvuf]

- HÂFİYEN: İKRÂM EDEREK
[Tasavvuf]

- HAFİYYEN: GİZLİDEN, GİZLİCE, SAKLI OLARAK
[Tasavvuf]

- HAİKU: Beş heceli üç dizeden oluşan Japon şiir türü.
[Sanat]

- Haiku[Jap.]: 5-7-5 toplam 17 heceden oluşan geleneksel Japon şiiri.
[Dil/UZAKDOGU]

- HÂİZ: SAHİP, TAŞIYAN
[Tasavvuf]

- HAK:
[Diller]

- HÂK: TOPRAK
[Tasavvuf]

- HAKİM RÜZGÂR YÖNÜ: Herhangi bir yerde, rüzgârın yıl içinde en fazla estiği yön.
[Doga]

- HAKİR: DEĞERSİZ, AŞAĞI, BAYAĞI [HAKÎR değil!]
[Tasavvuf]

- HAKK: Doğa ile tarihin birliği.
[Tasavvuf]

- HAKKARİ: Güç, güçlü, savaşçı.(Soğukla ve doğa koşullarıyla mücadele eden.)
[Mekanlar]

- HAKKINDA KİTAP YAZILAN İLK PADİŞAH: I. AHMED
[İlk]

- HALÂKA: YARATMAK
[Tasavvuf]

- HALÂS: KURTULMA, KURTULUŞ
[Tasavvuf]

- HÂLÂT[< HALET]: HÂLLER, SÛRETLER, NİTELİKLER | MEYL, MUHABBET, AŞK, VİSAL
[Tasavvuf]

- HALÂVET: TATLILIK, ŞİRİNLİK
[Tasavvuf]

- HALÂVET: ZEVK
[Tasavvuf]

- HÂLÎ: HÂL'E MENSUP, ŞİMDİKİ
[Tasavvuf]

- HÂLİK: YARATAN, YOKTAN VAR EDEN, ALLAH
[Tasavvuf]

- HÂLİKIYYET: HÂLİKLİK, YARATICILIK
[Tasavvuf]

- HALÎL: SAMİMİ ARKADAŞ
[Tasavvuf]

- HALİLE/ÇALPARA/ÇÂR-PÂRE[Fars.]/CASTANET[İng.]: Oyun havalarında kullanılan, dört küçük parça sert tahtadan yapılmış bir vurmalı çalgı.
[Muzik]

- HALKERKİ:
[Diller]

- HÂLLÂK: HER TÜRLÜ YARATMAYI, HER TÜRLÜ YAPAN, ALLAH
[Tasavvuf]

- HALOFİT: Tuzlu topraklarda, deniz kıyılarında yetişen bitkiler.
[Doga]

- HALVET: YALNIZ, TENHA KALMA, TENHAYA ÇEKİLME
[Tasavvuf]

- HALVET: HALK'TAN AYRILIP HAKK İLE TENHA KALMAK
[Tasavvuf]

- HAMAKÂT: AHMAKLIK, BEYİNSİZLİK, BÖNLÜK (HALÂFET, HUMK, HÜTR)
[Tasavvuf]

- HAMD: ŞÜKÜR
[Tasavvuf]

- HAMD: ALLAH'I CEMAL VE CELÂL SIFATLARINA UYAR ŞEKİLDE ÖVMEK
[Tasavvuf]

- HAMD: İyi ki varım.
[Tasavvuf]

- HAMİD-İ EVVEL (I. ABDÜLHAMİD) SEBİLİ: Gülhane Parkı girişinin karşısındaki sebil.
[Istanbul]

- HAMİDİ VELİ: SOMUNCU BABA
[Tasavvuf]

- HAMÎD[< HAMD]: ÖVGÜ ANCAK ALLAH'A
[Tasavvuf]

- HÂMİD[< HAMD]: ŞÜKREDEN
[Tasavvuf]

- HÂMİD[< HAMD]: ŞÜKREDEN
[Tasavvuf]

- HÂMİŞ: Sayfa kenarları.
[Yazmalar]

- HAMİYET: İnsanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası.
[Insan]

- HAMİYYET: MİLLÎ ONUR VE HAYSİYET
[Tasavvuf]

- HÂMME[Ar. çoğ. HEVÂMM]: Zararlı böcekler/haşerât.
[Hayvanlar]

- HÂMÛŞÂN[Fars.]: Sessizler, susmuşlar. (Mevlevî mezarlıkları)
[Tasavvuf]

- HÂN: Yemek, yemek sofrası.
[Beslenme]

- HÂN-KAH: TEKKE, MERKEZ DERGÂH, PÎR EVİ, KÂBETÜ'L-UŞŞÂK
[Tasavvuf]

- HÂN/SÎNÎ[Fars.]: Yemek sofrası.
[Beslenme]

- HÂN/SÎNÎ[Fars.]: Üstüne yemek konulan tepsi.
[Beslenme]

- HÂNE-İ HAMMAR: MÜRŞİT
[Tasavvuf]

- HANEDÂN: KÖKTEN ASÎL VE BÜYÜK AİLE, OCAK
[Tasavvuf]

- HANEDÂN: CÖMERT
[Tasavvuf]

- HANEDÂN: KAPISI AÇIK
[Tasavvuf]

- HÂNMÂN: EV BARK, OCAK
[Tasavvuf]

- HANNÂN: ÇOK ACIYAN, ÇOK ACIYICI [ALLAH'IN ADLARINDAN]
[Tasavvuf]

- HANOI: İki ırmak arasındaki kent.[Vietnam'da]
[Mekanlar]

- HAPLOLOJİ[Fr.]: Orta hece yutumu.
[Dil]

- HÂR-İSTÂN[-ZÂR]: DİKENLİK, ÇALILIK
[Tasavvuf]

- HARÂBÂT[< HARÂBE]: DERGÂH
[Tasavvuf]

- HARÂM: CAİZ OLMAYANA DAVET EDEN
[Tasavvuf]

- HARÂM: ŞERÎATÇE, DİNCE YASAK EDİLMİŞ ŞEY
[Tasavvuf]

- HARÂM: TECÂVÜZ EDİLMESİ, DOKUNULMASI MEN' EDİLEN, KUTSAL, MÜBAREK
[Tasavvuf]

- HARARET-İ GARÎZİYYE: DOĞAL ISI
[Insan]

- HAREKET(/İ TANIMLAMAK) İÇİN:
[Oncelikliler]

- HAREM: EHLİ DIŞINDA GİRMESİ YASAK OLAN YER
[Tasavvuf]

- HAREMEYN: MEKKE İLE MEDÎNE-İ MÜNEVVERE [MÜSLÜMAN OLMAYANLAR GİREMEZ
[Tasavvuf]

- HARF-İ MUKATTA: AYN SİN KAF
[Tasavvuf]

- HARÎM: BİRİ İÇİN MUHTEREM VE MUKADDES OLAN ŞEYLER
[Tasavvuf]

- HARÎM: HACILARIN, HAC ZAMANINDA BÜRÜNDÜKLERİ ÖRTÜ
[Tasavvuf]

- HÂRİS: SON DERECE HIRSLI OLAN
[Tasavvuf]

- HÂRİS[< HİRÂSET]: BEKÇİ, GÖZCÜ, KORUYAN
[Tasavvuf]

- HARÎS[< HIRS]: HIRSLI, GEREĞİNDEN FAZLA İSTEKLİ
[Tasavvuf]

- HARİTA:
[Diller]

- HASBÎ: KARŞILIKSIZ, BEDELSİZ
[Tasavvuf]

- HASBÎ: ALLAH RIZASI İÇİN YAPILAN İŞ
[Tasavvuf]

- HASBÜN-ALLAH VE Nİ-MEL-VEKÎL: BİZE ALLAH YETER, O HER İŞİMİZİ GÜZEL YAPAR
[Tasavvuf]

- HASEB: CED, ATA, BABA TARAFINDAN GELEN ŞEREF, SOY TEMİZLİĞİ
[Tasavvuf]

- HASED/HASET: KIŞKANÇLIK, ÇEKEMEMEZLİK
[Tasavvuf]

- HASED/HASET: HAKKI ÖRTMEK [KÖKÜ KÜFÜRDÜR]
[Tasavvuf]

- HASEKİKÜPESİ: Düğünçiçeğigillerden bir süs bitkisi. [Lat. AQULLEGIA]
[Doga]

- HASEN: GÜZEL
[Tasavvuf]

- HASENÂT[< HASENE]: İYİLİKLER, HAYIRLI İŞLER
[Tasavvuf]

- HASENÂT[< HASENE]: İYİLİKLER, HAYIRLI İŞLER
[Tasavvuf]

- HAŞERE[Ar. çoğ. HAŞERÂT]: Küçük böcekler. | Arı, karınca, örümcek, akrep, fare, yılan ve benzerleri gibi küçük hayvanlar, böcekler.
[Hayvanlar]

- HAŞIL: Dokumacılıkta kullanılan, unlu ya da çirişli sıvı. [ÇİRİŞ: Çirişotunun kökünün öğütülmesiyle yapılan ve su ile karıştırılarak tutkal gibi kullanılan, esmer, sarı bir toz.]
[Nesneler]

- HASIROTU: Hasırotugillerden, düz, ince, uzun ve dayanıklı olan yaprakları, kıtık yapmaya, hasır örmeye yarayan, bataklıklarda yetişen bir saz, kofa, kiliz. [Lat. BUTOMUS]
[Doga]

- HASLET: MİZAÇ, İNSANIN YARADILIŞINDAKİ HUYU, DOĞASI
[Tasavvuf]

- HASLET-İ CEMÎLE: GÜZEL HUY
[Tasavvuf]

- HAŞR: TOPLA(N)MA
[Tasavvuf]

- HAŞR Ü NEŞR: TOPLANMA VE DAĞILMA
[Tasavvuf]

- HÂSS: ÖZEL
[Tasavvuf]

- HÂSS: SAF, HÂLİS
[Tasavvuf]

- HASSE: Bir çeşit pamuklu kumaş.
[Nesneler]

- HAŞYE/T: KORKU, KORKMA
[Tasavvuf]

- HÂTEM: MÜHÜR, ÜSTÜ MÜHÜRLÜ YÜZÜK
[Tasavvuf]

- HÂTEM: HITAM
[Tasavvuf]

- HÂTEM: EN SON, NİHAYETE ERDİREN
[Tasavvuf]

- HATI: Hayvansal Ruh.
[Insan]

- HATIL: Duvarı sağlamlaştırmak için konulan direkler.
[Nesneler]

- HÂTIR[< HUTÛR]: ZİHİN, FİKİR | KEYİF, HÂL | GÖNÜL (FÜTÛHÂT[< FETH]-SÜNÛHÂT[< SÜNÛH]-ZUHÛRÂT[< ZUHÛR]-İLHÂMÂT[< İLHAM])(HÂTIR~İLM-İ LEDÜN)
[Tasavvuf]

- HATM-İ HÂCEGÂN: NAKŞÎ TARİKATİ MÜRİTLERİNİN ŞEYH HUZURUNDA DİZ ÇÖKÜP FİKRÎ VE NAZARÎ MÂSİVÂDAN TECERRÜD EDEREK ŞEYHE VE DOLAYISIYLA HAKKA VASL İLE YÖNELİP ŞEYHİN İŞARETLERİYLE "FÂTİHA, İHLÂS, İNŞİRAH" SÛRELERİNİ MUAYYEN ADETLERDE OKUMA
[Tasavvuf]

- HATT: ÇİZGİ
[Tasavvuf]

- HATT: SATIR
[Tasavvuf]

- HATT: YOL
[Tasavvuf]

- HATT: YAZI
[Tasavvuf]

- HATT: PARMAĞIN ONİKİDE BİRİ OLAN BİR ÖLÇÜ
[Tasavvuf]

- HATT: Sevgilinin yüzündeki ayva tüyleri. | Gençlerin yüzünde yeni çıkan sakal ve bıyık, sarı tüyler.
[Insan]

- HATT: Parmağın onikide biri olan bir ölçü.
[Nesneler]

- HATTÂT: EL YAZISI ÇOK GÜZEL OLAN
[Tasavvuf]

- HATTÂT: SANATKÂR
[Tasavvuf]

- HAVADAN EN İYİ FARK EDİLEN RENK: FOSFOR
[En]

- HAVÂTIR[< HÂTIRA]: HÂTIRALAR, FİKİRLER, DÜŞÜNCELER
[Tasavvuf]

- HAVF: KORKU, KORKMA
[Tasavvuf]

- HAVF: YILGI, FOBİ
[Tasavvuf]

- HAVF: SEVDİĞİNİ GÜCENDİRME KORKUSU
[Tasavvuf]

- HAVF Ü RECA: [örnek. İKİ ASLAN'IN GÖRÜŞ MESAFESİNİN ARASINDA OLMAK]
[Tasavvuf]

- HÂVÎ: İÇİNE ALAN, İÇERME, KAPSAYAN
[Tasavvuf]

- HAVL: TÂKAT
[Tasavvuf]

- HAVSALA[Ar.]: Kuş kursağı.
[Hayvanlar]

- HAVUT/ÇU: Osmanlı'da, deve süsleme sanatı/sanatçısı.
[Nesneler]

- HAVZ: ZÂT DERYASI
[Tasavvuf]

- HAYÂ: UTANMA, SIKILMA
[Tasavvuf]

- HAYÂ: NÂMUS, EDEP
[Tasavvuf]

- HAYÂ: GÜNAHDAN ÇEKİNMEK
[Tasavvuf]

- HAYÂT: DİRİLİK, CANLILIK
[Tasavvuf]

- HAYÂT-I CÂVİDÂN[Î]: SÜREKLİ HAYAT
[Tasavvuf]

- HAYDAR: ARSLAN
[Tasavvuf]

- HAYDAR: CESUR, YİĞİT
[Tasavvuf]

- HAYDAR: HZ. ALİ
[Tasavvuf]

- HAYDAR: ÖLÜMSÜZ DİRİ(HAYY)
[Tasavvuf]

- HAYDARİYYE: HIRKA ALTINA GİYİLEN KOLSUZ, KISA ELBİSE [Hz. ALİ'nin giydiği]
[Tasavvuf]

- HAYIR:
[Diller]

- HAYR: HAYIRLI, İYİ, YARARLI
[Tasavvuf]

- HAYRET: ŞAŞMA, ŞAŞA KALMA
[Tasavvuf]

- HAYRET:
[Diller]

- HAYVAN(CANLI):
[Diller]

- HAYVÂNÂT-I MÂSSA[Ar.]: Pire ve benzeri gibi hortumuyla emen hayvanlar.
[Hayvanlar]

- HAYVÂNÂT-I MÂZIG[Ar.]: Geviş getiren hayvanlar.
[Hayvanlar]

- HAYVANLAR (DOĞAL YAŞAMLARINDA)...: * ÇÖP ÜRETEMEZ
[Hayvanlar]

- HAYVANLAR (DOĞAL YAŞAMLARINDA)...: * KİLO ALAMAZ
[Hayvanlar]

- HAYVÂN[Ar.]: Canlılık, dirilik. | Canlı şey. | İnsanı da içine alan tüm canlılar. | HAYEVÂN
[Hayvanlar]

- HAYY: ALLAH'IN ADLARINDAN
[Tasavvuf]

- HAYY: DİRİ, CANLI
[Tasavvuf]

- HAZ:
[Diller]

- HÂZIK: Beceri sahibi.
[Insan]

- HAZIN: Kışlık yiyecek.
[Beslenme]

- HAZÎNE: MUHABBET İLE DOLU OLAN GÖNÜL
[Tasavvuf]

- HAZİNET-ÜL ESMA: TOPRAK
[Tasavvuf]

- HÂZIR: ZÂHİRDE GÖRÜNEN VE BİLİNEN, İLİMLE BİLİNEN
[Tasavvuf]

- HAZRET(HZ.)[< HUZÛR (çoğ. HAZERÂT)][KURB, PİŞ-GÂH]: SAYGI İLE BÜYÜKLERE VERİLEN/KULLANILAN UNVAN | KALENDERCE BİR SESLENİŞ | VARLIK MERTEBELERİNİN HER BİRİ
[Tasavvuf]

- HEDBE[Ar.]: Ufak tespih böceği.
[Hayvanlar]

- HEDEF: GOAL
[Dil]

- HELÂL: DİNİN HÜKÜMLERİ BAKIMINDAN KULLANILABİLEN
[Tasavvuf]

- HELÂL: HARAM OLMAYAN
[Tasavvuf]

- HELİKON[Fr. < Yun.]: Çalgı ağızlığı ve pistonu olan, boyundan geçirilerek tutulan, çember biçimli, üflemeli bakır çalgı.
[Muzik]

- HEM: BİR, AYNI
[Tasavvuf]

- HEM-DEM: SIKI FIKI, CANCİĞER ARKADAŞ
[Tasavvuf]

- HEM-DEST: KUVVET VE KUDRETTE BERÂBER OLAN, ELELE VEREN
[Tasavvuf]

- HEM-DEST: ORTAK
[Tasavvuf]

- HEM-DEST: KUMAŞ DOKUYUCULUKTA BİR ÇIRAĞA, ARTIK TEK BAŞINA ÇALIŞABİLECEK SEVİYEYE GELDİĞİNİ BİLDİREN BERATI VEREN KİMSE
[Tasavvuf]

- HEM-DİL: DÜŞÜNCELERİ, YÜREKLERİ BİR OLAN, GÖNÜLDEŞ
[Tasavvuf]

- HEMCİNS: YARATILMIŞLARIN TÜMÜ
[Tasavvuf]

- HEMCİNS: CİNSLERİ BİR OLAN, AYNI SOYDAN
[Tasavvuf]

- HERC Ü MERC: ALTÜST, KARMAKARIŞIK, ALLAK BULLAK, DARMADAĞINIK
[Tasavvuf]

- HERMES: = İDRİS(Terzi) = ERMİŞ(Anadolu Türkçe'si) = HİRAMUS = HERMESE = HERMESÜ'L-HİRAMİSE(Araplarca) = THOT(Mısır'da) = HERMİS
[Diller]

- HERMES ÖĞRETİSİ'NDE İNSAN: ( - SHAT: Maddi gövde.
- ANK: Hayat kuvveti.
- KA: Astral Nur, Kalp.
- HATI: Hayvansal Ruh.
- SHEYBI: Kutsal Ruh.
- BAI: Akli Ruh.
- KON: İlâhi Ruh. )
[Insan]

- HERMETİK EĞİTİM: ( 1. Gövde Eğitimi.
2. Hayvansal Ruh Eğitimi.
3. İnsani Ruh Eğitimi. )
[Insan]

- HERZE: BOŞ LÂKIRDI, SAÇMA
[Tasavvuf]

- HESAP/CALCULUS: ÇAKILTAŞI [Çakıltaşlarını saymaktan gelir.]
[Bilim]

- HEVÂ: HEVES, İSTEK, ARZU
[Tasavvuf]

- HEVÂ: KEYİF
[Tasavvuf]

- HEVENK[< Fars.]: Bir ipe geçirilmiş ya da birbirine bağlanmış, yaş yemiş ya da sebze bağı.
[Nesneler]

- HEVES: ARZU, İSTEK
[Tasavvuf]

- HEVES: GELİP GEÇİCİ İSTEK
[Tasavvuf]

- Hezer: Çekinme, zarar verecek şeyden korunma.
[YunusEmre]

- HİBRE[Ar.]: Birebir yaşanmışlıktan elde edilen bilgi.
[Oncelikliler]

- HİCÂB[çoğ. HÜCÜB]: UTANMA, SIKILMA
[Tasavvuf]

- HİCÂB[çoğ. HÜCÜB]: PERDE
[Tasavvuf]

- HİCÂB[çoğ. HÜCÜB]: AYIP
[Tasavvuf]

- HİCÂB[çoğ. HÜCÜB]: SÜLÛKA ENGEL OLA(BİLE)N HERŞEY
[Tasavvuf]

- HİCÂC[Ar.]: Gözün ikinci tabakası.
[Insan]

- HİÇÇİLİK:
[Diller]

- HIÇKIRIK: Çok yemek yeme ya da sinirsel bir nedenle ya da istemsiz olarak diyafram kasının kasılmasıyla hava akciğerlere geçerken boğazdan çıkan ya da düzgün aralıklarla yinelenen ses.
[Insan]

- HİÇLİK:
[Diller]

- HİCRÂN: AYRILIK [bkz. FIRAK, FÜRKAT, İFTİRÂK]
[Tasavvuf]

- HİCRÂN: UNUTULMAZ ACI, KEDER, İÇ ACISI
[Tasavvuf]

- HİCRET[< HECR]: MEMLEKETTEN MEMLEKETE GÖÇ | HZ. PEYGAMBER'İN MEKKE'DEN MEDİNE'YE GÖÇ ETMESİ(İSLÂM TARİHİNİN/TAKVİMİNİN BAŞI)(HİCRET-İ NEBEVİYYE)
[Tasavvuf]

- HİDÂYET: DOĞRU YOL
[Tasavvuf]

- HİDÂYET: HAKK YOLUNA ERİŞME
[Tasavvuf]

- HIDIRELLEZ: HIZIR-İLYAS
[Tasavvuf]

- HİL'AT[çoğ. HİLA']: KIYMETLİ KAFTAN
[Tasavvuf]

- HİLÂF: KARŞI, ZIT
[Tasavvuf]

- HİLÂF: YALAN
[Tasavvuf]

- HİLÂFET: BİRİNİN YERİNİ TUTMA
[Tasavvuf]

- HİLÂFET: PEYGAMBER VEKİLLİĞİ, HALÎFELİK
[Tasavvuf]

- HİLÂFIN(D)A: DIŞINDA, TERSİNE
[Tasavvuf]

- HİLÂL/HİLÂLLEMEK: Zaman aralığı.
[Genel]

- HİLKAT: YARATILIŞ
[Tasavvuf]

- HİLM: İNSANIN DOĞASINDA OLAN YUMUŞAKLIK
[Tasavvuf]

- HİLYE: HZ. MUHAMMED'İN VASIFLARINI ÖVEN ESER
[Tasavvuf]

- HİMALAYA[Sans. (HİMA~ALAYA)]: Karın biriktiği yer.
[Mekanlar]

- HİMÂYE/T: KORUMA, KOLLAMA
[Tasavvuf]

- HİMEM[< HİMMET]: GAYRETLER, EMEKLER, ÇALIŞMALAR | ERMİŞLERİN MÂNEVÎ YARDIMLARI
[Tasavvuf]

- Himmet: Mânen yardım etmek, çalışma, gayret etme.
[YunusEmre]

- HİMMET[çoğ. HİMEM]: GAYRETLİ ÇALIŞMA, ÇABALAMA
[Tasavvuf]

- Hinayana: Küçük Araç/Yol. Budizmin iki ana kolundan biri. Güneydoğu Asya'da yaygındır.
[Dil/UZAKDOGU]

- HİND: Yabancı kişi.
[Insan]

- HIRKA: DERVİŞLERİN GİYDİĞİ KALIN KUMAŞTAN ELBİSE [çoğ. HIRAK]
[Tasavvuf]

- HIRS:
[Diller]

- HİSS KABL-EL-VUKÛ'(HİSS-İ MUKADDEM): ÖNSEZİ, ÖNCEDEN HİSSETME [Fr. PRÉSSENTIMENT]
[Tasavvuf]

- HİSS-İ SELÎM/BON SENS[Fr.]: SAĞDUYU, İLHÂMÂT-I RABBÂNÎ
[Tasavvuf]

- HİSSİY(Y)ÂT: SEZİŞLER, DUYGULAR
[Tasavvuf]

- HİSS[çoğ. AHSÂS]: KUVVETLİ DUYGU, DUYMA KUVVETİ
[Tasavvuf]

- HİTÂM: SON, NİHAYET
[Tasavvuf]

- HİTÂM: BİRME, TÜKENME
[Tasavvuf]

- HİTÂM: MÜHÜRÜN, BASILDIĞI KÂĞITTA KALAN İZİ
[Tasavvuf]

- HİYÂL[Ar.]: Hayvanın kısır olma durumu.
[Hayvanlar]

- HİZB: KISIM, BÖLÜK
[Tasavvuf]

- HİZB: CEMAAT, TÂİFE, TARAFTAR
[Tasavvuf]

- HİZMET: İŞ GÖRME, GÖREV [bkz. HİDMET, HİDEMÂT]
[Tasavvuf]

- HİZMETNİŞİN: GÖREV ALAN, HİZMET EDEN, HİZMET EDENLERDEN
[Tasavvuf]

- HIZR, HIZIR: KUL SIKILDIĞI ZAMAN İMDADINA YETİŞEN PEYGAMBER
[Tasavvuf]

- Hod: Kendi, esasen, bizzat.
[YunusEmre]

- HOMUS: Şamanlar, gür sesleri, yetenekleri ile iyi bir ses sanatçısıdırlar. Tef çalarlar. Törenlerde doğaçlama olarak, gırtlaktan hızlı tempo ile şarkılar söylerler ve dudak, dil ve ağzını iyi kullanarak "homus" çalabilmektedirler.
[Muzik]

- Hon: Han, sofra, yemek.
[YunusEmre]

- HORHOR: Su gürültüsü.[Fatih'ten şehre dağıtılan sulardan]
[Istanbul]

- HOŞGÖRÜ:
[Diller]

- Hot: Kendi, esasen, bizzat.
[YunusEmre]

- HOTOZ: Bazı kuşların başlarındaki tüyler.
[Hayvanlar]

- HOWL: Ulumak.
[Hayvanlar]

- HOY: Ter damlası.
[Insan]

- HSING, PEN HSING, TZU HSING[Çince]: Hakiki doğa, kendi doğası, öz doğa.
[Dil/UZAKDOGU]

- Hsin[Çince]: Zihin ya da yürek.
[Dil/UZAKDOGU]

- HÛ: ALLAH [İSLÂM HARFLERİNDE EN DERİN HA HARFİ, EN SON MAHRECİ VAV HARFİDİR. SON MAHRECİ BU İKİ HARF ARASINDADIR]
[Tasavvuf]

- HÜCCET: SENET, VESİKA, DELİL
[Tasavvuf]

- HÜCCET: SEÇKİN ÂLİMLERE VERİLEN ÜNVAN
[Tasavvuf]

- HÜCCET-ÜL-İSLÂM: İMÂM-I GAZÂLÎ
[Tasavvuf]

- HUDÂ: ALLAH
[Tasavvuf]

- HUDÂ: DOĞRU YOL GÖSTERME
[Tasavvuf]

- HUDÂ: KUR'AN-I KERÎM [bkz. HİDÂYET]
[Tasavvuf]

- HÜDÂM: DENİZ TUTMASI
[Tasavvuf]

- HUDÂYÎ: ULÛHİYYET
[Tasavvuf]

- HUDÂYÎ: ALLAH'A MENSUP
[Tasavvuf]

- HUDÂYÎ-NÂBİT: ALLAH'IN VERDİĞİ [bkz. HÜKM-İ İLÂHİ]
[Tasavvuf]

- HUDÂYÎ-NÂBİT: EKİLMEKSİZİN KENDİLİĞİNDEN BİTEN
[Tasavvuf]

- HÜDDAM: HİZMET EDEN
[Tasavvuf]

- HUDDÂM[< HÂDEM]: HİZMET EDENLER, HİZMETÇİLER
[Tasavvuf]

- HÜDHÜD/MÜRG-İ SÜLEYMÂN[Fars. çavuşkuşu]: Çok renkli, çizgili ve kötü kokan bir kuş.
( Mezbelede açtığı bir çukur içinde yumurtlar. Yer altında bulunan suları, sanki bir cam içindeymiş gibi gördüğü söylenir. )
[Hayvanlar]

- HÜDHÜD[çoğ. HEDÂHÎD]: ÇAVUŞKUŞU, İBİBİK
[Tasavvuf]

- HÜDHÜD[çoğ. HEDÂHÎD]: SÜLEYMAN PEYGAMBER İLE SEBÂ MELÎKESİ BELKİS ARASINDA HABER GETİRİP GÖTÜREN KUŞ
[Tasavvuf]

- HÜDHÜD[çoğ. HEDÂHÎD]: TASARRUF-I İLÂHÎ [bkz. EBÜRREBİ']
[Tasavvuf]

- HUDUR: HAZIR [KEŞF GEREK!]
[Tasavvuf]

- HÜKM-İ İLÂHİ: İNSAN ELİYLE AŞILANAN
[Tasavvuf]

- HÜKM-İ İLÂHİ: SUN-U İLÂHİ
[Tasavvuf]

- HÜKÜMSEL NİSPET: Hükme götürecek şekilde ilişki kurmak.
[Mantik]

- HULA: Güney Amerika'da bir dans.
[Sanat]

- HULÂSA: ÖZET [bkz. ZÜBDE]
[Tasavvuf]

- HÜLLE: HAL ELBİSESİ
[Tasavvuf]

- HULLE[Ar.]: Belden aşağı ve belden yukarı olmak üzere iki parçadan oluşan astarlı giysi. | Cennet giysisi.
[]

- HULÛS: SAFLIK, GÖNÜL TEMİZLİĞİ, SAMİMİYET
[Tasavvuf]

- HÜMÂ: Kutluluk simgesi kuş.
[Hayvanlar]

- HÜMANİZM: Antik hikmet arayışı.
[Insan]

- HUMAR[Ar.]: Uyku sersemliği.
[Insan]

- HUMBARA: Havan topu.
[Nesneler]

- HUMHÂNE: Meyhane. | Şarap fıçısı.
[Nesneler]

- HUNİ: FUNNEL[İng.]
[Nesneler]

- HÜNKÂR[Fars.]: Gönüller sultanı.
[Tasavvuf]

- HÜNSÂ/AMPHOTERIC/HERMAPHRODITE[İng.]: HEM DİŞİLİK, HEM ERİLLİK ALÂMETİ BULUNAN (HÜNSÂ-Yİ RECÛLÎ/HÜNSÂ-Yİ NİSÂÎ)
[Tasavvuf]

- HÛN[Fars.]: Kan. | Kan ağlamak. | Öldürme, öc.
[Dil]

- HÛR: TELEZZÜZÜ OLAN HERŞEY. LEZZET ALINAN HERŞEY
[Tasavvuf]

- HURMA: Bitkiyle hayvan eşiği.
( Çekirdeği hem dişil, hem erildir. )
[Esik]

- HÜRMET:
[Diller]

- HÜRMET[< HRM]: SAYGI | HARAMLIK
[Tasavvuf]

- HURŞÎD: Güneş.
[Genel]

- HURÛF-İ MUKATAA: MÜSTAKİL HARFLER
[Tasavvuf]

- HURÛF-İ MUKATAA: KUR'ÂN'IN 29. SÛRESİNDEKİ ELİF, LÂM, MÎM, ELİF LÂM ELİF RÂ, KAF, SÂD, NÛN... GİBİ HARFLER)
[Tasavvuf]

- HURÛF[< HARF]: HARFLER
[Tasavvuf]

- HURÛŞ: COŞMA, TAŞMA, ŞAMATA, TELÂŞ, GÜRÜLTÜ
[Tasavvuf]

- HÜSEYNÎ: Türk müziğinde, dügâh perdesinde karar kılan bir makam. | Türk müziğinde "mi" notası.
[Muzik]

- HUŞÛ'(-HUZÛ): İNSANIN NEFSİNİ HOR VE HAKİR GÖRMESİ, ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK, TEVÂZU
[Tasavvuf]

- HUSÛL: ÜREME, TÜREME, MEYDANA ÇIKIŞ
[Tasavvuf]

- HÜVE: ALLAH
[Tasavvuf]

- HÜVE: ÜÇÜNCÜ TEKİL(MÜFRET) ŞAHIS ZAMÎRİ [bkz. HÛ]
[Tasavvuf]

- HÜZ(Ü)N: GAM, KEDER, SIKINTI [bkz. AHZÂN]
[Tasavvuf]

- HÜZÜN:
[Diller]

- HÜZZAM[Fars.]: Türk müziğinde, segâh perdesinde bir makam.
[Muzik]

- HYLE: ŞEY | BİÇİMİ OLMAYAN ŞEY
[Felsefe]

- HZ. DAVUD: Yol-Yordam-Yöntem.
[Tasavvuf]

- HZ. TAYFUR: BAYEZİD-İ BİSTÂMÎ
[Insan]

- I CHING[Çince]: DEĞİŞİM
* Değişimlerin Kitabı, tarih boyunca yazılan ilk bilgelik ve felsefe kitabı. Tarih boyunca birçok önderin ve araştırmacının her zaman başvurduğu bir kılavuz.
* Tüm yaşamı yöneten değişim sürecini anlamak için kullanılacak bir araç.
* Aşk yaşamınızdan iş ilişkilerinize kadar her konuda ne yapacağınızı söyleyen bir kılavuz.
* Günlük yaşamınızda, hem geleceğinizi öğrenmekte, hem kendinizi keşfetmekte, hem de atacağınız en iyi adımı anlamakta kullanabileceğiniz harikulâde bir kılavuz.
* Tao'yu anlatan ilk kitaptır. )

Tarihçesi: Ünlü bilge Fu Hsi'nin ana 8 trigramı (adları büyük olasılıkla Çince bile değildi) keşfettiği bilindiğine göre, orijinlerin 25.000 ile 5.000 yıl öncesine dayandığı söylenebilir.
Kral Wen kendisini kıskanan bir imparator tarafından onbir yıl boyunca hapsolana kadar, yani İ.Ö. 1150'lerde, trigramların iki ayrı düzenlenmesi kullanılmaktaydı. Kral, uzun hapis yıllarını, I Ching'in felsefi yönden geliştirmekle geçirdi. Bunu da 8 trigram, 64 altı çizgi hexagramına eklemekle ve her birine yorumlar katmakla başardı. Hexagramların ardındaki mantık ve mistik felsefeyi de etraflıca yorumladı. Onun çalışmaları I Ching hakkında en öğretici kaynaklardan biri olarak kaldı ve yıllar içinde geliştirildi. Wen'in oğlu Tan, hexagram yorumlarına yenilerini eklediyse de, bu yazarların çalışmalarını okullarda işlenir hale sokan Konfiçyüs'tür. I Ching'i ilk kez "Değişim" olarak adlandıran ve bundan pek çok çalışma üreten de yine Konfiçyüs'ten başkası değildir.

Yorumlama: Bir yanıtı yargılamada üç ana faktör vardır.
1. Her hexagram, binlerce armoniden oluşan notalar gibi, karmaşık ve benzersiz bir enerji türünü temsil eder. Şekillenenin, çoğu zaman durumu tam olarak resmetmese de, onun altını çizen faktörleri yansıttığı unutulmamalıdır.
2. Her hexagram ve her çizgi üç öğeyi yansıtır:
a) Yan koşullar grubu
b) Kişinin özel durumu
c) Kişinin kendiyle ve başkalarıyla olan ilişkileri
3. İnsan ilişkilerinin altında karmaşık faktörler yatabilir. Yanıtı anlayışınız, konuyla olan ilişkinizin derecesine bağlı olacaktır. Bu yüzden bu durumun ve kılavuz karşısında bulunduğunuz pozisyonun bilincinde olmalısınız. Bu, yanıtı yorumlarken ne düzeyde olduğunuzu anlamınızı sağlar.

 

* HEXAGRAM TANITIM KARTI

Trigramlar
Üst --->

Alt
CH'IEN
___
___
___
CHEN
_ _
_ _
___
K'AN
_ _
___
_ _
KEN
___
_ _
_ _
K'UN
_ _
_ _
_ _
SUN
___
___
_ _
LI
___
_ _
___
TUI
_ _
___
___
CH'IEN
___
___
___
1
34
5
26
11
9
14
43
CHEN
_ _
_ _
___
25
51
3
27
24
42
21
17
K'AN
_ _
___
_ _
6
40
29
4
7
59
64
47
KEN
___
_ _
_ _
33
62
39
52
15
53
56
31
K'UN
_ _
_ _
_ _
12
16
8
23
2
20
35
45
SUN
___
___
_ _
44
32
48
18
46
57
50
28
LI
___
_ _
___
13
55
63
22
36
37
30
49
TUI
_ _
___
___
10
54
60
41
19
61
38
58
 

* TRİGRAMLAR VE ÖZELLİKLERİ

SEMBOL
ÖZELLİKLERİ
MEVSİM
CH'IEN
(Gök)
Yang, güçlü, yaratıcı, baba Sonbahar sonu, kış başı
K'UN
(Toprak, Yeryüzü)
Yin, bağlı, kabul edici, karanlık, kabullenici anne Yaz sonu, sonbahar başı
CHEN
(Gök gürültüsü)
Canlanma, güçlü, heyecanlı, hareketli büyük oğul İlkbahar
K'AN
(Su)
Derin, tehlikeli, uçurum gibi, kurnaz ortanca oğul Kış
KEN
(Dağ)
Sessiz, inatçı, durağan, en küçük oğul Kış sonu, ilkbahar başı
SUN
(Rüzgâr, tahta)
İçe işleyici, kabullenici, iyi huylu, en büyük kız evlat İlkbahar sonu, yaz başı
LI
(Ateş, şimşek, güneş)
Sıkıca yapışan, sıcak, heyecanlı, güzel ortanca kız evlat Yaz
TUI
(Göl)
Neşeli, yumuşak, gülen, en küçük kız evlat Sonbahar
 

* HEXAGRAMLAR
( Parantez içindeki sözlere, açıklayıcı amaçlı değil, hexagramlar üzerine bir açıdan daha düşünülebilir bir bilgi olarak yer verilmiştir. Her bir parantez ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Altı çizili sözcükler "ilgili olabilecek" sayfalara bağlantı olduğunu işaret etmektedir. )

1. CH'IEN(Yaratıcı)

2. K'UN(Alıcı, Kabul Edici)
( Güney ve batı, çaba ve çalışmayı sembolize eder. Kuzey ve doğuysa, başkalarıyla ortak plânlar oluşturmayı. )
( Toprak herşeyi, hem iyiyi hem de kötüyü içinde barındırır. )

3. CHUN(Başlangıçta Çekilen Zorluk)
( Fazla ağırdan almayın ama gereksiz yere acele de etmeyin; yolunuzda ilerleyin yeter. Özellikle size yardımcı kişiler söz konusuysa, alçakgönüllülüğü elden bırakmayın. )

4. MENG(Gençlik)
( Enerjisini doğru yönde kullanan ulu kişi kendini geliştirmeyi bilir. )
( Kişiler iyi öğrenciler gibi karakterlerini açıklıkla ve devamlılıkla geliştirmelidir. )
( Ceza aynı hatayı yinelemeyi önlemelidir sadece. )
( Dikkatli olun. Cezalandıran ya da cezalandırılan siz olabilirsiniz ama, cezanın suça uygun olmasına özen gösterin. )
( Eğer gerçekleri göremeyen biriyle birlikteyseniz, ondan uzak durun. Yoksa gurur kırıcı olaylar meydana gelebileceği gibi insanlar hakkınızda olumsuz düşünmeye başlayacaklar. )

5. HSU(Değerlendirme)

6. SUNG(Çatışma)
( Enerjinizi pekçok yere kullanıyorsanız, üstünüze fazla sorumluluk almayın. )
( Hiçbir şeyi zorlamayın ve kimseye ters gitmeyin. )
( Eğer kralın hizmetindeyseniz şan peşinde koşmayın. )
( Yalnızca kendi keşfettiğiniz ya da kazandıklarınıza güvenin. )

7. SHIH(Ordu)
( Ordu, görünen bir amaç için plânlı güçler birliği anlamına gelir. )
( İyi plânlanmış bir çekilmeyle problemden kaçının. Bu asla bir yenilgi sayılmaz. )
( Azla tatmin olmamaya ve taraflı davranmamaya dikkat edin. )
( Kimseyi geçmiş zamanlar uğruna ödüllendirmeyin. )

8. PI(Birlik)
( Toprağın üstündeki su, birliği simgeler. )
( Toprak, içine çektiği suyla doğal bir birleşim oluşturur. )
( Krallar da birlik olgusunun herkesçe kavranması amacıyla soylularına toprak armağan ederler. )
( Devam etmek şans getirir. )
( Sürdürmek şans getirir. )

9. HASIAO CH'U(Kontrol Altında Tutmak)
( Kişi kendine, ruhunu ve becerilerini geliştirecek zamanı ayırmalıdır. )

10. LU(Adım Atmak, Ayak Basmak)
( Kibar, asil ve hassas bir tavır içinde olun. )
( Kişinin kendisi için doğru olanı ayırd etmesi ve sıkı çalışması er ya da geç ödüllendirilecektir. )
( Yaptığı işi iyi yapan kimse ilerleyecektir. )

11. T'AI(Barış)
( Birlik, barış ve varlık üretir. )
( İnsan, iç gerçeklerini gözardı eder etmez bencilliğe sürüklenebilir. )
( Gelişmemişe katlanmak, nehrin kıyısından yürümek, ne yakın dostları ne de uzaktakileri ihmal etmemek. Yani hep orta yolu seçmek. )
( Herşey yolunda gittiğinde şımarmamak ve öteki insanları küçük görmemek son derece önemlidir. )
( Kişi davranışları ve kişiliğinin doğru kalması için zor ya da keyifsiz görevlerden kaçmamalıdır. Ayrıca elde ettiklerinin, hırsını öldürmemesine de özen göstermelidir. )
( Hiç tepesiz düzlük, hiç gidişi olmayan geliş yoktur. )
( Zor durumlarda yılmamalı. )
( Ümitsizliğe kapılmadan gerçeklerle yüzleşmek ve sahip olduklarımızda mutlu olmak gereklidir. )

12. P'I(Uyumsuzluk)
( İşlerinizde sessiz ve alçakgönüllü bir tavır edinin. )

13. T'UNG JEN(Sosyal Yakınlık, Dostluk)
( Olgun kişi toplulukları düzenleyerek neyi birbirinden ayırması gerektiğini bilir. )
( Başkalarına açık davranırsanız kaybetmezsiniz. )

14. TA YU(Fazla Miktarda Varlık)
( Dar görüşlü, çiğ kişiler, varlığı bencilce kullanırken, büyük kişiler sahip olduklarını başkalarının yararına değerlendirirler. )

15. CH'IEN(Alçakgönüllülük)
( Alçakgönüllülükten başarı doğar, üstün kişi sonuna dek yılmadan devam eder. )
( Yeryüzündeki dağ alçakgönüllülüğü simgeler. Olgun kişi aşırıya kaçanı dizginler, eksikliklerine eğilir, böylece ağırlığını dengeler. )

16. YU(Heves)
( İşlerini düzene koyarak ve gücünü harekete geçirerek ilerleyen kişi. )

17. SUI(Devam Eden)
( İyiye güven duymak olumludur. )

18. KU(Bozulanın Onarımı)

19. LIN(Yönetim)
( Açıkça yönetmede bir zarar yoktur. )

20. KUAN(Görüş Açısı)
( Toprağın üzerindeki rüzgâr, manzarayı temsil eder. Olgun kişi dünyada durmaksızın gezerek insanlar üzerinde düşünür ve onları eğitir. )
( Hayatını gözden geçiren kişi ilerleme ya da gerileme arasında bir karara varır. )

21. SHIH HO(Isırmak, Diş Geçirmek)
( Alışkanlık haline gelmiş olan yumuşak tavır, problemler karşısında etkisiz kalmaya neden olur. )

22. PI(Zarafet)

23. PO(Çözülme)
( Olgun kişiler ancak altındakilere yaptıkları iyiliklerle kendilerini sürdürürler. )

24. FU(Geri Dönüş)
( Kişinin görev üstlenmesinde kazanç vardır. )

25. WU WANG(Sadelik)
( Doğal olmayan yollarla sorun çözmek yerine onlara ayak uydurmak daha doğrudur. )
( Kişi güvenle içinden gelen sese kulak vermelidir. )
( Sadelikten şaşmamak doğrudur. )

26. TA CH'U(Düzenlenen Güç)
( Olgun kişi atalarının bilgelik ve deyişlerini inceleyerek kişiliğini geliştirir. )
( Körü körüne zorlukların üstüne gitmek şanssızlığa yol açar. Uyumlu zaman koşullarını beklerken gelişmelerle mutlu olun. )
( Çabalamanın yararı olmadığında, enerjinizi harcamamaya bakın. )

27. I(Beslemek)
( Kendini ya da başkalarını beslerken insanlar, saf ve anlamlıyla, değersizi birbirinden ayırd etmeyi bilmelidir. )
( Olgun kişi sözlerinde dikkatli, yiyip içtiklerindeyse ölçülüdür. )
( Ağız değişken bir organdır; yiyecekleri çiğner, harfleri şekillendirir ve sürekli hareket halindedir. )
( Yiyeceğe gereksinim duymadan sonsuza dek yaşayan kılavuz kaplumbağa örneğini bilmezden gelenler, özgüven ve özgürlüklerini yitirmek üzeredirler. )
( Kişi başkalarını kıskanarak pekçok şanssızlığı üstüne çeker. )
( Davranışlarına gelen eleştiriler kişiyi çatışmaya sürükler. Kendini işe vermiş kişilerse bu durumdan büyük ölçüde etkilenmezler. )
( Şanssızlık ve düşüş, kişinin kendini yönetme şekline bağlıdır. )

28. TA KUO(Aşırı Büyüklük)
( Bilge kişinin tavrı önemlidir. )
( Tek başına olsa da bir ağaç kadar sağlam durabilmeli ve hayatı neşeyle algılamalıdır. )
( Ne denli güzel ve kârlı olsa da hiçbir şey sonsuza dek sürmez. )
( İş ve özel ilişkilerde adil ve dengeli kalmak için çaba gösterilmelidir. )
( Durumun doğasını değerlendirmeden zorla sürdürmeye çalışmak sorunlara yol açmıştır. )

29. K'AN(Derinlik)
( Tehlike, insana zarar verebilecek bir olgu gibi yorumlansa da, doğru davranış biçimleriyle aynı tehlike, ilerleme ve iç gelişme de sağlayabilir. )
( Akışı üzerindeki her yola ulaşan su gibi, içtenlik de her durumun derinine inmemizi ve ona göre, harekete geçmemizi sağlar. )
( Tehlike, ruhu güçlendiririr ve içsel barışın, başarının en önemli kuralı olduğunu kavramamızı sağlar. )
( İçindeki huzur kişinin felâketlere daha çabuk karşı gelmesini sağlar. )
( Su, derinlerden durmaksızın fışkırarak yinelenen derini simgeler. )
( Sonsuz oluştaki su, meziyete karşı olgun yaklaşımı simgeler. )
( Kişi, yaşamını meziyetlerinin yönettiğinden ve bu meziyetlerin en beklenmedik ve en sıkıcı koşullara bile direneceğinden emin olmalıdır. )
( Kişi, kendini sürekli yenilemeli ve başkalarını da meziyetiyle etkileyerek bencillikten uzaklaşmalıdır. )
( Durumu iyice tartın ve düşünmekten sakın kaçmayın. )
( Sakin bir yaşama biçimine sahip kişiler, sıkı ve mütevazı çalışmalarını sürdürmeli. )

30. LI(Ateş)
( Enerji tıpkı ateş gibi yıkıcı değil yapıcı olması amacıyla kontrol edilmelidir. )

31. HSIEN(Teşvik)
( Samimi ya da mesafeli olmak, ideal ilişki türüdür. )

32. HENG(Devamlılık)
( Derin anlamda devamlılığa tutarlılık sonucu ulaşılır. )
( Gökgürültüsü ve rüzgâr, devamlılığı simgeler. )
( Olgun kişi yolunu bir an olsun terk etmeden sabit ve sağlam kalmayı başarır. )
( İki göksel güç hep hareket halinde olsalar ve değişimlerini az gözlenebilir bir devamlılıkla farklılaştırsalar da, herşey gibi yaşamın kurallarına uyum gösterirler. Kişi, bunu özümsemeli ve farklılaşan koşullara ayak uydurmak için kimi zaman taktik ve tavırlarını değiştirse de çizdiği yola sadık kalmalıdır. )
( Genellikle, gerçek devamlılık görünüşten anlaşılır. )
( Yalnızca dikkatli, hassas ve becerikli çabalar devamlılık gösterecek sonuçlara ulaşır. )
( Kişi durumun doğasını sezmeli ve kendini ona göre ayarlamalıdır. )
( İnsanın kendini yeterince tanımaması çevresindekilerle çatışmasına neden olur. )
( Tutarlı olun, yapaylık ve kurnazlıktan uzak durun. )
( Fazla acele eden kişi kendini her zaman ya birkaç adım önde ya da birkaç dakika geride bulur. )
( Hızlı hareket edin ama önce kendi kendinizle barışmanın ve çevreye uyum sağlamanın bir yolunu bulun. )

33. TUN(Geri Çekilme)
( Olgun kişiler başkalarıyla aralarına mesafe koyarken, bunu hiddetle değil asaletle yaparlar. )
( Sarı, öğle güneşinin rengi yani orta noktanın ve dengenin simgesidir. )
( Sükûnet ve durağanlık yarar sağlar. )
( Zarif bir gerileme, kişinin gururunu hiç zedelemezken, pişmanlığın yol açtığı gerileme hem çevresinde hem de ruhunda derin zararlarla sonuçlanır. )

34. TA CHUANG(Büyük Güç)
( Olgun kişi kurulu düzene karşı çıkmaz. )
( Olgun kişi gücünü kullanmazken onun altındaki kişi gücünü sonuna dek tüketir. )
( Kişi kaba kuvvet kullanırken, ötekiler beceriye başvurur. )

35. CHIN(İlerleme)
( Toprağın üstünde yükselen güneş, ilerlemeyi simgeler. )
( Olgun kişi, meziyetlerini parıldar hale getirir. )
( Olgun kişiler prensipsiz davranmaktan vazgeçerek kendilerine olan güveni ve meziyetlerini sağlamlaştırırlar. )
( İlerlemenin yolu sakin bir ısrarlılıkta yatar. )
( Yumuşaklık ve iyilik kişiye anneannesinden mirastır. )
( Statünüzün, gücünüzün ya da güvendiklerinizin kaynağı yine kendinizsiniz. )
( Kazanç ve kayba fazla önem vermeyin. )
( Etkili ve yaratıcı bir konumdaysa, kişi ketum olmalıdır. )
( Kişi durumunun mükemmel olduğunun ve hatta daha da ilerleyeceğinin ayrımına varmalıdır. )
( Zor koşulları fark etmek iyiye işarettir, zarar getirmez. )

36. MING I(Işığın Kararması)
( Kişinin ışığı yararlı bir parlaklık sağlıyorsa, onu tartının altına gizlemelidir. Eğer sağlamıyorsa, meziyetleri geliştirmek amacıyla durmadan çalışılmalıdır. )
( Olgun kişi, meziyetleri parıldarken ışıltıyı gizleyerek çevresiyle uyum içinde kalmayı başarır. )
( Bilge kişi tedbirli, içine kapanık ve ölçülüdür. )

37. CHIA JEN(Aile)
( Ateşten esen rüzgâr aileyi simgeler. )
( Olgun kişinin nutuğu içerikli, yaşama biçimiyse kalıcı olmalıdır. )

38. K'UEI(Çekimserlik ve Kopukluk)
( Bilge bir kişi, günün havasına göre değil, kendi standartlarına göre davranmalıdır. )
( Yapayalnızken ya da birşeylerle, birileriyle çatışırken başkalarına karşı daha cömert olmalı ama birey olarak da kendine saygı duymalıdır. )
( Doğru olana tutunun; şans yakında şanssızlığı alt edecektir. )

39. CHIEN(Engelleme)
( Büyük adamı ziyaret etmek yararlı. )
( Yılmamak iyiyi işaret eder. )
( Uyumlu tavrınızdan vazgeçmeyin ve güncel, yararsız çözümlere kapılmayın. )
( Olgun kişi dikkatini içine yönelterek meziyetlerini geliştirir. )
( İlerleme engellemeleri, gerilemeyse övgüleri beraberinde getirir. )
( Tedbirli ve mütevazı olun, şansı yakalayacaksınız. )

40. HSIEH(Özgürlük)
( Yağmurun izlediği gökgürültüsü, özgürlüğe kavuşmayı simgeler. )

41. SUN(Düşüş, Eksilme)
( Nasıl ilerlemeli? İki kâse pirinç feda edilerek. )
( Olgun kişi hiddetini dizginler ve isteklerini kontrol eder. )
( Üç kişi birlikte yürürken birini yitirirler. )
( Tek başına yürüyen kişi bir dostluk kurar. )
( Üç kişi olanaksız bir üçgen oluşturduğundan, biri grubu terk etmelidir. )

42. I(Artış)
( Rüzgâr ve gökgürültüsünün birbirini tamamlaması artışı simgeler. )
( Olgun kişi, iyiyi gözlemleyerek onun peşinden gider, kötüyü gözlemleyerek düzeltmeye çalışır. )
( En yüksek katta şereflendirilmenin anlamı, kişinin iyiliğe olan içten aşkının doğurduğu başarıdır. )
( Kişi eğer içtense orta yolu seçer ve sonunda tıpkı resmi mührü taşıyan biri gibi olur. )

43. KUAI(Kararlılık)
( Kararlılık için hassaslık ve tedbirlilik gerekir. )
( Olgun kişi kararlı adımlarla bir başına yağmur altında yürür. )

44. KOU(Karşılaşma)
( Olgun kişi, zayıf ve kendinden aşağı unsurlara karşı sabır gösterir ve onlara önem verir. )
( Bütünleşme gereksinimini anlayın. )

45. TS'UI(Antlaşma)
( İçten ve hassas insanlarca değeri bilinen mütevazı armağanlar gibi kişinin seçimleri de içinden gelen sesin çizdiği yol doğrultusunda olacaktır. )

46. SHENG(Yukarı İtme)
( Olgun kişi kendini, küçük başlangıçları adım adım büyük başarılara dönüştürmeye adamıştır. )
( Başarı, ancak yorulmaksızın doğru çabaları göstererek kazanılır. )

47. K'UN(Baskı, Eziyet)
( Olgun kişi, hayatının, kendi yolunda yılmamasına bağlı olduğunu bilir. )
( İnsanın hayatını belirleyen şey, tavır ve hareketleridir. )
( Durumunun doğasını ve ruhunun derinliklerini araştırmaktan daha hayati bir şey yoktur. )

48. CHING(Kuyu)
( Ching, toplumun en önemli öğeleri olan derinlik ve tutarlılığı belirtir. )
( Derinlik, insanın en kapsamlı gereksinimlerine olan hassaslığında yaratılan dengeden söz eder. Tutarlılıksa güvenilirliğe değinir. )
( Yararlı bir kuyu, adalet ve fırsatlar için güvenilen sosyal bir yapı gibi devamlı ve inanılabilir bir su kaynağıdır. )
( Şehrin yeri değişirse de kuyunun yeri değişmez. )
( Kişinin gereksinimleri dış koşullara karşın aynı kalmalıdır. )
( İnsan doğası azalıp çoğalmaz. )
( Kuyu görüntüsü, bir kaynağı ya da bir kazanç kapısını simgeleyebilir. )
( Yetersiz derinlik yani yüzeysel anlayış ya da plânlama, dikkatsizlik, aşırılık ve ihmal konularında tedbirli olun. )
( Olgun kişi, insanları topluma yararlılık konusunda heveslendirerek, iyi çalışmalarını sağlar. )
( Olgun kişi herşeyin iyisi için çabalar. )
( Başkalarına yararlı olabilmek için esneklik, bencillikten kurtulmak ve insan doğasını anlamak gerekir. )
( Yeteneklerinin farkedilmemesi, kişide üzüntü, çevresindekilerdeyse kayba yol açar. )
( Kişi başarı için gerekli olan özelliklere yeterli miktarda sahiptir. )
( Açıklığı ve iyilikseverliği sayesinde hem çevresine hem de sonuç olarak kendisine yararlı olan biri simgelenir. )

49. K0(Devrim)
( Olgun kişi mevsimleri sıralayarak bir takvim hazırlar. )
( Değişimi kavrayan kişi, işaretleri farkeder ve bu belirtilerin ardındaki zamansal beklentileri karşılar. )
( Sarı(Altın Anlam) orta ve doğru yolu, inekse uysallığı simgeler. )
( Şans, cesaretlinin yanındadır. )
( Olgun kişi, bir panter gibi farkettirmeden değişir. )

50. TING(Kazan)
( Toplumda, ateş, ahlâkî ve kültürel yapılanmayı, insanlardaysa, ruhsal bilinci simgeler. )

51. CHEN(Uyanma)
( Kişi olaylara, iç gerçeğinin ve mantığının belirlediği şekilde tepki vermelidir. )
( Açık zihinle, işleri derin ve kapsamlı bir önseziyle organize etmelidir. )

52. KEN(Hareketsiz Durmak)
( Dik arka, derin iç sükûnetin sembolüdür. )
( Omurgayı hiçbir eylem rahatsız etmediğinde, huzursuz zihin yavaş yavaş rahatlar. )
( Konfiçyüs: "Eğer konuşulan dil doğru değilse, o zaman söylenen şey, söylenmek istenen şey olmaz. O zaman yapılması gereken yapılmaz ve eğer işler yapılmadan kalırsa, maneviyat ve sanat bozulur. O zaman adalet, sahtekârlıkla yürür. Eğer bu olursa, insanlar kendilerini umutsuz bir karmaşanın içinde bulurlar. Bu nedenle, söylenen şey herşeyden önemlidir ve bu konuda dikkatsizlik yapılmamalıdır." )

53. CHIEN(Gelişme)

54. KUEI MEI(Evlenen Taze Genç Kız)
( Kişi, beklenti ve davranışlarında sade olmalıdır. )
( Yalnızların yılmaması kendilerine yararlı olur. )

55. FENG(Büyüklük, Ululuk)
( Olgun kişi, kendini beğenmiş değildir ve işlerinde adil ve tutarlıdır. )

56. LU(Yabancı)
( Kişi yolunda devam ederse iyiye belirtiler oluşur. )
( Kişi, esnek, içten ve beklentisiz olmalıdır ki verdiğinden çok almayı ummasın. )
( Yolcunun zenginliği, kişinin iç varlığıyla barışık olma yeteneğinin simgesidir ve bu durum uyumlu ve çekici bir tavrı yaratır. )

57. SUN(İçe İşleyen Rüzgâr)
( Olgun kişi, özellikle hareket içeren sorumluluklara olumlu bakar. )
( İyi huyluluğun etkisi, alçakgönüllü ve sıralı çabalarla elde edilen kalıcı durumlarda görünür. )
( Olgun kişi, etkisini tavsiyeleri ve önderliğiyle yayarak izlenecek yolu hazırlar. )

58. TUI(Neşe)
( Paylaşmak, zevki bir kat artırır. )
( İçten neşe şans getirir. )
( Kişi kendini ya da başkalarını utandırabilecek ucuz zevklere ne şimdi ne de sonra kapılmamalıdır. )
( İçinde manevi bir boşluk bulunan ve dışa sürekli neşe vuran kişi değersiz, boş zevklere kanacaktır. Mutlaka, giderek kendiyle olan bağı koparacaktır. )
( Hesaplanmış neşe barış getirmez. )

59. HUAN(Dağılma)

60. CHIEH(Kısıtlama, Sınır Koyma)
( Memnuniyet verici sınırlama. Başarı. )
( Sınırlama doğal olmalıdır. Durumun ve kişinin kendisinin koyduğu kısıtlamalar fazla sıkı ya da fazla gevşek olduğu takdirde söz edilen doğallık duygusu hissedilemez. )
( Kişi özellikle başkalarını yönettiği koşullarda, amacına ulaşmak için kendinin kabullenemeyeceği kısıtlamaları başkalarına koymamalıdır. Eğer duruma uyan, ama özgürlüğü de sınırlamayan sınırlar konabilirse büyük başarılar elde etmek olanaklıdır. )

61. CHUNG FU(Anlamak)(Gerçek)
( Alçakgönüllü yaşama biçimleri olanlar başarıya ulaşırlar. )

62. HSIAO KUA(Küçüğün Aşırılığı)
( Kişinin sınırlarını bilmesinden doğan alçakgönüllülük bir meziyettir ama vicdanla birleşmediği sürece bir zayıflık olarak görülebilir. )
( Durumun özel koşulları kavranıp, büyük başarı beklenmemeli. )
( Ancak üstün kişinin alçakgönüllülüğü alçakgönüllülüktür(tevazudur). )
( Çalışkan ve mütevazı kişiler şansı yakalayacaktır. )

63. CHI CHI(Tamamlama)
( Bitmeyen oluş I Ching'in ardındaki ana anlamdır. )
( Olgun kişi şanssızlığın doğasını izleyerek kendini hazırlar. )
( Fazla gevşek, fazla özgüvenli olunmamalı. )
( Romantizme kapılma ya da saçma amaçları kendininkilerle özdeşleştirme tehlikesi vardır. )
( Kaynak ve meziyetlerin açığa vurulması yerine sadelikle alçakgönüllülük salık verilir. )

64. WEI CHI(Tamamlama Öncesi)
( Konumunuzu ancak bilinçli tavırlar sağlama alabilir. )
( Durumda eksik olan birleştirici bir güçtür. )
( Üstün kişinin parlak zekâsı, değişmez bir özelliğidir. )
( Başkalarıyla iyi ilişkileri koruyup, düzensizliğin içinde düzen arayın. )
[Felsefe]

- I CHING[Çince]: Değişkenlikler kitabı adlı Çin'in ünlü fal kitabı.
[Dil/UZAKDOGU]

- İ'CÂB[< UCB]: TAACCÜBE DÜŞÜRME, ŞAŞIRTMA | KENDİNİ BEĞENMİŞLİK
[Tasavvuf]

- İ'LÂ[< ULÜVV]: YÜKSELTME, YÜCELTME | ŞÖHRETİNİ ARTIRMA
[Tasavvuf]

- İ'ŞÂ'[Ar.]: Akşam yemeği verme.
[Beslenme]

- İ'TİDÂL[< ADL]: ORTALAMA, ÖLÇÜLÜLÜK | DENGE
[Tasavvuf]

- İ'TİDÂL[< ADL]: ORTALAMA, ÖLÇÜLÜLÜK | DENGE
[Tasavvuf]

- İ'TİKAD[< AKD]: BİR ŞEYE BAĞLANMA | İNANMA, GÖNÜLDEN ONAYLARAK İNANMA
[Tasavvuf]

- İ'TİKÂF: BİR YERE KAPANIP İBÂDETLE VAKİT GEÇİRME [ÖZELLİKLE RAMAZAN'IN SON ON GÜNÜNDE CÂMİDE, MAKSÛREDE YERLERE KAPANIP İBÂDETLE VAKİT GEÇİRME]
[Tasavvuf]

- Î'TİZÂL[< AZL]: BİR TARAFA ÇEKİLME | İŞTEN ÇEKİLME | EHL-İ SÜNNET'TEN VÂSIL b. ATÂ'NIN KURDUĞU MU'TEZİLE MEZHEBİ | TAKIMDAN AYRILMA
[Tasavvuf]

- IANNIS: HZ. YAHYA
[Insan]

- İBÂDET: Sevgiliyi göreyim de, ona hizmet etmeyeyim mi?
[Tasavvuf]

- İBÂDET[çoğ. İBÂDÂT]: ASLI ÜÇ ERKÂN ÜZEREDİR. GÖZ(HIFZ İLE), LİSAN(SIDK İLE), KAL(FİKR İLE)
[Tasavvuf]

- İBÂDET[çoğ. İBÂDÂT]: ALLAH'A ÂRİF OLMAK
[Tasavvuf]

- İBDÂ': ÖRNEKSİZ OLARAK BİR ŞEY MEYDANA GETİRME, YARATMA
[Tasavvuf]

- İBDÂ': YENİ VE GÜZEL BİR ESER MEYDANA GETİRME
[Tasavvuf]

- İBDÂ': YOKTAN ORTAYA KOYMA, ÎCAD
[Tasavvuf]

- İBDÂ': BİR KİMSENİN, KÂRI TAMAMEN KENDİSİNE AİT OLMAK ÜZERE, BİR BAŞKASINA SERMÂYE VERMESİ
[Tasavvuf]

- İBDÂ': SORULAN ŞEYE GÜZEL YANIT VERME, GÜZEL SÖZ SÖYLEME
[Tasavvuf]

- İBDÂ': KANDIRMA
[Tasavvuf]

- İBKA: Önceki durumda bırakma.
[Dil]

- İBKA': BÂKİ, SÜREKLİ (KILMA)
[Tasavvuf]

- İBKA': YERİNDE BIRAKMA
[Tasavvuf]

- İBKA': SINIF GEÇEMEME
[Tasavvuf]

- İBN YUNUS: Mısır'da Fatimî döneminde yaşayan büyük astronom ve matematikçi. Halife için hazırladığı Zicü'l-Hakimî astronomi tarihindeki önemli ziclerden kabul edilir. Bu zicte ayrıca trigonometrik fonksiyonların algoritmasında ilerlemeler görülür.
[Insan]

- İBNÎ SİNÂ'NIN TALEBELERİ: * BEMHENYAR, * MEVKERÎ, * İLÂKÎ )
[Felsefe]

- İbret: Ders.
[YunusEmre]

- İBRÎ/İBRİYYE[Ar.][İng. STYLOID | Fr. STYLOÏDE]: İğneliler.
[Hayvanlar]

- İBTİDÂ'[< BED]: BAŞLAMA | BAŞLANGIÇ | BAŞTA, EN ÖNCE
[Tasavvuf]

- İBTİLÂ': HAZARÂT-I ENBİYA VE EVLİYANIN HAYATI
[Tasavvuf]

- İBTİLÂ': DÜŞKÜNLÜK, TİRYAKİLİK, BAĞIMLILIK, TUTKU
[Tasavvuf]

- İCÂBET: KABUL ETME, UYMA
[Tasavvuf]

- ÎCÂB[< VÜCÛB][çoğ. ÎCÂBÂT]: GEREK, LÂZIM GELME | BİR SÖZLEŞME İÇİN İLK SÖYLENEN SÖZ | OLUMLAMA/AFFIRMATION[İng.]
[Tasavvuf]

- İCÂZET: İZİN
[Tasavvuf]

- İCÂZET: DİPLOMA
[Tasavvuf]

- İCÂZET: ESKİ BİR YAZI TÜRÜ
[Tasavvuf]

- İCBÂR: CEBRETME, ZORLAMA, ZORLANMA
[Tasavvuf]

- İÇEK: INFIX
[Dil]

- İÇEKLEME: INFIXATION
[Dil]

- İÇERİK:
[Diller]

- İÇERLEME:
[Diller]

- İÇERME:
[Diller]

- İÇEYERLEŞTİRME İLKESİ: EMBEDDING PRINCIPLE
[Dil]

- İÇGÜDÜ:
[Diller]

- İÇKİN:
[Diller]

- İÇLEM:
[Diller]

- İÇLEYİCİ: INCLUSIVE
[Dil]

- İÇMERKEZLİ BİLEŞİK: ENDOCENTRIC COMPOUND
[Dil]

- İÇREK:
[Diller]

- İCTİHAD: [Sözlükte] Nefsin güç harcayarak bir şey elde etmesi.
[Insan]

- İCTİHÂD[< CEHD] [>< TAHKÎK]: GÜCÜ, KUVVETİ YETTİĞİ KADAR ÇALIŞMA | FIKIH'TA YEDİTÛLÂ SAHİBİ BÜYÜK DİN ÂLİMLERİNİN KUR'AN-I KERİM VE AHÂDİS-İ NEBEVİYYEYE MÜSTENİDEN VAZ'ETTİKLERİ ŞER'Î DÜSTUR | BİR KİMSENİN, BİR ŞEYDEN ANLAM VE HÜKÜM ÇIKARARAK, O İŞ HAKKINDAKİ FİKRİ, GÖRÜŞÜ
[Tasavvuf]

- İCTİMÂÎ/YYE: SOSYAL
[Tasavvuf]

- İCTİNÂB: SAKINMA, ÇEKİNME, UZAKLAŞMA
[Tasavvuf]

- İÇYAPI: INTERNAL STRUCTURE
[Dil]

- İDEA:
[Diller]

- İDEALİZM:
[Diller]

- İDEOLOJİ:
[Diller]

- İDİL BULGARLI: İlk Türkî devlet.
[Mekanlar]

- İDLÂL: NAZ ETME, NAZLANMA
[Tasavvuf]

- İDLÂL: AŞIRI DERECEDE NAZLANMA
[Tasavvuf]

- İDOLA:
[Diller]

- İDRÂK-İ NAMÜTENAHİ: SONSUZ ANLAYIŞ
[Tasavvuf]

- İDRÂK[< DERK]: ANLAYIŞ, AKIL ERDİRME | YETİŞME, ERİŞME | OLGUNLAŞMA | [fels. ALGI]
[Tasavvuf]

- ÎD[çoğ. A'YÂD]: BAYRAM
[Tasavvuf]

- İFÂKAT[Ar. < FEVK]: Hastalıktan kalkma, iyiliğe dönme.
[Insan]

- İFÂ[< VEFÂ]: YERİNE GETİRME | BİR İŞİ YAPMA | İŞ GÖRME
[Tasavvuf]

- İFFET:
[Diller]

- İFLÂH: KUTLU, BAŞARILI
[Tasavvuf]

- İFLÂH: KÖTÜ BİR DURUMDAN KURTULUP İYİ BİR DURUMA GİRME, FELÂH BULMA, SELÂMETE ÇIKMA
[Tasavvuf]

- İFNÂ'[< FENÂ]: TÜKETME, BİTİRME, YOK ETME | YERSİZ SARFETME
[Tasavvuf]

- İFRÂD: TEK OLARAK SÖYLEME, MÜFRED
[Tasavvuf]

- İFRÂD: AYIRMA
[Tasavvuf]

- İFRÂD: TEK BAŞINA HACCA GİTME
[Tasavvuf]

- İFRÂT[< FART]: AŞIRI GİTME, AŞIRILIK
[Tasavvuf]

- İFŞÂ': GİZLİ BİRŞEYİ YAYMA, ORTAYA DÖKME, AÇIĞA VURMA
[Tasavvuf]

- İFSÂD[< FESAD]: FESÂDÂ UĞRATMA, UĞRATILMA, BOZMA
[Tasavvuf]

- İFTİRÂZ[< FARZ]: FARZ KILMA, ZARURÎ, LÜZUMLU, GEREKLİ SAYMA
[Tasavvuf]

- İĞDE: SÜZEN
[Beslenme]

- İGLOO: İGLU, APUTİAK
[Mekanlar]

- İGSÂS[Ar.]: Güzel yemek yedirme/yedirilme.
[Beslenme]

- İGVÂ'[< GAVÂYE]: AZDIRMA, AZDIRILMA, BAŞTAN ÇIKARMA/ÇIKARILMA, YOLUNU ŞAŞIRTMA, AYARTMA
[Tasavvuf]

- İHÂTA: BİR ŞEYİN ETRAFINI ÇEVİRME, SARMA, KUŞATMA
[Tasavvuf]

- İHÂTA: TAM KAVRAYIŞ, ANLAYIŞ, GENİŞ BİLGİ
[Tasavvuf]

- İHLÂS: MÜŞTERİYİ ALDATMA
[Tasavvuf]

- İHLÂS: İFLÂS ETME
[Tasavvuf]

- İHLÂS[< HULUS)(İHLÂSÂT]: HÂLİS, TEMİZ, DOĞRU SEVGİ | GÖNÜLDEN GELEN DOSTLUK, SAMİMİYET, DOĞRULUK | ARI KAVRAMSALLIĞIN DORUĞU
[Tasavvuf]

- İHLÂS[< HULUS)(İHLÂSÂT]: HÂLİS, TEMİZ, DOĞRU SEVGİ | GÖNÜLDEN GELEN DOSTLUK, SAMİMİYET, DOĞRULUK | ARI KAVRAMSALLIĞIN DORUĞU
[Tasavvuf]

- İHLÎCÎ: ELİPS
[Bilim]

- İHRÂM[< HAREM]: HACILARIN KÂBE'YE GİDERKEN ÖRTÜNDÜKLERİ DİKİŞSİZ BEYAZ ÖRTÜ
[Tasavvuf]

- İHSÂN[< HASEN (çoğ. İHSÂNAT)]: İYİLİK ETME | BAĞIŞ | VERİLEN, BAĞIŞLANAN ŞEY | LÜTF
[Tasavvuf]

- İHSÂN[< HISN]: BİR YERİ SAĞLAMLAŞTIRMA | İFFETLİ VE NAMUSLU OLMA
[Tasavvuf]

- İHTİDÂ': ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK, TEVAZÛ [bkz. İHTİZÂ]
[Tasavvuf]

- İHTİDÂ'[< HADA]: HÎLEKÂRLIK | ALDATMA
[Tasavvuf]

- İHTİDÂ'[< HİDÂYET]: DOĞRU YOLA GİRME, HİDAYETE ERME | İSLÂM DİNİNİ KABUL ETME, MÜSLÜMAN OLMA
[Tasavvuf]

- İHTİLÂC: ÇARPINTI
[Tasavvuf]

- İHTİLÂC: SEĞİRME
[Tasavvuf]

- İHTİLÂF[< HİLÂFET]: AYRILIK, UYUŞMAZLIK, ANLAŞMAZLIK, AYKIRILIK
[Tasavvuf]

- İHTİRÂ': İCAT ETME
[Tasavvuf]

- İHTİRAM: TOPLAMAK
[Dil]

- İHTİRAS[< HIRS]: ŞİDDETLİ ARZU, AŞIRI İSTEK
[Tasavvuf]

- İHTİŞÂM[< HAŞMET]: ŞANLI GÖRÜNÜŞ, GÖSTERİŞ, DEBDEBE, TANTANA
[Tasavvuf]

- İHTİSÂR[Ar. < HASR]/İKTİSÂR/SIMPLIFICATION[Fr., İng.]: Kısaltma tekniği.
[Mantik]

- İHTİVÂ': KAPSAM(A), İÇİNE ALMA, İÇİNDE BULUNDURMA
[Tasavvuf]

- İHTİYÂR: SEÇME, SEÇİLME
[Tasavvuf]

- İHTİYÂR: KATLANMA, KARAR VERME OLANAĞI BULUNAN, SEÇİM YAPABİLEN, ÖZGÜR OLAN
[Tasavvuf]

- İHTİYOLOJİ: Balık bilimi.
[Hayvanlar]

- İHTİZÂZ: KENDİNİ ALÇAK TUTMA, ALÇALMA [bkz. TEZELLÜL]
[Tasavvuf]

- İHTİZÂZ: TİTREME
[Tasavvuf]

- İHTİZÂZ: SIÇRAYIP OYNAMA
[Tasavvuf]

- İHTİZÂZ: SALLANMA
[Tasavvuf]

- İHTİZÂZ: HAZZETME, GÖNLÜ FERAHLAMA
[Tasavvuf]

- İHVÂN[< ÂH]: SÂDIK, SAMÎMÎ, CANDAN DOSTLAR | TARÎKAT KARDEŞLERİ
[Tasavvuf]

- İHYÂ'[< HAYÂT]: DİRİLTME, DİRİLTİLME, CANLANDIRMA, MADDÎ-MANEVÎ CAN KAZANDIRMAK | TAZE CAN VERİRCESİNE İYİLİK, LÛTFETME | YENİDEN KUVVETLENDİRME | UYANDIRMA, CANLANDIRMA, TAZELİK VERME
[Tasavvuf]

- III. MUSTAFA: İstanbul'un ikinci "mimarı"!
[Istanbul]

- İKAN: SAĞLAM BİLİŞ, ŞÜPHEDEN UZAK OLMA
[Tasavvuf]

- İkha: İstek, arzu.
[Dil/UZAKDOGU]

- İKİCİLİK:
[Diller]

- İKİL: DUAL
[Dil]

- İKİLEM:
[Diller]

- İKİLEME: REDUPLICATION
[Dil]

- İKİLİK:
[Diller]

- İKİNDİ VAKTİ [ASR: Zaman, yüzyıl.]
( Gün, 2 ikindi zamanı/vakti arasıdır. )
[Esik]

- İKİNDİ VAKTİ, ASR-I SÂBIK/EVVEL/SÂNÎ [ASR: Zaman, yüzyıl.]
[Genel]

- İKNOLOJİ: Fosil izlerini inceleyen bilim dalı.
[Bilim]

- İKNOLOJİ: Fosil izlerini inceleyen bilim dalı.
[Doga]

- İKRAH[< KERH]: BİRİNE ZORLA İŞ YAPTIRMA | İĞRENME, TİKSİNME (DVESA [Sansk.])
[Tasavvuf]

- İKRÂR[< KARAR]: DERVİŞİN ŞEYHİNE SÖZ VERMESİ | SAKLAMAYIP SÖYLEME | DİL İLE SÖYLEME, BİLDİRME | TASDÎK, KABUL
[Tasavvuf]

- İKTİFÂ'[< KİFÂYET]: YETİNME, AZA KANAAT ETME
[Tasavvuf]

- İKTİSÂB[< KESB]: KAZANMA, EDİNME
[Tasavvuf]

- İKTİSÂD[< KASD]: AŞIRI GİTMEME, DAVRANMAMA | TUTUM | BİRİKTİRME, ARTIRMA | EKONOMİ (AMELDE/EYLEMDE İTİDÂL/DENGE)
[Tasavvuf]

- İKTİYÂL: Ölçü ile, ölçek ile ölçme.
[Nesneler]

- İKTİZÂ[< KAZÂ]: GEREKME | GEREKTİRME | GEREKLİLİK | İŞE YARAMA
[Tasavvuf]

- İL: ORDA'YA TABİ OLAN, GETİRDİKLERİNİ KABUL EDENLER ] BARIŞ İÇİNDE YAŞAYAN KABİLELER
[Insan]

- İLÂHÎ SÛRET: Seni, sana bildiren şekil.
[Tasavvuf]

- İLBÂS: ALIKOYMA, DURDURMA
[Tasavvuf]

- İLEK: İncirlerde döllenmeyi sağlayan sinek.
[Esik]

- İLENÇ/BED-DUA[Fars.]: Başkasına yönelik olumsuz/kötü söz, inkisar.
[Dil]

- İLERİ SÜRME:
[Diller]

- İLERLEME:
[Diller]

- İLERLEMELİ GÖRÜNÜŞ: PROGRESSIVE ASPECT
[Dil]

- İLETİŞİM:
[Diller]

- İLGA'[< LAĞV]: LAĞVETME, KALDIRMA, BOZMA | YÜRÜRLÜKTEN KALDIRMA, HÜKÜMSÜZ BIRAKMA
[Tasavvuf]

- İLGEÇ: ADPOSITION (PREPOSITION / POSTPOSITION)
[Dil]

- ILGINCAR: Yabani kiraz.
[Doga]

- İLHÂD: GERÇEK İNANÇTAN DÖNME
[Tasavvuf]

- İLHÂD: ALLAH'IN VARLIĞINA BİRLİĞİNE İNANMAMA
[Tasavvuf]

- İLHÂD: TANRI TANIMAZLIK, ATEİZM [bkz. ŞİRK, İŞRÂK]
[Tasavvuf]

- İLHÂM: ALLAH TARAFINDAN GÖNÜLE DOĞAN ŞEY
[Tasavvuf]

- İLİM: SIFÂT-I KEMÂLİYE
[Bilim]

- ILIMLILIK:
[Diller]

- İLİNEK:
[Diller]

- İLK BEŞİĞİ YAPAN KİŞİ: ASSISI'Lİ AZİZ FRANCIS
[İlk]

- İLK BİLİNMESİ GEREKEN: KENDİN!
[İlk]

- İLK CAMİ/LER:
[İlk]

- İLK DENİZALTI/LARI:
[İlk]

- İLK GÜNEŞ SAATİ: DİKİLİTAŞ
[İlk]

- İLK MODERN HASTAHANELERİN İLK ÖRNEKLERİ:
[İlk]

- İLK ÖĞE: IMMEDIATE CONSTITUENT
[Dil]

- İLK OSMANLI MEZARLIĞI: ANADOLU HİSARI'nda
[OSMANLI]

- İLK OSMANLI SARAYI: BEY SARAYI
[OSMANLI]

- İLK OSMANLI SARAYI: BEY SARAYI
[İlk]

- İLK SU SAATİ: M.Ö. 1397
[İlk]

- İLK YANGIN KULELERİ:
[İlk]

- İLK YAPI: FATİH CAMİİ
[İlk]

- İLKE: PRINCIPLE
[Dil]

- İLKE:
[Diller]

- İLKEL:
[Diller]

- İLKÖRNEK:
[Diller]

- İLLÜSTRASYON: Resimlerle süsleme.
[Sanat]

- İLM: BİLME, BİLİŞ, BİR ŞEYİN DOĞRUSUNU BİLME
[Tasavvuf]

- İLM: OKUYARAK ÖĞRENİLEN BİLGİ, NAZARÎ BİLGİ
[Tasavvuf]

- İLM-EL-YAKÎN: KESİN BİLGİ
[Tasavvuf]

- İLM-İ EDVÂR[Ar.]: Mûsikî ilmi.
[Muzik]

- İLM-İ LEDÜN: ALLAH'IN SIRLARINA AİT MANEVİ BİLGİ, GAYB İLMİ
[Tasavvuf]

- İLO: Erkeğin eşine yanaşmaması için yemin etmesi.
[Insan]

- İLTERİŞ: Milleti toplayan.
[Insan]

- İLTİCÂ': SIĞINMA, BARINMA
[Tasavvuf]

- İLTİFAT: Gereksinimlerini karşılamak.
[Oncelikliler]

- İLTİSÂK[< LÜSÛK]: BİTİŞME, KAVUŞMA, YAPIŞMA, BİRLEŞME | İKİ ORGANIN BİRBİRİNE YAPIŞMASI
[Tasavvuf]

- İM'ÂN[< MAAN]: BİR İŞTE ÇOK İLERİ VARMA, ÇOK DİKKATLİ OLMA | İNCEDEN İNCEYE ARAŞTIRMA
[Tasavvuf]

- ÎMÂLE[< MEYL]: MEYLETTİRME, BİR TARAFA EĞME, YATIRMA | VEZNE UYDURMAK İÇİN, KISA HECEYİ GEREĞİNDEN FAZLA UZUN OKUMA
[Tasavvuf]

- İMÂMET: İMAMLIK
[Tasavvuf]

- İMÂM[< EİMME]: NAMAZDA KENDİSİNE UYULAN KİMSE | ÖNDE BULUNAN | ÖNCÜ, KENDİSİNE İKTİDÂ EDİLEN
[Tasavvuf]

- ÎMÂN[< EMN]: EMİN OLMA | DÜŞÜNCE VE İNANCIN PEKİŞMİŞLİĞİ | İSLÂM DİNİNİ KABUL ETME
[Tasavvuf]

- İMÂRET: Yoksullara ve öğrencilere yemek dağıtmak üzere kurulmuş hayır kurumları.
[Mekanlar]

- İMGE:
[Diller]

- İMGELEM:
[Diller]

- İMKÂN: MEKÂN YARATMAK
[Mekanlar]

- İMLEÇLERİN ÖZELLİKLERİ: a: Kalın, düz geniş
e: İnce, düz, geniş
ı: Kalın, düz, dar
i: İnce, düz, dar
o: Kalın, yuvarlak, geniş
ö: İnce, yuvarlak, geniş
u: Kalın, yuvarlak, dar
ü: İnce, yuvarlak, dar

b: sedalı, dudak, süreksiz, ağız
c: sedalı, diş-damak, süreksiz, ağız
ç: sedasız, diş-damak, süreksiz, ağız
d: sedalı, diş, süreksiz, ağız
f: sedasız, diş-dudak, sızıcı, ağız
g: sedalı, ön damak, süreksiz, ağız
ğ: sedalı, art damak, sızıcı, ağız
h: sedasız, gırtlak, sızıcı, ağız
j: sedalı, diş-damak, sızıcı, ağız
k: sedasız, ön damak, süreksiz, ağız
l: sedalı, ön damak, akıcı, art avurt
m: sedalı, dudak, akıcı, geniz
n: sedalı, diş, akıcı, geniz
p: sedasız, dudak, süreksiz, ağız
r: sedalı, ön damak, akıcı, ağız, titrek
s: sedasız, diş, sızıcı, ağız
ş: sedasız, diş-damak, sızıcı, ağız
t: sedasız, diş, süreksiz, ağız
v: sedalı, diş-dudak, sızıcı, ağız
y: sedalı, ön damak, akıcı, ağız, yarı ünlü
z: sedalı, diş, sızıcı, ağız

Kalın ünlüler: a, ı, o, u
İnce ünlüler: e, i, ö, ü

Düz ünlüler: a, e, ı, i
Yuvarlak ünlüler: o, ö, u, ü

Geniş ünlüler: a, e, o, ö
Dar ünlüler: ı, i, u, ü
[Dil]

- İMPETİGO: Bir tür deri hastalığı.
[Insan]

- İMSÂK[< MİSK]: BİR ŞEYDEN EL ÇEKME, PERHİZ | ORUCA BAŞLAMA ZAMANI | CİMRİLİK, PİNTİLİK | YALANCI SABAH
[Tasavvuf]

- İMTİDÂD[< MEDD]: UZAMA, UZANMA; UZUN SÜRME | UZAY | MADDE (RES EXTENSA)
[Tasavvuf]

- İMTİHÂN[< MEHN]: DENEME, SINAMA | SINAV
[Tasavvuf]

- İMTİNA': FERAGAT EDİP GERİ DURMA
[Tasavvuf]

- İMTİSÂL[< MİSL]: GEREKENİ YAPMA | BİR ÖRNEĞE GÖRE HAREKET ETME | ALINAN EMRE BOYUN EĞME(İNKIYÂD)
[Tasavvuf]

- İMTİYÂZ: FARKLI OLMA
[Tasavvuf]

- İMTİYÂZ: AYRICALIK
[Tasavvuf]

- İMTİZÂC[< MEZC]: KARIŞABİLME | BİRBİRİNİ TUTMA, UYGUNLUK | UYUM SAĞLAMAK, İYİ GEÇİNME
[Tasavvuf]

- İN'ÂM[< Nİ'MET (çoğ. İN'ÂMÂT)]: NÎMET VERME, İYİLİK ETME
[Tasavvuf]

- İN'İKÂS[< AKS (çoğ. İN'İKÂSÂT)]: MAĞLUP OLMA | YANSIMA | YANKI
[Tasavvuf]

- İN'İKÂS[< AKS (çoğ. İN'İKÂSÂT)]: MAĞLUP OLMA | YANSIMA | YANKI
[Tasavvuf]

- İNÂBE/T: GÜNAHLARA TÖVBE EDİP HAKK YOLUNA DÖNME
[Tasavvuf]

- İNÂBE/T: BİR MÜRŞİDE BAŞVURUP, TARÎKATA GİRME
[Tasavvuf]

- İNAL: Kendisine inanılan kimse, mutemet.
[Insan]

- İNAN:
[Diller]

- İNANÇ: Kuramı, uygulamaya geçiren tek ve en önemli olgu.
[Tasavvuf]

- İNANÇ:
[Diller]

- İNÂYET: DİKKAT, GAYRET, ÖZENME
[Tasavvuf]

- İNÂYET: LÜTUF, İHSAN, İYİLİK, YARDIM
[Tasavvuf]

- İNDİFÂ[< DEF (çoğ. İNDİFÂÂT)]: MÜNDEFİ OLMA, ORTADAN KALKMA | YER YER BAŞGÖSTERME | PÜSKÜRME
[Tasavvuf]

- İNDİRGEME:
[Diller]

- İNFÂK[< NAFAKA (çoğ. İNFÂKAT)]: VERMEK | NAFAKA VERİP GEÇİNDİRME, BESLEME
[Tasavvuf]

- İNFİKÂK[< FEKK]: Parçaların bozulmadan ayrıştırılması. | Bir şeyin yerinden ayrılması. | Çözülme.
[Oncelikliler]

- İNHİSÂR[< HASR]: TEKEL
[Tasavvuf]

- İNİSİYASYON:
[Diller]

- İNKİŞÂF[< KEŞF]: AÇILMA | MEYDANA ÇIKMA | MANEVİ SIRLARIN GÖRÜNMESİ
[Tasavvuf]

- İNKİSÂR[< KESR]: KIRILMA | GÜCENME | BEDDUA, İLENÇ
[Tasavvuf]

- İNKITÂ: KESİLME; ARASI KESİLME
[Tasavvuf]

- İNKITÂ: KESİLME, TÜKENME, BİTME
[Tasavvuf]

- İNLEME: NÂLE[Fars.], MOAN[İng.]
[Insan]

- İNS Ü CİN: HERŞEY
[Tasavvuf]

- İNŞAD: Şiir okuma.
[Sanat]

- İNSÂF: MERHAMETE, VİCDÂNA YA DA MANTIĞA DAYANAN ADÂLET
[Tasavvuf]

- İNSÂK[< NESAK]: SECİ'Lİ VE KARİYELİ SÖZ SÖYLEME
[Tasavvuf]

- İNSAN: HAKİKAT'ÜL HAKAİK
[Insan]

- İNSAN: VAR OLMAYAN
[Insan]

- İNSAN: ÜNSİYET KURAN
[Insan]

- İNSAN:
[Diller]

- İNSÂN: (AÇIKLAMA YETMEZ!)
[Tasavvuf]

- İNSÂN: ÜNSİYET KURAN
[Tasavvuf]

- İNSÂN: ADAM
[Tasavvuf]

- İNSÂN: İYİ, OLGUN
[Tasavvuf]

- İNSÂN: VAR OLMAYAN
[Tasavvuf]

- İNSAN GÖVDESİNDE DOĞAL OLARAK BULUNAN NİKOTİN: 2 nanogram
( 18 nanograma ulaşırsa kişi bayılır. Daha fazlası ise ölüme götürür. )
[Esik]

- İNSAN GÖZÜNÜN DUYABİLME EŞİKLERİ VE ARALIĞI: 400 - 800 tHz
[Esik]

- İNSÂN-I KÂMİL: KEMÂLE ERMİŞ İNSAN
[Tasavvuf]

- İNSÂN-I KÂMİL: VARLIK
[Tasavvuf]

- İNSANBİÇİMCİLİK:
[Diller]

- İNSANBİLİM:
[Diller]

- İNSANCILIK:
[Diller]

- İNSANCILLIK:
[Diller]

- İNSANI EN ÇOK ZORLAYANLAR: BOŞANMA, CENÂZE KALDIRMA, TAŞINMA
[Insan]

- İNSANİÇİNCİLİK:
[Diller]

- İNSANLAR İÇİN EN ZEHİRLİ HAYVANLARI AVLAYAN: KONİK SALYANGOZ
[En]

- İNSANLIK:
[Diller]

- İNŞİKÂK[< ŞAKK]: YARILMA, ÇATLAMA | İKİYE AYRILMA
[Tasavvuf]

- İNŞİRAH[< ŞERH]: AÇILMA | AÇIKLIK, FERAHLIK
[Tasavvuf]

- İNSİYÂK: BİR KUVVETİN TE'SÎRİYLE ÇEKİLİP GİTME
[Tasavvuf]

- İNSİYÂK: ARDI SIRA GİTME
[Tasavvuf]

- İNSİYÂK: İÇGÜDÜ
[Tasavvuf]

- İNTERMEZZO: Bir bütün oluşturan parçalar.
[Muzik]

- İNTIBAK[< TIBK (çoğ. İNTIBÂKAT)]: MUTÂBIK GELME, UYMA, UYGUN GELME
[Tasavvuf]

- İNTİKAL[< NAKL (çoğ. İNTİKALÂT)]: BİR YERDEN BİR YERE GEÇME | ÖBÜR DÜNYAYA GÖÇME
[Tasavvuf]

- İNTİMÂ'[Ar.]: Kuşun bir yerden uçup başka bir yere konması.
[Hayvanlar]

- İNTİSÂB[< NASB]: DİKİLİP DURMA | YÜKSEĞE KALDIRMA
[Tasavvuf]

- İNTİSÂB[< NİSBET]: BİR KİMSEYE/ŞEYHE/TARÎKATA MENSÛBOLMA (AHD-İ MİSÂK) | BİR YERE BAĞLANMA, KAPILANMA | BİRİNİN ADAMI OLMA
[Tasavvuf]

- İNTİSÂF: HAKKINI TAMAMEN ALMA, HAKKINI VE ADALETİ İSTEME
[Tasavvuf]

- İNTİSÂF: ZAMAN, YARIYI BULMA
[Tasavvuf]

- İNTİŞÂR[< NEŞR]: YAYILMA, DAĞILMA | ÜREME
[Tasavvuf]

- INUPIAQ/INUKTITUT: İnuitçe.
[Dil]

- İNZÂC: İyice pişirip kıvamını buldurma.
[Beslenme]

- İNZÂR: TE'HÎR ETME, GECİKTİRME
[Tasavvuf]

- İNZÂR[< NEZF (çoğ. İNZÂRÂT)]: SONUNUN FENÂ OLACAĞINI HABER VEREREK KORKUTMA, İHTARDA BULUNMA
[Tasavvuf]

- İNZİVÂ'[< ZUVİYY < ZEYY]: BİR KÖŞEYE ÇEKİLME, ÇEKİLİP HİÇBİR İŞE KARIŞMAMA | DÜNYA İŞLERİNDEN VAZGEÇME
[Tasavvuf]

- İPSİLER: HAYTİYYE[Ar.], NEMATODE[İng.], NÉMATODES[Fr.]
[Hayvanlar]

- İRÂDE[çoğ. İRÂDÂT]: DİLEME, İSTEME, MERAM ETME
[Tasavvuf]

- İRÂDE[çoğ. İRÂDÂT]: EMİR, FERMAN, BUYRUK
[Tasavvuf]

- İRFÂN: BİLME, ANLAMA
[Tasavvuf]

- İRFÂN: İLÂHÎ BİR FEYİZ OLARAK KÂİNATIN SIRLARINI BİLME KUDRETİ
[Tasavvuf]

- İRFÂN: KÜLTÜR
[Tasavvuf]

- İRGEN: Erkekler topluluğu.
[Insan]

- İRİAYAK: Avustralya'ya özgü bir kuş.
[Hayvanlar]

- İRŞÂD[< RÜŞD (çoğ. İRŞÂDÂT)]: DOĞRU YOLU GÖSTERME, UYARMA, TENVİR ETME | İRFÂN SAHİBİ BİRİNİN, BİR KİMSEYE TARÎKATI VE ALLAH YOLUNU GÖSTERMESİ | ŞİRK GAFLETİNE DÜŞÜRMEYECEK ŞEKİLDE UYANDIRMA | Anlaşılabilmek için çekile(bile)n zahmet.
[Tasavvuf]

- İRTİCÂ'[< RÜCÛ]: GERİ DÖNME, ESKİYİ İSTEME
[Tasavvuf]

- İRTİCÂL[< RÜCÛ]: BİRDENBİRE, DÜŞÜNMEDEN İÇİNE DOĞDUĞU GİBİ SÖYLEME
[Tasavvuf]

- İRTİDÂ'[< RIDÂ]: [bkz. İRTİZÂ]
[Tasavvuf]

- İRTİDÂ'[< RİDÂ]: ÖRTÜNME, ÇARŞAF GİBİ ŞEYE BÜRÜNME
[Tasavvuf]

- İRTİDÂD[< REDD]: DİNİNİ BIRAKARAK BAŞKA BİR DİNİ KABUL ETME
[Tasavvuf]

- İRTİKAB: BEKLEME, GÖZLEME
[Tasavvuf]

- İRTİKÂB: KÖTÜ BİR İŞ İŞLEME
[Tasavvuf]

- İRTİKÂB: YİYİCİLİK, RÜŞVET YEME
[Tasavvuf]

- İRTİVÂ'[Ar.]: Gövdedeki örgenlerin ve eklemlerin/mafsalların kalınlaşması.
[Insan]

- İRTİZÂ': BİR ŞEY KESİLME, BİR ŞEYDEN ZİYÂN GÖRME
[Tasavvuf]

- İRTİZÂ'[< RIZÂ]: BEĞENME, SEÇME | RÂZI OLMA, UYGUN BULMA
[Tasavvuf]

- İRTİZÂH: ÖZÜR DİLEME
[Tasavvuf]

- İRTİZÂH: BİRAZ BAHŞİŞ ALMA
[Tasavvuf]

- İRTİZÂK[< RIZK]: RIZIKLANMA, RIZIK ALMA
[Tasavvuf]

- İŞÂA/T[< ŞÜYÛ]: Bir haberi herkese duyurma.
[Davranis-Tutum]

- ÎSÂR: İKRAM, BAHŞİŞ
[Tasavvuf]

- ÎSÂR: CÖMERTLİKLE VERME
[Tasavvuf]

- ÎSÂR: BAŞKALARININ HAZZINI KENDİ HAZZINA TERCİH ETME
[Tasavvuf]

- ÎSÂR: SEÇME
[Tasavvuf]

- İŞARET:
[Diller]

- İSBA[Ar.]: Arapların uzunluk ölçüsü.[kadem'in 1/12'si].
[Nesneler]

- ISDAR/ISTAR: Halı, kilim dokunan tezgâh.
[Nesneler]

- IŞIK: TEVHİD
[Tasavvuf]

- IŞIK HIZI: Saniyede 300.000 km.
[Esik]

- ISKALARYA[İt.]: Çivilerin, halat basamakları.
[Nesneler]

- İSKARPELA[Lat.]: Tahta, metal ya da taşı işlemeye yarayan, çelik araç.
[Nesneler]

- İSKORBÜT: Dişeti hastalığı.
[Insan]

- İSKORÇİNA[İt.]: Bileşikgillerden, lezzetli kökleri sebze olarak kullanılan, Akdeniz bölgesinde çokça yetiştirilen bir bitki. [Lat. SCORZONERA]
[Doga]

- İSLÂM: (İNANDIĞINA) TESLİM OLMAK, SELÂMETE ERMEK, KURTULMAK
[Tasavvuf]

- İSLÂM FELSEFE-BİLİM TARİHİ'NDE 7 UNSUR:
[Felsefe]

- İŞLEK: PRODUCTIVE
[Dil]

- İSNÂ-AŞER/İYYE: CA'FERÎ MEZHEBİNİN ONİKİ İMAM TELÂKKİSİNE DAYANAN KOLU
[Tasavvuf]

- İSNÂD[çoğ. İSNÂDÂT]: DAYANDIRMA
[Tasavvuf]

- İSPARİ: İzmaritgillerden, kurşun renginde bir balık. [Lat. SARGUS ANNULARIS]
[Hayvanlar]

- İŞRÂK[< ŞARK]: GÜNEŞİN DOĞMASI, DOĞARAK ETRAFI AYDINLATMASI | PARLATMA, IŞIKLANDIRMA
[Tasavvuf]

- İŞRÂK[< ŞİRK]: ALLAH'A ORTAK KOŞMA [bkz. ŞİRK, İLHÂD]
[Tasavvuf]

- İssi: Sahibi.
[YunusEmre]

- ISTA: Uluslararası tiyatro antropolojisi.
[Insan]

- ISTA: Uluslararası tiyatro antropolojisi.
[Sanat]

- İSTANBUL: 8000 YILLIK TEK ŞEHİR!
[Tek]

- İSTANBUL BOĞAZI: İNEKGEÇİDİ, BOSPHORUS[İng.]
[Istanbul]

- İSTANBUL'DAKİ EN ÖLDÜRÜCÜ SALGIN HASTALIK: JÜSTİNYEN VEBASI
[ Başlangıç
[En]

- İSTATİSTİK:
[Diller]

- İSTEK: DESIDERATIVE, OPTATIVE
[Dil]

- İSTEK:
[Diller]

- İSTEME EDİMİ:
[Diller]

- İSTENÇ:
[Diller]

- İŞTEŞ: RECIPROCAL
[Dil]

- İSTİ'DÂD: KABİLİYET, DOĞAL EĞİLİM
[Tasavvuf]

- İSTİ'DÂD: AKILLILIK
[Tasavvuf]

- İSTİ'DÂD: ANLAYIŞLILIK
[Tasavvuf]

- İSTİ'LÂM[< İLM]: YAZI İLE BİLGİ İSTEME | BİLGİ İSTEME
[Tasavvuf]

- İSTÎÂB[< VAB]: İÇİNE ALMA, İÇİNE SIĞMA | TUTMA, KAPLAMA | KAPASİTE
[Tasavvuf]

- İSTİÂZE[< İYAZ]: NEÛZU BİLLAH(EÛZÜBİLLÂHİMİNEŞŞEYTÂNİRRACÎM) | SIĞINMA, ALLAH'A SIĞINMA
[Tasavvuf]

- İSTİBDÂ': KÜÇÜK ABDESTEN SONRA AKINTIYI TAM ARITMA
[Tasavvuf]

- İSTİBDÂ': NİKÂHLA ALINAN BİR DULUN GEBE OLMADIĞINA KANÂAT GETİRMEK İÇİN BİR HAYZ GÖRÜNCEYE KADAR ONA YAKLAŞMAKTAN ÇEKİNME
[Tasavvuf]

- İSTİBDÂ': BEDİ', NÂDÎDE SAYMA
[Tasavvuf]

- İSTİBRÂ': [bkz. İSTİBDÂ']
[Tasavvuf]

- İSTİCVÂB[< CEVÂB]: SORUP YANIT ALMA, YANIT ALMA AMACIYLA SÖYLETME | SORGU
[Tasavvuf]

- İSTİDLÂL: DALÂLETTE BULUNMASINI İSTEME, AYARTMAYA ÇALIŞMA
[Tasavvuf]

- İSTİDLÂL[< DELÂLET]: BİR DELİLE DAYANARAK BİR ŞEYDEN BİR SONUÇ ÇIKARMA, DELİL İLE ANLAMA
[Tasavvuf]

- İSTİDRÂC[< DERECE]: DERECE DERECE ÇIKARMAK YA DA İNDİRMEK | FASIK YA DA KÂFİR OLDUĞU HALDE BİR KİŞİNİN GÖSTERDİĞİ HARİKA
[Tasavvuf]

- İSTİDRÂC[< DERECE]: DERECE DERECE ÇIKARMAK YA DA İNDİRMEK | FASIK YA DA KÂFİR OLDUĞU HALDE BİR KİŞİNİN GÖSTERDİĞİ HARİKA
[Tasavvuf]

- ISTIFÂ': BİR ŞEYİN HÂLİSİNİ, TEMİZİNİ SEÇİP ALMA
[Tasavvuf]

- ISTIFÂ': SEÇME, SEÇKİNLİK
[Tasavvuf]

- ISTIFÂ': AYIKLAMA, AYIKLANMA
[Tasavvuf]

- İSTİFÂZA[< FEYZ]: FEYİZ ALMA/BULMA
[Tasavvuf]

- İSTİFHÂM[< FEHM (çoğ. İSTİFHÂMÂT)]: SORMA, ANLAMA | ANLAMAK, ÖĞRENMEK İÇİN SORMA
[Tasavvuf]

- İSTİĞFÂR[< GUFRÂN]: TÖVBE | ALLAH'TAN GÜNAHIN BAĞIŞLANMASINI İSTEME | ESTAĞFİRULLAH
[Tasavvuf]

- İSTİGNÂ'[< GINÂ]: AZA KANAAT ETMEME, TOKGÖZLÜLÜK | GEREKSİNİMSİZLİK | NAZLANMA, AĞIR DAVRANMA | ÇEKİNME
[Tasavvuf]

- İSTİGRÂK[< GARK]: DALMA, İÇİNE GÖMÜLME | KENDİNDEN GEÇİP DÜNYAYI UNUTMA | BOĞULMA | FAZLA ABARTMA [bkz. GULÜVV]
[Tasavvuf]

- İSTİHÂB: SAKLAMA, GİZLEME
[Tasavvuf]

- İSTİHÂB: DOSTLUK KURMA
[Tasavvuf]

- İSTİHÂB: KONUŞMA, MUSÂHEB ETME
[Tasavvuf]

- İSTİHÂLE[< HAVL (çoğ. İSTİHÂLÂT)]: OLAMAMA, MÜMKÜN OLMAYIŞ | BİR HALDEN BAŞKA BİR HALE GEÇİŞ, DEĞİŞİM | BAŞKALAŞMA
[Tasavvuf]

- İSTİHÂRE[< HAYR]: BİR İŞİN HAYIRLI OLUP OLMAYACAĞINI ANLAMAK ÜZERE ABDEST ALIP, DUA EDİP UYKUYA YATMA | HAYIRLI OLMAYI ARZU ETME
[Tasavvuf]

- İSTİHÂSE: ORGANİK MADDELERİN ŞEKİLLERİNİ KORUYARAK ZAMANLA TAŞ HALİNE GEÇMESİ
[Tasavvuf]

- İSTİHDAF[< HEDEF]: HEDEF TUTMA, AMAÇ EDİNME
[Tasavvuf]

- İSTİHSÂL[< HÂSIL]: HÂSIL ETME, MEYDANA GETİRME, ÜRETME | ELDE ETME, ELE GEÇİRME, ELE GEÇİRİLME
[Tasavvuf]

- İSTİHZÂ': ALAY ETME [bkz. İSTİSHÂR]
[Tasavvuf]

- İSTİHZÂR[< HUZÛR (çoğ. İSTİHZÂRÂT)]: HAZIRLAMA, HAZIR EDİLME | HUZÛRA GETİRME, ÇAĞIRMA | HATIRLAMA, HATIRA GETİRME | AKLA GELME
[Tasavvuf]

- İŞTİKÂK: Türeme. Edebiyatta aynı kökten türemiş olan sözcükleri bir arada bulundurma sanatı.
[Sanat]

- ISTILAH[< SULH]: TERİM, İLİM SÖZÜ, TÂBİR
[Tasavvuf]

- İSTİLÂM: ÖPME YA DA EL SÜRME
[Tasavvuf]

- İSTİLÂM: KÂBE'NİN TAVÂFI SIRASINDA "HACER-ÜL-ESVED"İN ELLE OKŞANMASI VE İZDİHAM DOLAYISIYLA BİZZAT EL SÜRÜLEMİYORSA UZAKTAN OKŞAMA İŞÂRETİNİN YAPILMASI
[Tasavvuf]

- İSTİLHÂM: ALLAH'IN MADDE İLHÂM ETMESİ NİYÂZINDA BULUNMA
[Tasavvuf]

- İSTİMATÖR[İt.]: Gümrüklerde, mallara değer biçen görevli.
[Insan]

- İSTİMDÂT[< MEDED]: YARDIM İSTEME
[Tasavvuf]

- İSTİNBÂT: BİR SÖZ YA DA İŞTEN GİZLİ BİR ANLAM ÇIKARMA, AÇIK OLMAYARAK, DOLAYISIYLA ANLMA
[Tasavvuf]

- İSTİNCÂ': NECASETTEN, PİSLİKTEN TEMİZLENME
[Tasavvuf]

- İŞTİRÂK[< ŞİRKET]: ORTAK OLMA, ORTAKLIK | KATILIM
[Tasavvuf]

- İSTİŞÂRE[< ŞÛRÂ (çoğ. İSTİŞÂRÂT)]: FİKİR SORMA, DANIŞMA
[Tasavvuf]

- İSTİSFÂR:
[Dil]

- İSTİSHÂR: ALAY ETME, EĞLENME
[Tasavvuf]

- İSTİSKA'[< SAKY]: SUYUN GEREKLİLİĞİNİ DUYMA | YAĞMUR DUASI | GÖVDENİN BİR TARAFINDA YA DA KARINDA SU BİRİKME
[Tasavvuf]

- İSTİSKAL[< SİKLET]: AĞIR GÖRME, HUZURUNDAN HOŞLANMAMA | YÜZ VERMEME, KOVARCASINA DAVRANMA, KOVMA
[Tasavvuf]

- İŞTİYÂK[< ŞEVK]: ÖZLEM, HASRET | YOĞUN ARZU
[Tasavvuf]

- ISTRUMAÇA: Birbirine takılmış zincir.
[Nesneler]

- İTAP: Azar, papara, zılgıt, saparta.
[Insan]

- İTERBİYUM[< YTTERBY-İSVEÇ]: Atom numarası 70, atom ağırlığı 173,04 olan, değerli bir öğe. [Simgesi: Yb]
[Doga]

- İTKİ:
[Diller]

- İTMÎNÂN: EMİN OLMA
[Tasavvuf]

- İTMÎNÂN: BİRİNE İNANMA, GÜVENME
[Tasavvuf]

- İTMÎNÂN: KAT'Î OLARAK BİLME
[Tasavvuf]

- İTTİBÂ: TÂBÎ OLMA, UYMA, ARDISIRA GİTME
[Tasavvuf]

- İTTİHÂD[< VAHDET]: BİR OLMA, BİRLEŞME, BİRLİK | AYNI OLMA, AYNI ANLAMI TAŞIMA | ALLAH VARLIĞINDA YOK OLMAK
[Tasavvuf]

- İTTİHÂZ[< AHZ]: EDİNME, EDİNİLME | KABUL ETME | SAYMA, SAYGI DUYMA
[Tasavvuf]

- İTTİKAN: İYİ VE SAĞLAM BİLME
[Tasavvuf]

- İTTİKA[< VİKAYE]: SAKINMA, ÇEKİNME | ALLAH'TAN KORKMA
[Tasavvuf]

- İvaz: Avaz.
[YunusEmre]

- İvaz: Karşılık, bedel.
[YunusEmre]

- İYELİK EKİ: POSSESSIVE CASE
[Dil]

- İYİ:
[Diller]

- İYİLİKSEVERLİK:
[Diller]

- İYİMSERLİK:
[Diller]

- İZ'ÂN: ANLAYIŞ, KAVRAYIŞ, AKIL
[Tasavvuf]

- İZ'ÂN: SÖZ DİNLEME
[Tasavvuf]

- İZ'ÂN: TERBİYE, EDEP
[Tasavvuf]

- İZABE: Eritme.
[Bilim]

- İZALE [< ZEVAL]: GİDERME, GİDERİLME; YOK ETME
[Tasavvuf]

- ÎZÂR: KEFENDE İÇ GÖMLEK
[Tasavvuf]

- IZBANDUT[< İt. < Cerm.]: Görünüşü~davranışı~korku veren iriyarı adam.
[Insan]

- İZİN: PERMISSION
[Dil]

- İZLENİM:
[Diller]

- İZRÂ'[Ar.]: Arşınlama.
[Nesneler]

- İZZET: DEĞER, KIYMET
[Tasavvuf]

- İZZET: YÜCE, YÜCELİK, ULULUK
[Tasavvuf]

- İZZET: KUVVET, KUDRET
[Tasavvuf]

- İZZET: HÜRMET, SAYGI
[Tasavvuf]

- İZZET-İ NEFS: ŞEREF, ONUR, HAYSİYET
[Tasavvuf]

- İZZETİYET: VARLIK
[Tasavvuf]

- Jagrat-sushupti: Uyanık uyku.
[Dil/UZAKDOGU]

- Jainizm(Caynacılık): Mahavira(Büyük Kurtarıcı) adıyla tanınan, Vardhamana'nın kurucusu olduğu Jain Dini. Üç incisi, "doğru iman", "doğru bilgi" ve "doğru davranış"tır.
[Dil/UZAKDOGU]

- JAKAMAR: Bir tür kuş.
[Hayvanlar]

- JAPONE: [Uzun kollu kadın giysisi için] Omuz kesimi olmayan, bol ve geniş. | [Kadın giysisi için] Kolsuz.
[Nesneler]

- JEGAND[Fars.]: Yırtıcı hayvanların korkunç sesi.
[Hayvanlar]

- JENGELE[Fars.]: Hayvanda çatal tırnak.
[Hayvanlar]

- JENGELE[Fars.]: Çatal tırnaklı hayvan.
[Hayvanlar]

- JEOBİYOLOJİ: Canlı maddenin evrimini inceleyen bilim dalı.
[Bilim]

- JEOBOTANİK: Bitkilerin dağılımını inceleyen bilim.
[Doga]

- JEODEZİ: Yerölçüm bilimi.
[Bilim]

- JEODİNAMİK: Yer kabuğundaki değişimleri inceleyen bilim.
[Bilim]

- JEOMORFOLOJİ: Yerbiçim bilimi.
[Bilim]

- JERUSALEM: ÇİFTE(İÇ VE DIŞ) BARIŞ
[Tasavvuf]

- JÎK: YAĞMUR DAMLASI
[Tasavvuf]

- JİNEKOLOJİ/NİSAİYE[Ar.]: Dişil organizmasını inceleyen bilim dalı, nisaiye.
[Insan]

- Jiva, Jivatman: Kişisel özvarlık. Bireysel ruh. Vedanta'ya göre jiva, atman'ın gövde, duyular ve zihinle özdeşleşme yanılgısı sonucu olarak varlık kazanır. Atmanyapan kimse olma, jiva'dır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Jnana[Sansk.]:
[Diller]

- Jnana[Sansk.](Chih[Çince]): Saf bilinç.
[Dil/UZAKDOGU]

- Jodo[Jap.]: Arık Ülke Budizmi. Amida Buda'nın adını içtenlikle, inanla ananların öldükten sonra tekrar doğacaklarına inandıkları cennet. bkz. Amida
[Dil/UZAKDOGU]

- JÜL: BÜKLÜM, KIVRIM
[Tasavvuf]

- JÜLÎDE: KARMAKARIŞIK, DAĞINIK SAÇ
[Tasavvuf]

- JÜLÎDE: Karmakarışık, dağınık saç.
[Insan]

- JURISPRUDENCE: FIKIH
[Tasavvuf]

- JURO[Juro özel adından]: İkinci çağın triasla kretase arasında kalan dönemi.
[Doga]

- KA: Astral Nur, Kalp.
[Insan]

- KÂ'BE: MÜSLÜMANLARIN NAMAZA BAŞLARKEN YÖNELDİKLERİ TARAF
[Tasavvuf]

- KÂ'BE: MÜSLÜMANLARIN HACI OLMAK ÜZERE BELİRLİ ZAMANDA GİDİP ZİYÂRET ETTİKLERİ YER
[Tasavvuf]

- KAABE KAVSEYN: İki yay, iki kaş arası.
[Insan]

- KABALA:
[Diller]

- KÂBE: KÜP TAŞ
[Mekanlar]

- KÂBETULLAH: GÖNÜL
[Tasavvuf]

- Kabîl: HZ. ÂDEM'İN BÜYÜK OĞLU OLUP, KARDEŞİ HÂBÎL'İ ÖLDÜRMÜŞTÜR
[Tasavvuf]

- KABİL[< KABÛL]: KABUL EDİCİ, KABUL EDEN | OLANAKLI
[Tasavvuf]

- KABZ: GÖNLE GELEN SIKINTI
[Tasavvuf]

- KABZ: HAK VÂRİDÂTINDAN KESİLEN
[Tasavvuf]

- KABZ: EL İLE TUTMA
[Tasavvuf]

- KABZ: AVUÇ İÇİNE ALMA, KAVRAMA
[Tasavvuf]

- KABZ: AZRAİL TARAFINDAN RUH TESLİM ALINMA, ÖLME
[Tasavvuf]

- KABZ: PEKLİK
[Tasavvuf]

- KADEH[çoğ. AKDÂH]: MÜRŞİDİN SÖZLERİ
[Tasavvuf]

- KADEH[çoğ. AKDÂH]: İÇKİ BARDAĞI
[Tasavvuf]

- KADEH[çoğ. AKDÂH]: KALB
[Tasavvuf]

- KADEM: AYAK
[Tasavvuf]

- KADEM: KIDEM, DERECE, YARIM ARŞIN UZUNLUĞUNDA BİR ÖLÇÜ
[Tasavvuf]

- Kadem: Ayak.
[YunusEmre]

- KADEM[Ar.]: Yarım arşın uzunluğunda bir ölçü. | Mimari arşının yarısı kadardır ve 12 parmak uzunluğundadır.[Hafriyatlarda kullanılırdı]
[Nesneler]

- KADÎM[< KADEM]: AYAK BASAN, VARAN, ULAŞAN
[Tasavvuf]

- KADÎM[< KIDEM (çoğ. KUDEMÂ)]: ESKİ | ÖNCESİ BİLİNMEYEN ŞEY | BAŞLANGICI BULUNMAYAN, ÖTEDEN BERİ VAROLAN | EZELÎ VE EBEDÎ OLANIN ZAMANA GEÇMESİ | AYAK-İLERLEME(TEKADDÜM) | GEÇMİŞTEN GELEN HER ŞEYİN HALKASI
[Tasavvuf]

- KADIN: PARTHENOS
[Felsefe]

- KADİR: Bir yıldızın parlaklık bakımından bulunduğu basamak.
[Bilim]

- KÂDİR[< KUDRET]: KUDRETLİ, GÜÇLÜ | ALLAH
[Tasavvuf]

- KADR:
[Tasavvuf]

- KADRİL: Fransız kökenli bir dans.
[Sanat]

- KAFATASI:
[Diller]

- KAFATASI/CÜMCÜME[Ar.]:
[Insan]

- KAFİLE[çoğ. KAVÂFİL]: BİRLİKTE YOLCULUK EDEN TOPLULUK, ZÜMRE, FIRKA
[Tasavvuf]

- KÂFİR: GURBETTE OLDUĞUNU BİLMEYEN
[Tasavvuf]

- KÂFİR: KARA
[Tasavvuf]

- KAFİRLİK: SİMGELERİ PUT EDİNMEK
[Tasavvuf]

- KÂFÛR: Uzakdoğu'da yetişen bir çeşit taflandan elde edilen~hekimlikte kullanılan, beyaz ve yarı saydam, kolaylıkla parçalanan, ıtırı kuvvetli bir madde.
[Beslenme]

- KAĞNI MESCİDİ: Sultanahmet'tedir.
[Istanbul]

- KAHİRE: Mars gezegeninin Arapçası.
[Mekanlar]

- KAILASH (DAĞI): KAR MÜCEVHERİ [Tibet dilinde]
[Mekanlar]

- KAİM[< KIYÂM]: VAR | AYAKTA DURAN/BULUNAN | BİRİNİN YERİNİ TUTAN, BİRİNİN YERİNE GEÇEN | BİR İŞTE SEBÂT EDEN
[Tasavvuf]

- KÂİNÂT: VAROLANLARIN HEPSİ | OLANLAR | AYALTI DÜNYA [olarak kabul edilirdi]
[Tasavvuf]

- KÂİNÂT: OLANLAR | AYALTI DÜNYA [olarak kabul edilirdi]
[Doga]

- KAKAFONİ/TENÂFÜR-İ HURÛF/KELÎMÂT: Kulağa hoş gelmeyen hece ya da sözcüklerin birarada bulunması.
[Muzik]

- Kakımak: Öfkelenmek.
[YunusEmre]

- Kaknus: Küllerinden yeniden doğan kuş.
[YunusEmre]

- KAL: SÖZ, LÂF
[Tasavvuf]

- Kala: Zaman.
[Dil/UZAKDOGU]

- KALAK: Tezek yığını.
[Hayvanlar]

- KALAK: Hayvanlarda burun deliği/ucu.
[Hayvanlar]

- KALAK: Hayvanlarda burun deliği/ucu.
[Uc]

- KALB: Hat sanatında, yazıyı bitişik yazmak.
[Tasavvuf]

- KALB: Bir sözcükteki harflerin yerlerini değiştirmek, bir sözcükteki harflerin tamamını kullanarak değişik sözcükler yapmak.
[Tasavvuf]

- KALB[çoğ. KULÛB]: GÖNÜL, YÜREK
[Tasavvuf]

- KALB[çoğ. KULÛB]: ÂHİRET PENCERESİ
[Tasavvuf]

- KALB[çoğ. KULÛB]: HERŞEYİN ORTASI, ALICI NOKTASI
[Tasavvuf]

- KALÇETE: Örülerek yapılan ip.
[Nesneler]

- KÂLE: Desenli kumaş.
[Nesneler]

- KALICILIK:
[Diller]

- KALİKO: Bir tür pamuklu kumaş.
[Nesneler]

- KALİNKA: Rus gaydası.
[Muzik]

- KALMA DURUMU: LOCATIVE CASE
[Dil]

- KALOMA: Gemi zincirinin su içinde kalan bölümü.
[Nesneler]

- Kalpana: İmgeleme, hayal, fantezi.
[Dil/UZAKDOGU]

- KÂM: AĞZIN ÜSTÜ, TAVANI, DAMAK
[Tasavvuf]

- KÂM: MERAM, ARZU, EMEL, İSTEK
[Tasavvuf]

- KÂM: LEZZET, ZEVK
[Tasavvuf]

- KAM': EZME, KIRMA; ZAPTETME
[Tasavvuf]

- KAMBRİYUM: En eski jeolojik tabaka.
[Doga]

- KÂMİL[< KEMÂL]: TAM, EKSİKSİZ, BÜTÜN | OLGUN | ÂLİM, BİLGİN
[Tasavvuf]

- KAMÎS: UZUN GÖMLEK
[Tasavvuf]

- KAMÎS: DÖLYATAĞINI KAPLAYAN İNCE DERİ
[Tasavvuf]

- KAMÎS[Ar.]: Dölyatağını kaplayan ince deri.
[Insan]

- Kamma phala, Kamma vipaka: Bir aksiyonun, edimin meyvesi ya da sonucu.
[Dil/UZAKDOGU]

- Kamu: Tüm, hep, hepsi.
[YunusEmre]

- KÂN: Değerli madenlerin çıkarıldığı ocak.
[Nesneler]

- KAN'DA:
[Insan]

- KANAAT: KAZANDIĞI İLE MEŞGUL OLUP, BAŞKASININ KAZANDIĞI İLE MEŞGUL OLMAMAKTIR
[Tasavvuf]

- KANADA: BÜYÜK KÖY [Amerika yerlilerinin dilinde]
[Mekanlar]

- KANAKLAR: Yeni Kaledonya yerli halkı.
[Insan]

- KANARYA ADALARI: Köpek Adası[Insula Canaria]. Kuşlar adaya değil, Kanarya Adası, kanarya kuşlarına köpek anlamına gelen adını vermiştir.
[Mekanlar]

- Kanda: Nerede.
[YunusEmre]

- Kandan: Nereden.
[YunusEmre]

- KANDİLÇİÇEĞİ/CİVANPERÇEMİ: Bileşikgillerden, çok çeşidi olan bir kır bitkisi. [Lat. ACHILLEA MILLEFOLIUM]
[Doga]

- KANFESE: Tespih böceği.
[Hayvanlar]

- KANGCHENJUNGA: Dünyanın üçüncü en yüksek dağı.[8598 m.]Sıkkım'da bulunur.
[Doga]

- KANIT:
[Diller]

- KANITLANABİLİRLİK: EVIDENTIALITY
[Dil]

- KANKAN: Afrika'ya özgü bir dans.
[Sanat]

- KANLI ÇEŞME: Alibeyköy'dedir.
[Istanbul]

- KANON:
[Diller]

- KÂNÛN[Ar.]: Kış mevsiminin ilk ayı.[Aralık.]
[Genel]

- KAODAİZM: Vietnam'ın, Tay Ninh kentinde, Budizm, Taoizm, Katolik Hristiyanlık ve Konfüçyüs'ten etkilenerek 1928 yılında, Cao Dai tarafından oluşturulmuş bir din. Victor Hugo'nun eserleri de bu dinin ilkelerinin belirleyicilerinden biri olmuştur.[Tay Ninh'deki mabedleri, 1932 yılında tamamlanmıştır.]

"Tek göz", bir simge olarak kullanılmaktadır.[Yaşamın ve ibadetin yolu olan ve kalbe yakın olduğundan dolayı olarak değerlendirilen sol göz.]

06:00, 12:00, 18:00 ve 00:00'te olmak üzere, günde dört kez ibadet etmektedirler. Törenlerde, kadın-erkek ayrımı olmaksızın yanyana yer alırlar.

5 ana ilkeleri vardır:
1. Kimseyi öldürme!
2. Yalan söyleme!
3. Hırsızlık yapma!
4. Tek eşli ol!
5. Alkollü içki içme!
[Felsefe]

- KAOS:
[Diller]

- KAPALI KÜME: CLOSED CLASS
[Dil]

- KAPAN: ÇARŞI
[Istanbul]

- KAPAN: ÇARŞI
[Mekanlar]

- KAPATMA EKİ: CLOSING SUFFIX
[Dil]

- KAPON: Gemi demiri üzerindeki zincir.
[Nesneler]

- KAPSAM:
[Diller]

- KAPTAJ: Dağlardan su toplama.
[Doga]

- KAPULANA: Mozambik'te, kadınların gündelik kullandıkları, gövdeye sarılarak giyilen bir çeşit giysi. [Bazen 2 ya da 3 kapulana, üst üste giyiliyor.][En yeni ve en temiz olanı alttadır.]
[Nesneler]

- KARA YEMİŞ: TAFLAN[yerel dilde]
[Beslenme]

- KARACA: Üst kol.
[Insan]

- KARAÇİ: KÜÇÜK KÖY
[Mekanlar]

- KARAKTER:
[Diller]

- KARAKUL: Bir tür kuş.
[Hayvanlar]

- Karana: Neden, bir sonuca şaşmaz biçimde öncülük eden ilk neden; gerektiğinde görünen etki şekline bürünen, tezahür etmemiş potansiyel neden; evrenin maddi nedeni. Karana, potansiyel haldeki kozmik enerjidir.
[Dil/UZAKDOGU]

- KARAR:
[Diller]

- KARATAY MEDRESESİ: Antalya'daki ünlü medrese.
[Mekanlar]

- Karavaş: Cariye, yardımcı kız.
[YunusEmre]

- KARBONUN TEPKİMESİ: -20 °C ilâ 120 °C
[Esik]

- Kargı: Mızrak.
[YunusEmre]

- KÂRİB[< KURB (çoğ. AKRİBÂ)]: YAKIN OLAN
[Tasavvuf]

- KARÎHA: İNSANDA KENDİLİĞİNDEN HÂSIL OLAN FİKİR VE NİYET
[Tasavvuf]

- KARÎHA: TABÎAT
[Tasavvuf]

- KARINA: Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü.
[Nesneler]

- KARÎNE[çoğ. KARÂİN]: KARIŞIK BİR İŞ YA DA MES'ELENİN ANLAŞILMASINA, ÇÖZÜLMESİNE YARAYAN HAL, İPUCU
[Tasavvuf]

- KARINSA: Kuşların tüy değiştirmesi.
[Hayvanlar]

- KARINSA: Kuşların tüy değiştirmesi.
[Esik]

- KARIŞIK:
[Diller]

- KARIŞIKLIK:
[Diller]

- KARMA: BLENDING
[Dil]

- KARMAŞIK SÖZCÜK: COMPLEX WORD
[Dil]

- KARMAŞIK TÜMCE: COMPLEX SENTENCE
[Dil]

- Karma[Sansk.]:
[Diller]

- Karma[Sansk.](Kamma[Palice]): Etkinlik. Eylem, özellikle sorumluluğu olan iyi~kötü eylem. Her hareketin bir öncekine bağlandığı nedensellik döngüsü, uygun nedenlerden oluşan sonuçlar zinciri. Karmaüç türlüdür:
Sanchita(geçmiş enkarnasyonlardan birikmiş olanlar),
Pararabdha(karma'nın şimdiki hayatta çözümlenmesi gereken bölümü),
Agami(gelecekte meyvesini verecek olan karma ).
[Dil/UZAKDOGU]

- KARNAVAL: İnsan kurban edilen tören.
[Felsefe]

- KARŞILAŞTIRMA: COMPARISON
[Dil]

- KARŞILIKLI: MUTUAL
[Dil]

- KARŞILIKLI:
[Diller]

- KARŞIT:
[Diller]

- KARŞITLIK:
[Diller]

- KARŞITSAL DAĞILIM: CONTRASTIVE DISTRIBUTION
[Dil]

- KARTEL: Gemilerde içme suyu konulan küçük fıçı.
[Nesneler]

- Karuna: Sevecenlik, şefkat; içgörü, sezgi, bilgelik(prajna) uyanınca karunanın da kendiliğinden ortaya çıktığını gözlemlemiş olan Mahayana Budizmi bu ilişkiye özellikle vurgu yapar.
[Dil/UZAKDOGU]

- KARZ: ÖDÜNÇ VERME/ALMA
[Tasavvuf]

- KARZ: BORÇ
[Tasavvuf]

- KAŞ: Kemerli ve çıkıntılı şey ya da yer.
[Nesneler]

- KASARA: Gemideki kısa güverte.
[Nesneler]

- KÂSE: KALB
[Tasavvuf]

- KASEM: YEMİN, AND
[Tasavvuf]

- KASÎDE[çoğ. KASÂİD]: ONBEŞ BEYİTTEN AŞAĞI OLMAMAK ÜZERE ÖVGÜ [EN ÇOK DOKSANDOKUZ BEYİT OLUR]
[Tasavvuf]

- KÂŞİF[< KEŞF]: KEŞFEDEN, ORTAYA ÇIKARAN
[Tasavvuf]

- KASIM: yüz elli, yaz belli.
( Kasım'ın 150. günü (08 Nisan) olunca, kötü havalar geçer, yazın ucu görünür. )
Kasım'dan on gün evvel ek, on gün sonra ekme.
[Esik]

- Kasîr: Kısa, ufak, kısa boylu.
[YunusEmre]

- KAT'İYYET: KESİNLİK
[Tasavvuf]

- KATEDRAL: Bir şehrin büyük kilisesi.
[Mekanlar]

- KATEGORİ:
[Diller]

- KATHAK/KATHAKALİ: Hindistan'a özgü bir dans.
[Sanat]

- KÂTİB[< KİTÂBET (çoğ. KETEBE, KÜTTÂB)]: YAZI YAZAN
[Tasavvuf]

- KATLANMALI DÜŞÜNME:
[Diller]

- KATMANDU(KASTHAMANDAP): AHŞAP TAPINAK
[Mekanlar]

- KATRAT: Basımcılıkta dizgi işinde kullanılan bir ölçü birimi. | Dizgide harfler arasına konulan yazısız metal parçası.
[Nesneler]

- KATRE[çoğ. KATER, KATARÂT]: DAMLA, DAMLAYAN ŞEY
[Tasavvuf]

- KAV: Yılanın attığı deri/gömlek.
[Hayvanlar]

- KAV: Yılanın attığı deri/gömlek.
[Esik]

- KAVKABAN[Yemen]: Dağın üstündeki gezegen.
[Mekanlar]

- KAVKI: Deniz hayvanlarının sert kabuğu.
[Hayvanlar]

- KAVKI: Deniz hayvanlarının sert kabuğu.
[Esik]

- KAVM[çoğ. AKVAM]: EVLİYÂ ZÜMRESİ
[Tasavvuf]

- KAVM[çoğ. AKVAM]: İNSAN TOPLULUĞU
[Tasavvuf]

- KAVM[çoğ. AKVAM]: BİR PEYGAMBERİN GÖNDERİLDİĞİ TOPLULUK
[Tasavvuf]

- KAVRAM:
[Diller]

- KAVRAYIŞ:
[Diller]

- KAYIN AĞACI: 72 kişinin 1 günlük oksijenini sağlar.
[Doga]

- KAYMAN: Güney Amerika'ya özgü bir sürüngen.
[Hayvanlar]

- KAYNAK: SOURCE
[Dil]

- KAYRA:
[Diller]

- KAYYİM: CAMİ HİZMETLİSİ
[Tasavvuf]

- KAZAN: TATARİSTAN
[Mekanlar]

- KÂZIM: GAZABINI/ÖFKESİNİ KONTROL EDEBİLEN, YENEN
[Tasavvuf]

- KEBÂİR[< KEBÎRE]: BÜYÜK GÜNAHLAR
[Tasavvuf]

- KEBAP KÖŞKÜ / İFTÂRİYE KASRI: Yıldız Sarayı'ndadır.
[Istanbul]

- KEBED: DİK DURMAK
[Tasavvuf]

- KEBED: MEŞEKKÂT
[Tasavvuf]

- KEBİKEÇ: Tılsımlı söz: Güve ve böcek.
[Yazmalar]

- KEC-REV: EĞRİ GİDEN, TUTTUĞU YOL AYKIRI/SAKAT OLAN
[Tasavvuf]

- KEC-REV: ALÇAK
[Tasavvuf]

- KEDER:
[Diller]

- KEFEKİ: Diş diplerinde oluşan kireç tabakası.
[Insan]

- KEFF[çoğ. KÜFÛF]: EL İÇİ, AYA, AVUÇ [bkz. RÂHE]
[Tasavvuf]

- KEHF: MAĞARA
[Mekanlar]

- KELÂM: SÖZ
[Tasavvuf]

- KELÂM: CÜMLELER
[Tasavvuf]

- KELÂM: SÖYLEYİŞ, NUTUK
[Tasavvuf]

- KELÂM: DİL, LEHÇE
[Tasavvuf]

- KELÂM: ALLAH'DAN VE ALLAH'IN BİRLİĞİNDEN BAHSEDEN İLİM
[Tasavvuf]

- KELÂM: KUR'AN-I KERİM
[Tasavvuf]

- KELÂM: TAAYYÜN (tas.)
[Mantik]

- KELÂM: İslâmî ilimlerin şemsiyesi.
[Mantik]

- KELÂM: USUL'UD DÎN
[Mantik]

- Keleci: Söz.
[YunusEmre]

- KELİK: Eski ayakkabı.
[Nesneler]

- KELİSER: Keliserli hayvanların tipik özelliği olan pençe şeklindeki beslenme öğesi. [KELİSERLİLER: Atnalı yengeçlerini, akrepleri, keneleri, örümcekleri ve soyu tükenmiş bir öbek olan su akreplerinin yer aldığı hayvan şubesinin üyeleri.]
[Hayvanlar]

- KELLE[Fars.]: 3x4 m² olan halı.
[Nesneler]

- KEM-TER: AŞAĞIDAN BULUNAN, HAKÎR, İTİBARSIZ
[Tasavvuf]

- KEM-TER: EKSİK
[Tasavvuf]

- KEMER-BEND: DERVİŞ
[Tasavvuf]

- KEMER-BESTE: BEKTÂŞÎ DERVİŞİ
[Tasavvuf]

- KEMER-BESTE: ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP
[Tasavvuf]

- Kemine: Pek küçük.
[YunusEmre]

- KEMİRGEN: RODENT
[Hayvanlar]

- KENAN İLİ: FİLİSTİN [Adanmış toprak]
[Mekanlar]

- KENDİLİĞİNDENLİK:
[Diller]

- KENDİNDE:
[Diller]

- KENDİNDE ŞEY:
[Diller]

- KENDİNİ TANI:
[Diller]

- KENTAL: Bir kütle ölçüsü birimi.
[Nesneler]

- KENZ[< KÜNÛZ]: HAZÎNE, DEFÎNE, YERALTINDA BULUNAN DEĞERLİ EŞYÂ
[Tasavvuf]

- KEPAZE: Gevşek ok yayı.
[Nesneler]

- KEPİR/ŞÛRE[Fars.]: Çorak, verimsiz toprak.
[Doga]

- KERÂMET: KEREM, BAĞIŞ
[Tasavvuf]

- KERÂMET: İKRAM, AĞIRLAMA
[Tasavvuf]

- KERÂMET: VELÎLERİN GEREKTİĞİNDE GÖSTERDİKLERİ FEVKALÂDE HAL
[Tasavvuf]

- KERÂMET: ERMİŞCESİNE YAPILAN İŞ, HAREKET YA DA SÖYLENEN SÖZ/FİKİR
[Tasavvuf]

- KERATA[Yun.]: Karısı tarafından aldatılan erkek. | Sevgi ile söylenilen sitem sözü. | Ayakkabı çekeceği.
[Insan]

- KERATİN: İnsan saçı ve tırnağının yanısıra, hayvanların pençe~toynaklarında, kuşların tüylerinde, oklu kirpilerin dikenlerinde, armadillo ile kaplumbağaların kabuklarında bulunan proteindir.
[Hayvanlar]

- KERDE: Sebze fideliği.
[Doga]

- KEREM: VERDİĞİNDE GÖZÜ OLMAMAK
[Tasavvuf]

- KERTE: İşaret için yapılmış çentik ya da iz, kerti.
[Nesneler]

- KERTE[İt.]: Gemi pusulasında kadranın ayrılmış olduğu on bir derece ve on beş dakika ölçüsünde bir açıya eşit olan otuz iki bölümden her biri. | Derece, radde[Ar.].
[Nesneler]

- KES: Jimnastik ayakkabısı.
[Nesneler]

- KESE/BEDRE: 500 kuruş.
[Nesneler]

- KEŞF: AÇMA, MEYDANA ÇIKARMA
[Tasavvuf]

- KEŞF: GİZLİ BİR ŞEYİ BULMA
[Tasavvuf]

- KEŞF: BİR SIRRI ÖĞRENME
[Tasavvuf]

- KEŞF: BİR ŞEYİN OLACAĞINI ÖNCEDEN ANLAMA
[Tasavvuf]

- KEŞF: ALLAH TARAFINDAN İLHAM OLUNMA
[Tasavvuf]

- KEŞF: KALDIRMAK
[Tasavvuf]

- KESİNLİK:
[Diller]

- KEŞKÛL: HİNDİSTAN CEVİZİ KABUĞU, SEYYAH DERVİŞLERİN KULLANDIĞI ARAÇ
[Tasavvuf]

- KESRET: ÇOKLUK, BOLLUK, ZİYÂDELİK
[Tasavvuf]

- KETM: BİR SÖZÜ/HABERİ/SIRRI SAKLAMA, GİZLİ TUTMA
[Tasavvuf]

- KETTÂB: Yazı yazan sanatkâr. Yakut el-Musta'simî'den sonra hattât.
[Yazmalar]

- KEVKEB: SÜREKLİ YANAN GEZEGEN, YILDIZ
[Tasavvuf]

- KEVN: OLMA
[Tasavvuf]

- KEVN: VAROLMA, VARLIK, VÜCUT
[Tasavvuf]

- KEVNEYN: CİSMÂNÎ VE RÛHÂNÎ ÂLEM
[Tasavvuf]

- KEVNEYN: DÜNYA VE ÂHİRET (KEVNUNİYET ÂLEMİ)
[Tasavvuf]

- KEVNİYYÂT: EVRENBİLİM, KOZMOLOJİ
[Tasavvuf]

- KEVSER: MADDÎ VE MANEVÎ ÇOKLUK
[Tasavvuf]

- KEVSER: İLİM, İRFÂN
[Tasavvuf]

- KEVSER: CENNETTE BİR HAVUZUN ADI
[Tasavvuf]

- Key: İyice, hakkıyla, iyi, pek adam akıllı.
[YunusEmre]

- KEZZAP: NİTRİKASİT
[Bilim]

- KİBÂR-I EHLULLAH: KÂMİL İNSAN
[Tasavvuf]

- KİBÂR[< KEBÎR]: BÜYÜKLER, ULULAR | İNCE, TERBİYELİ, GÖRGÜLÜ, NÂZİK
[Tasavvuf]

- KİBİR:
[Diller]

- KIBLE: Güney ile güneybatı [Güneybatı ile güney arası]. [Türkiye'ye göre!] [Güney anlamına da kullanılır.] | Mekke'de Kâbe'nin batı köşesi ile altınok (Mizp) arasının doğrultusu.
[Genel]

- KIBLE: NAMAZA BAŞLARKEN YÖNELİNEN TARAF, MEKKE TARAFI
[Tasavvuf]

- KIBLE: KABUL ETMEK
[Tasavvuf]

- KIBLE: GÜNEYDEN ESEN RÜZGÂR
[Tasavvuf]

- KIBLE: DARLIKTA BAŞVURULAN KAPI
[Tasavvuf]

- KİB[İ]R/UCB: BÜYÜKLÜK, ULULUK
[Tasavvuf]

- KİB[İ]R/UCB: KENDİNİ BÜYÜK GÖRME, BÜYÜKLÜK TASLAMA
[Tasavvuf]

- KIDVE: KENDİSİNE UYUP ARDINDAN GİDİLECEK KİMSE
[Tasavvuf]

- KIDVE: BİR SINIFIN YA DA TOPLULUĞUN BAŞINDA OLAN KİMSE
[Tasavvuf]

- KİFÂYET: YETİŞME, ELVERME
[Tasavvuf]

- KİFÂYET: YETERLİK
[Tasavvuf]

- KİFÂYET: İKTİDAR, YARARLIK
[Tasavvuf]

- KIĞ: Koyun, keçi vb. ve deve dışkısı.
[Hayvanlar]

- KİL Ü KAL: DEDİKODU (GÜFT Ü GÛ)
[Tasavvuf]

- KILAVUZ:
[Diller]

- KILGILI:
[Diller]

- KILICI / EDEN: AGENT
[Dil]

- KILIZMAN: Sazlık yer.
[Mekanlar]

- KİLOS: 126 dakika.
[Beslenme]

- KİM II SUNG/KİMİLSUNG ÇİÇEĞİ: Kuzey Kore'de, bolca yetişen, adını önder Kim II Sung'tan alan bir çiçek.
[Doga]

- KIMIZ, LAL: Böcekten çıkan bir tür boya.
[Hayvanlar]

- KİMYÂ': ARZUYU TERK, MEVCÛDA KANÂAT
[Tasavvuf]

- KİNA: Deniz kabuğu. | Papua Yeni Gine'nin para birimi.[1$ = 2 Kina | 1 Kina = 10 Tona][2011]
[Doga]

- KİNÂYE'LERDE:
[Sanat]

- KİNESET: Kuş gagası dibindeki sert kıllar.
[Hayvanlar]

- Kinhin[Jap.]: Yürüyerek sürdürülen meditasyon; Sakyamuni Buda'nın tam ve aşılmaz aydınlanmaya ulaştıktan sonra altında uyandığı kutsal Hintinciri ağacının gölgesinde bir hafta boyunca yürüdüğü yolundaki söylentiden gücünü alan uygulama.
[Dil/UZAKDOGU]

- KİNİRAS: Fenike tanrılarının genel adı.
[Felsefe]

- KİP: MOOD
[Dil]

- KİP:
[Diller]

- KIPÇAK: KUMANİA
[Mekanlar]

- KIPI:
[Diller]

- KİRÂM[< KERÎM]: SOYU TEMİZ, ULULAR, ŞEREFLİLER | CÖMERTLER
[Tasavvuf]

- KIRÂN[Fars.]: 1848'den 1927'ye kadar İran'da kullanılan bir gümüş para.[1.25 Dolar değerindeydi. 10 kıran, 1 toman ederdi.]
[Nesneler]

- KIRK BUDAK: BEKTÂŞİYYE'DE MEYDAN ŞAMDANI
[Tasavvuf]

- KİRKİT: Dokumacılıkta atkı ipliğini sıkıştırmak için kullanılan, demirden ya da ağaçtan yapılmış dişli araç. | Halı dokunurken kullanılan el tarağı.
[Nesneler]

- KIRLI: Ege bölgesinde özellikle hasat mevsiminde Orta Anadolu'dan gelen mevsimlik işçilere verilen ad.
[Insan]

- KIRPMA: CLIPPING
[Dil]

- KÎSE-İ FEM: Bazı hayvanların avurtları içindeki kese.
[Hayvanlar]

- KİŞİ: PERSON
[Dil]

- KİŞİ:
[Diller]

- KİŞİ UYUMU: PERSON AGREEMENT
[Dil]

- KISIKLI: Kayadan akan su.
[Doga]

- KİŞİLİK:
[Diller]

- KISIR DÖNGÜ:
[Diller]

- KİŞİSEL:
[Diller]

- KISKANÇLIK:
[Diller]

- KIŞR[< KUŞÛR]: KABUK
[Tasavvuf]

- KISSA: FIKRA, HİKÂYE, RİVÂYET
[Tasavvuf]

- KISSA: VAK'A
[Tasavvuf]

- KISTÂS: Ölçü. | Büyük terazi.
[Nesneler]

- KİSVE: bkz. KİSVET
[Tasavvuf]

- KİSVET: ELBİSE
[Tasavvuf]

- KİSVET: HUSÛSÎ KIYÂFET
[Tasavvuf]

- KİSVET: KİSBET, YAĞLI GÜREŞ YAPAN PEHLİVANLARIN GİYDİKLERİ DAR PAÇALI MEŞİN PANTALON
[Tasavvuf]

- KİSVET: BİR KİMSENİN YA DA BİR ŞEYİN DIŞ GÖRÜNÜŞÜ
[Tasavvuf]

- KİTAB UL-KUNİY: Abbasîler zamanında, Türkistan'da biraraya getirilen Kanallar kitabı.
[Mekanlar]

- KİTÂBE: INSCRIPTION[İng.]
[Nesneler]

- KİTAP:
[Diller]

- KİTİN[Fr. < Lat.]: Eklembacaklıların~kabukluların örteneğini oluşturan, dayanıklı~esnek organik madde. Kimi mantar~likenlerde de rastlanır.
[Hayvanlar]

- KITMİR: HURMA İLE ÇEKİRDEĞİN ARASINDAKİ ZAR
[Tasavvuf]

- KITMİR: Hurma ile çekirdeğinin arasındaki zar.
[Beslenme]

- Kıyl ü kal: Dedikodu, kuru lâf.
[YunusEmre]

- KIZ[< KID/T]: Az bulunan.
[Insan]

- KLAN/SOP[Türkçe]/SEMİYE[Osm. < Ar.]: Toplumun ilk ve en basit şekli/türü.: KLAN/SOP[Türkçe]/SEMİYE[Osm. < Ar.]: Toplumun ilk ve en basit şekli/türü.
[Insan]

- KLAPA: Yakanın göğüse doğru inen devrik bölümü.
[Nesneler]

- KLAVSEN: Klavyeli bir çalgı.
[Muzik]

- Klesha(/Kilesa): Zincirler, kirlilikler, tutkular, duygusal psişik bulaşıklıklar.
[Dil/UZAKDOGU]

- KLEZMER[< KLEY ZEMER, KLE/KLİ:Âlet, ZEMER: Ezgi]: Musevi eğlence müziği. | Sesin iletimi.
[Muzik]

- KLİŞE: Tanıklık.
[Dil]

- KNEZ: Rus Beyi.
[Insan]

- Koan[Jap.]:
[Diller]

- Koan[Jap.](Kung-an[Çince]): Paradoksal soru. Çözmesi için bir öğrenciye verilen bir problem. Zen öğrencilerine derin anlamlarını iyice anlayarak bir çözüm bulmaları için verilen bulmaca benzeri tümceler, bu tümceler genellikle Mondo'lardan alınır. bkz. Mondo
[Dil/UZAKDOGU]

- KOD ADI:
[Diller]

- KÖFTÜN: Sığırlara yedirilen susam ya da keten küspesi.
[Hayvanlar]

- KÖK: ROOT
[Dil]

- KÖK ALBİÇİMLİĞİ: ROOT ALLOMORPHY
[Dil]

- KOKAKO: Yeni Zelanda'ya özgü bir kuş.
[Hayvanlar]

- KÖKTENCİLİK:
[Diller]

- KOKU ALMA DUYUSU EN GELİŞKİN/LER: * KUTUP AYISI
[En]

- KOKU ALMA DUYUSU EN GELİŞKİN/LER: * KÖPEK/LER
[En]

- KOLTUK BAŞLIKLARI'NDA:
[Davranış - Tutum]

- KOLUGO: Asya'ya özgü memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- KOM: Yayla evi.
[Mekanlar]

- KOMÜNİZM:
[Diller]

- KON: İlâhi Ruh.
[Insan]

- KONGJIAO[Çince]: Konfüçyüs öğretileri.
[Felsefe]

- KONJENİTAL: Doğuştan olan hastalıklar.
[Insan]

- KONKLAV: Yeni bir Papa seçmek için toplanmış kardinaller meclisi.
[Insan]

- KONSOLİDASYON: Borçlanmaların uzun süreli(vadeli) borç durumuna getirilmesi.
[Genel]

- KONSÜL: Görevini bir başka meslektaşıyla paylaşan yargıç. [Görev süresi 1 yıl olmak üzere][Eski Roma'da]
[Insan]

- KONTUR: Resim sanatında kenar çizgisi.
[Sanat]

- KONUŞMA ANI/ ZAMANI: MOMENT OF SPEECH
[Dil]

- KOPUZ: Ozanların çaldığı telli Türk sazı.
[Muzik]

- KORKU:
[Diller]

- KÖŞETAŞI: KİLİTTAŞI
[Mekanlar]

- KÖŞETAŞI: TEMEL/KEMER TAŞI
[Mekanlar]

- Koshi[Jap.]: Omuriliğin göbek hizasının altında kalan bölümüne verilen ad.
[Dil/UZAKDOGU]

- KÖSNÜ(LİBİDO): Eşeysel enerji.
[Insan]

- KÖSNÜ, ŞEHVET:
[Diller]

- KOŞUL:
[Diller]

- KOŞULSUZ:
[Diller]

- KOŞUTLUK:
[Diller]

- KOTARMAK: Pişmiş yemeği başka kaplara boşaltmak.
[Beslenme]

- KOTARMAK: Bir işi tamamlamak/bitirmek.
[Beslenme]

- KÖTÜ:
[Diller]

- KÖTÜ/LÜK: VAROLANLAR ARASINDAKİ GÖRELİLİK
[Oncelikliler]

- KÖTÜMSERLİK:
[Diller]

- KOVARİ: Avustralya'ya özgü, memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- KOYUT:
[Diller]

- KRAL KOBRA: 18 metre yüksekliğe kadar çıkabilirler.
[Esik]

- KRANOLOJİ: Kafatası şekillerini inceleyen insanbilim dalı.
[Insan]

- KREOL/LER: Endonezya kökenli/ler.
[Insan]

- KREŞANDO: Giderek artan.
[Muzik]

- KRİZALİT: Böceğin başkalaşma hali.
[Hayvanlar]

- KRİZALİT: Böceğin başkalaşma hali.
[Esik]

- Ksanti: Kaçınma, tahammül, sabır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Kşatriyalar: Krallar, savaşçılar ve soylular. Tenleri kırmızımsıdır.
[Dil/UZAKDOGU]

- KU: KÖY, MESKEN, MAHALLE
[Istanbul]

- KU: Köy, mesken, mahalle.
[Mekanlar]

- KUALA LUMPUR: Çamurlu kavşak.
[Mekanlar]

- KUART: Amerika ve İngiltere'de kullanılan katı ve sıvı oylum/hacim ölçüsü.
[Nesneler]

- KUASAR: Bir ışık noktası gibi görülen galaksi dışı nesne.
[Doga]

- KÜBİT: 45 cm.
[Nesneler]

- Kuçmak: Kucaklaşmak.
[YunusEmre]

- KÜÇÜK EFENDİ KÜLLİYESİ: Kocamustafapaşa'dadır. [Nakşibendi Tekkesi olarak kullanılırdı.]
[Mekanlar]

- KÜÇÜLTME: DIMINUTIVE
[Dil]

- KÜÇÜMSEME:
[Diller]

- KÜDÂS: Hayvan aksırığı.
[Hayvanlar]

- KUDÛM: UZAK BİR YERDEN GELME, AYAK BASMA
[Tasavvuf]

- KUDÛM: TÜRK MÜZİĞİNE AİT USUL VURMA ÂLETLERİNDEN
[Tasavvuf]

- KUDÜM[Ar.]/SMALL DRUM OTTOMAN[İng.]: Mehter takımlarında~tekkelerde kullanılmış, metal kâseli bir çift küçük davuldan oluşan çalgı.
[Muzik]

- KUDZU[Lat. PUERARIA MONTANA]: Amerika'nın güney kısımlarında.
[Hayvanlar]

- KUKA: Dantel ipliği yumağı.
[Nesneler]

- KUKUÇ: Şeftali, kayısı gibi meyvelerin çekirdeklerinin sert kabuğu.
[Doga]

- KUL: Sürekli değişim içinde olan kişi.
[Tasavvuf]

- KUL: ABD
[Tasavvuf]

- KULAĞAKAÇAN BÖCEĞİ: EARWIG[İng. Kulak yaratığı], PERCE-OREILLE[Fr. Kulak delen], OHRWURM[Alm. Kulak solucanı], CONTRAPLUMAS[İsp. Çakı], TİJERETA[İsp. Makas darbesi], FORBICINA[İt. Küçük makas]
[Hayvanlar]

- KÜLÂH: BAŞA GİYİLEN
[Tasavvuf]

- KÜLÂH: MEVLEVÎ SİKKESİ
[Tasavvuf]

- KULAK ÇUKURU: SADEFE-İ ÜZN[Ar.], CONQUE[Fr.]
[Insan]

- KULAK DIŞ BOŞLUĞU: SAHN[Ar.]
[Insan]

- KULAK KEPÇESİ: SEDEFE[Ar.], PINNA[İng.]
[Insan]

- KULAK KİRİ: WAX
[Insan]

- KULAK YANGISI: OTİT
[Insan]

- KULAK ZARI: TABL[Ar.]
[Insan]

- KULAK [İNSAN]: 16 - 20 Hz ile 16.000 - 20.000 Hz arasındaki sesleri duyabilir.
[Insan]

- KULAKSIZ: Hasköy'dedir.
[Istanbul]

- KÜLBE-İ AHZÂN: HÜZÜNLER, GAM, KEDER, TASA EVİ
[Tasavvuf]

- KÜLBE-İ AHZÂN: HZ. YAKUB'UN EVİ
[Tasavvuf]

- KULLETEYN: 1200 Irak ratlı(2564 gr. ağırlığında bir ölçü) su alan iki büyük küp.
[Nesneler]

- KÜLTÜR:
[Diller]

- KULÛB[< KALB]: KALPLER, GÖNÜLLER
[Tasavvuf]

- KÜLÜNG: TAŞÇI KAZMASI
[Tasavvuf]

- KUMAN: KIPÇAK
[Insan]

- KUMRULU ÇEŞME: Fatih'tedir.
[Istanbul]

- KUMUL LODGE: Papua Yeni Gine'nin tropikal ve endemik kuşlarının görülebileceği bölge.
[Doga]

- KÜN: OL
[Tasavvuf]

- KÜNÂM[Fars.]: Kuş yuvası.
[Hayvanlar]

- KÜNÂM[Fars.]: Vahşi hayvan ini.
[Hayvanlar]

- KÜNH: BİR ŞEYİN ASLI, HAKİKATİ, TEMELİ
[Tasavvuf]

- KÜNH: KÖK, DİP
[Tasavvuf]

- KÜNH: ESAS, ÖZ
[Tasavvuf]

- KUNİK: Eskimoların burunlarını birbirlerine sürtmezler! Şefkatli koklaşmadır. [Eşeysel değildir!]
[Insan]

- KURAL:
[Diller]

- KURAL GÜDÜMLÜ YAPI İLKESİ: STRUCTURE DEPENDENCY PRINCIPLE
[Dil]

- KURAM:
[Diller]

- KURAM/TEORİ[İng. THEORY]: Hareket halinde olan şeyin dışına çıkıp, dışarıdan incelemek.
[Felsefe]

- KURAMSAL:
[Diller]

- KURB-U FERAİZ: ÖZÜN AŞKI
[Tasavvuf]

- KURB-U NEVAFİL: KABUĞUN AŞKI
[Tasavvuf]

- KURB/İYYET: YAKIN, YAKINLIK
[Tasavvuf]

- KÜRE[çoğ. KÜRÂT]: BEKTÂŞİYYE'DE MEYDAN OCAĞI
[Tasavvuf]

- KURFORSE: Bir paraya hükümetçe verilen (belirtilen) değer.
[Nesneler]

- KÜRSÎ: OTURULACAK YÜKSEKÇE YER
[Tasavvuf]

- KÜRSÎ: TAHT
[Tasavvuf]

- KÜRSÎ: MAKAM, VAZİFE
[Tasavvuf]

- KÜRTÜN: Rüzgârın biriktirdiği kar yığını.
[Doga]

- KURUTAN: Bir tür hayvan hastalığı.
[Hayvanlar]

- KUŞ DİLİ: HAKÎKAT DİLİ, ÂRİFLER DİLİ
[Tasavvuf]

- KUŞA: Buda'cı felsefe okulu.
[Felsefe]

- KÜŞÂD: Açılış.
[Nesneler]

- KUŞAK:
[Diller]

- KUŞKONMAZ CAMİSİ: Üsküdar'dadır. [1580]
[Istanbul]

- KUŞKONMAZ CAMİSİ: ŞEMSİPAŞA CAMİSİ [Üsküdar'da]
[Mekanlar]

- KUŞKU:
[Diller]

- KUŞKUCULUK:
[Diller]

- KÜSPE[Fars.]: Hayvan yemi, yakacak ve gübre olarak kullanılan, yağı ya da suyu çıkarılmış her türlü yağlı tohum ve bitki artığı.
[Hayvanlar]

- KUT: YAŞAMAK İÇİN YENİLEN ŞEY
[Tasavvuf]

- KUT: YİYECEK
[Tasavvuf]

- KUTB-ÜL-AKTÂB: KUTUPLARIN KUTBU, DEVRİN KUTBU
[Tasavvuf]

- KUTB-ÜL-AKTÂB: ALLAH'IN KENDİSİNE TASARRUF KUDRETİ VERMİŞ OLDUĞU VELÎ
[Tasavvuf]

- KUTB[çoğ. AKTÂB | KUTÛB]: BİR GRUBUN, BİR KAVMİN BAŞI, BİR TARÎK'İN ULU'SU, [GAVS'DEN SONRA GELİR]
[Tasavvuf]

- KUTCHING [BORNEO'nun başkenti, (Sarawak Eyaleti'nde)]: Kedi.
[Mekanlar]

- KÜTİKÜL[Fr.]: Yaprakların her iki yüzünde bulunan ve suyu sızdırmadığı için bitkinin kurumasına engel olan ince zar.
[Doga]

- KUTSAL:
[Diller]

- KUTSALLIK: İnsan emeğinin katıldığı (her) şey.
[Oncelikliler]

- KUTÛ'[Ar.]: Kuşların göç etmesi.
[Hayvanlar]

- KUVÂDİYYE[Ar.]: Sıçangiller.
[Hayvanlar]

- KUVVET:
[Diller]

- KUYRUKSOKUMU KEMİĞİ: UCA, PÖÇ, SACRUM
[Insan]

- KYDAROS: ALİBEYKÖY
[Istanbul]

- LÂ TAAYYÜN: BAŞLANGIÇ
[Tasavvuf]

- LÂ'L: KIRMIZI YAKUT
[Nesneler]

- LÂ-YÜS'EL: MES'UL OLMAZ, SORULMAZ
[Tasavvuf]

- LABRADOR: Bir tür su akıntısı.
[Doga]

- LÂGAR[Fars.]: Arık, zayıf, cılız hayvan.
[Hayvanlar]

- LAĞAŞ: Mezopotamya'da bir şehir devlet.
[Mekanlar]

- LAHANA ANITI: Topkapı Sarayı'ndadır. [1790]
[Istanbul]

- LÂHİN: ÖZELLİKLE KUR'ÂN-I KERÎM'İ OKURKEN TELAFFUZDA YANLIŞLIK YAPAN
[Tasavvuf]

- LÂHZE: AN
[Tasavvuf]

- LÂHZE: GÖZ UCU İLE BAKIŞ [daha çok LAHZA diye geçer fakat doğrusu LAHZE'dir]
[Tasavvuf]

- LAK: Amerikan elmasından çıkan zamk.
[Doga]

- LAKONİK[Fr. < Yun.]: Kısa~özlü söz.
[Dil]

- LALA: Padişahların sadrazamlara verdikleri unvan.
[OSMANLI]

- LAMEDH: İBRANÎ
[Felsefe]

- LAMPASA: Uzun yırtmaçlı etek.
[Nesneler]

- LÂNET: Uzaklaş(tır)ma.
[Oncelikliler]

- LARGO: Ağır tempo.
[Muzik]

- LASTA: Gemi yüklerine uygulanan ağırlık ölçüsü birimi. Geminin alabildiği yük.
[Nesneler]

- LASTA[Hollanda dilinden]: Kuzey Avrupa'da kullanılan, 2000 kg.'a yakın gemi yüklerine ve büyük miktardaki ticaret mallarına değer biçmeye yarayan kütle ölçü birimi.
[Nesneler]

- LASTİKOTİN[İng.]: İnce iplik ile çok sık dokunmuş yünlü, parlak bir kumaş.
[Nesneler]

- LÂS[Fars.]: Dişil hayvan.
[Hayvanlar]

- LATA[İt.]: Osmanlılar'da ilmiyenin giydiği bir tür üstlük.
[Bilim]

- LÂTİF: YUMUŞAK, İNCE, HOŞ
[Tasavvuf]

- LÂTİFE: GÜLDÜRECEK GÜZEL SÖZ VE ÖYKÜ
[Tasavvuf]

- LATİNÇİÇEĞİ: Latinçiçeklerinden, kalkan biçiminde yuvarlak yapraklı, sarı ve kırmızı çiçekli, otsu bir süs bitkisi. [Lat. TROPEOALUM]
[Doga]

- LAVOLTA/LEVALTO/LAVATOE: İtalyan kökenli bir dans.
[Sanat]

- LECLÂC: Ustası Dahir. Sısa'nın icad ettiği bu oyunu İran'a getirip yaymıştır. İran'da geliştiği için mûcidi Leclâc sanılır. )
[Genel]

- LEDÜN: ALLAH YANI [bkz. İLM-İ LEDÜN]
[Tasavvuf]

- LEGA: Papalık elçisi.
[Insan]

- LEGATO[İt.]: Bir parçanın notalarının, ara vermeden birbirine bağlanarak söyleneceğini ya da çalınacağını anlatır.
[Muzik]

- LEJYON: Altıbin kişilik asker topluluğu. [Eski Roma'da]
[Insan]

- LEKEN: Kara batmamak için ayağa takılan palet.
[Nesneler]

- LENDUHA: Çok iri ve kaba şey.
[Nesneler]

- LENGALENGA: Muz, patates ve Burundi ıspanağı ile hazırlanan bir lapa.
[Burundi'nin en tipik yemeği]
[Beslenme]

- LERZÂN: İNLEMEK
[Tasavvuf]

- LES'/LEDG[Ar.]: Yılan, akrep gibi hayvan ve böceklerin sokması.
[Hayvanlar]

- LES'/LEDG[Ar.]: Yılan, akrep gibi hayvan ya da böceklerin sokması.
[Hayvanlar]

- LEVENT: Deniz erlerine verilen ad.
[OSMANLI]

- LEVENT: Boylu-boslu, güçlü delikanlı.
[OSMANLI]

- LEVH: YASSI, DÜZ NESNE [RESİM ÇİZİLEBİLEN, YAZI YAZILABİLEN]
[Tasavvuf]

- LEVH-İ DİL: MÜ'MİNİN GÖNLÜ
[Tasavvuf]

- LEVHA: Levha, serlevha, başlık. Küçüğüne kıt'a.
[Yazmalar]

- LEVLÂK SIRRI: DÜNYANIN YARATILIŞ SIRRI
[Tasavvuf]

- LEYL: GECE
[Tasavvuf]

- LEYL-İ SECÂ: Tam kararmış gece.
[Tasavvuf]

- LEYLAK[Ar.]: Zeytingillerden, yaprakları karşılıklı bir ağaççık. [Lat. SYRINGA VULGARIS] | Bu ağacın, koni durumunda toplanmış, beyaz, eflatun ya da pembe renkte, güzel kokulu çiçekleri.
[Doga]

- LEYLEK: İNSAN-I KÂMİL
[Tasavvuf]

- LEYLEK YUVASI MESCİDİ: Yedikule'dedir.
[Istanbul]

- LEYLÎ: Yatılı öğrenci.
[Insan]

- LEYL[Ar.]: Gece.
[Genel]

- LEYL[Ar.]: Yılın en karanlık gecesi.
[Genel]

- LEYTE: OLSAYDI, KEŞKE, NE OLURDU
[Tasavvuf]

- LEYTE LAALLE: "BAKALIM, BUGÜN, YARIN" GİBİ SÖZLERLE ZAMAN GEÇİRME, İŞİ SÜRÜNCEMEDE BIRAKMA, SAVSAKLAMA
[Tasavvuf]

- LEZZET: TAT
[Tasavvuf]

- LEZZET(< LEZ ZAT):
[Diller]

- LİBÂ: ELBİSE
[Tasavvuf]

- LİBÂS: HIRKA
[Tasavvuf]

- LİBRE: Fransa'da 500 gr., İngiltere'de 454 gr. gelen ağırlık ölçüsü.
[Nesneler]

- LİD: Batı mûsikîsinde şarkı.
[Muzik]

- LİGATURA/LİKADURA: Gemide kullanılan bir ip.
[Nesneler]

- LİKA': GÖRME, RASTGELİP KAVUŞMA, YÜZ YÜZE GELME
[Tasavvuf]

- LİKA': YÜZ, ÇEHRE
[Tasavvuf]

- LİKYA: IŞIK ÜLKESİ
[Mekanlar]

- Lila: Oyun, şaka, bir ilâhi oyun olarak bakılan kozmos. Lila, Brahman'ın Mutlak gerçeğini temsil etmez. O ancak kısmi gerçektir ki gerçek olmayandan farklı değildir. Örneğin, buz kimilerine göre su, kimilerine göre ise buhar olarak tanımlanır fakat her iki beyan da kısmen doğrudur.
[Dil/UZAKDOGU]

- LİMNOLOJİ: Tatlı suların fiziksel ve biyolojik durumlarını inceleyen bilim dalı, gölbilim.
[Bilim]

- LİNİN[Fr.]: Göze çekirdeğinde bulunan ve kromatin tanelerini taşıyan, ağ biçimindeki ipliksi yapıya verilen ad.
[Doga]

- LİR/LÂVUTA/LAVTA/BER-BATT[Ar., Fars.]/LYRE[Fr.]: Eski Türk'lerin kopuzu ile aynıdır. Kiriş tellerinin iki yanında ikişer demir tel olduğu ve Muğla'da icat edildiği söylenilir.
[Muzik]

- LİRA: Telli bir çalgı.
[Muzik]

- LİRA[< İt. Altın para]: Yüz kuruş değerinde, Türkiye para birimi.
[Nesneler]

- LİTOLOJİ: Taşbilim.
[Doga]

- LİTÜRJİ: Bir dinin törenlerine ya da tapınma biçimine ilişkin kurallarının tümü.
[Felsefe]

- LİVÂ'[çoğ. ELVİYE]: BAYRAK
[Tasavvuf]

- LİVRE/LİBRETTO: Operanın söz kısmı. Opera kitabı.
[Sanat]

- LİYÂKAT: LAYIK OLUŞ
[Tasavvuf]

- LİYÂKAT: İKTİDAR, HÜNER, FAZİLET
[Tasavvuf]

- LOBELYA[Lat. LOBELIA]: Salkım durumunda, mavi çiçekleri bulunan, bir ya da çok yıllık, Kuzey Amerika bitkisi.
[Doga]

- LOGOS:
[Diller]

- LOJİSTİK:
[Diller]

- LOK: Gemileri farklı iki su düzeyinin birinden öbürüne aşırmak için yapılmış ara havuz. (PANAMA KANALI)
[Nesneler]

- LOSTRA[İt.]: Ayakkabı boyama.
[Nesneler]

- LÜBB: İÇ, ÖZ
[Tasavvuf]

- LÜBB: NÛR-I İLÂHÎ
[Tasavvuf]

- LÜBNAN[< LABNE]: Beyaz.
[Mekanlar]

- LÜBORULARI: Üflemeli bir Çin çalgısı.
[Muzik]

- LUKATA: Buluntu mal.
[Nesneler]

- LUMBAGO: Bel ağrısı.
[Insan]

- LÜMEN[Lat.]: Işık yeğinliği, 1 mum olan, eşit dağıtımlı bir nokta kaynağının 1 steradyan içine yayımladığı ışık akışı.
[Bilim]

- LÜMİNESANS: Işıldama.
[Bilim]

- M'Lİ İKİLEME: DOUBLETS WITH M
[Dil]

- M.Ö. 300'E KADAR OLAN 17 KAVİM'İN ÖNEMLİ 4'Ü:
[Felsefe]

- MÂ: BİZ
[Tasavvuf]

- MÂ': Tasavvuf]

- MA'BÛD[< İBÂDET]: KENDİSİNE İBÂDET EDİLEN | ALLAH
[Tasavvuf]

- MA'BÛD[< İBÂDET]: KENDİSİNE İBÂDET EDİLEN | ALLAH
[Tasavvuf]

- MA'DÛM-ÜL-CENÂH[Ar.]: Kanatsızlar.
[Hayvanlar]

- MA'DÛM-ÜL-ERCÜL[Ar.]: Ayaksızlar.
[Hayvanlar]

- MA'DÛM[< adem]: YOK OLAN, MEVCUT OLMAYAN
[Tasavvuf]

- MA'LÛMÂT[< MA'LÛM]: BİLİNEN ŞEYLER | BİLİŞ | BİLGİ
[Tasavvuf]

- MA'MÛR[< UMRÂN]: BAYINDIR, ŞENLİKLİ | GÜZEL, BAKIMLI
[Tasavvuf]

- Ma'ni: Mânâ, anlam.
[YunusEmre]

- MA'RİFET[< MAÂRİF]: BİLME, BİLİŞ | HERKESİN YAPAMADIĞI USTALIK, USTALIKLA YAPILMIŞ OLAN ŞEY
[Tasavvuf]

- MA'RÛR: Uyuz.
[TIP]

- MA'S[Ar.]: Kasın tutulması, büzülmesi, kramp.
[Insan]

- MA'S[Ar.]: CRAMPE[Fr.]
[Insan]

- MÂ-BEYN: İKİ ŞEYİN ARASI, ARADAKİ ŞEY, ARA
[Tasavvuf]

- MÂ-BEYN: HAREMLE(HANIMLAR DÂİRESİ İLE) SELÂMLIK(BEYLER DÂİRESİ) ARASINDAKİ ODA
[Tasavvuf]

- MÂ-BEYN: SARAYDA, VÜKELÂNIN VE ÖBÜR ZEVÂTIN MÜRÂCAAT EDECEKLERİ VE PÂDİŞAHA YAKINLARININ BULUNDUĞU DÂİRE
[Tasavvuf]

- MÂ-BEYN: PÂDİŞAH SARAYI
[Tasavvuf]

- MÂ-BEYN: ARAYA SOĞUKLUK GİRMİŞ OLMA
[Tasavvuf]

- MÂ-BEYN: (müzik'te TAM SESLERE GÖRE ÎTÎBÂR EDİLEN ÂHENKLERE NAZARAN, YARIM SES TİZ OLAN ARA ÂHENKLERE VERİLEN BİR AD
[Tasavvuf]

- MÂ-LÂ-YA'Nİ: ANLAMSIZ, YARARSIZ, BOŞ (ŞEYLER), GEREKSİZ SÖZ [İng. WASTE]
[Tasavvuf]

- MA-SİVÂ: ALLAH DIŞINDAKİ HERŞEY
[Tasavvuf]

- MA-SİVÂ: DÜNYA İLE İLGİLİ OLAN ŞEYLER [İng. CHITCHAT]
[Tasavvuf]

- MAA-MÂ-FÎH: BUNUNLA BİRLİKTE, BÖYLE İKEN, BÖYLE İSE DE
[Tasavvuf]

- MAÂBİD: İBÂDET EDECEK YERLER, TAPINAKLAR
[Tasavvuf]

- MAÂD[< AVDET]: DÖNÜLEN YER, DÖNÜP GİDİLECEK YER
[Tasavvuf]

- MAÂRİF-İ RABBÂNİYYE: İLÂHİ BİLGİLER
[Tasavvuf]

- MAÂRİF[< MA'RİFET]: MA'RİFETLER, BİLİMLER | BİLGİ, KÜLTÜR
[Tasavvuf]

- MAD: Bir tahıl ölçüsü.
[Nesneler]

- MADAGASKAR: Madagaskar Adası'nda 33 farklı tür hayvan bulunmaktadır.
[Hayvanlar]

- MADDE: Sürekli gözlemlenebilen, çözümlemeye açık olan temel birimler. | UZANAN(YER KAPLAYAN)
[Nesneler]

- Madhyamika[Sansk.]: Orta Yol. Ne aşırı çilecilik, ne aşırı nefre düşkünlük. Karşıtların üstündeki, ötesindeki boyut. Nagarjuna'nın felsefesi.
[Dil/UZAKDOGU]

- MADON: Meryem Ana heykelciği.
[Sanat]

- MAESTRO[İt.]: Besteci.
[Muzik]

- MAESTRO[İt.]: Orkestra şefi.
[Muzik]

- MAĞFİRET[< GUFRÂN]: ALLAH'IN, KULLARININ GÜNAHLARINI BAĞIŞLAMASI | BAĞIŞLAYICILIK
[Tasavvuf]

- Magrib: BATI TARAFINDA OLAN ÜLKELER
[Tasavvuf]

- Magrib: AFRİKA'NIN MISIR ÖTESİNDEKİ ŞİMAL(KUZEY) KISMI
[Tasavvuf]

- Magrib: İSPANYA, PORTEKİZ
[Tasavvuf]

- magrib[< GARB]: BATI | AKŞAM
[Tasavvuf]

- Magrip: Batı.
[YunusEmre]

- MAĞRÛR[< GURÛR]: GURURLU | BİR ŞEYE GÜVENEN | GÜVENİLMEYECEK ŞEYE GÜVENİP ALDANAN, KENDİNİ BEĞENMİŞ (KİMSE) | BÜYÜKLÜK TASLAYAN
[Tasavvuf]

- MÂH-I RÛ[Fars.]: İLÂHÎ TECELLİYATIN NURLARININ ZUHURU
[Tasavvuf]

- MÂH-I Sİ-RÛZE[Fars.]: Otuz gün süren ay.[Nisan, Haziran, Eylül, Kasım]
[Genel]

- MÂH-I Sİ-RÛZE[Fars.]: Çok küçük.
[Genel]

- MÂH-I Sİ-RÛZE[Fars.]: Zarif, ince yapılı bayan.
[Genel]

- MÂH-I YEMÂNÎ[Fars.]: HZ. MUHAMMED
[Tasavvuf]

- Maha-Karta: Büyük yapıcı. Zihin büyük yapıcıdır, çünkü o her zaman uğraşır, her zaman bir şeyle ya da bir başka şeyle meşguldür.
[Dil/UZAKDOGU]

- Maha-Kasyapa: Buda'nın müritlerinden biri ve daha sonra Bodhi-Dharma, Pirler vs. yoluyla nesilden nesile aktarımın Dharma Lambası'nı ilk alan kişi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Maha-Mantra: Büyük büyü, efsun, sihir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Maha-Maya: Büyük İllüzyon. Gerçekdışılık. MayaGerçek'i örtüp gizleyen aldatıcı güçtür. Maya'nın doğası aldatıp yanlış yola sevk etmektir. Mayatüm zihinsel projeksiyonların bütünlüğüdür.
[Dil/UZAKDOGU]

- Maha-Mrityu: Nihai çözüşüm, tüm yaradılışın büyük bölümü.
[Dil/UZAKDOGU]

- Maha-Sattva: En Yüce Uyum.
[Dil/UZAKDOGU]

- Maha-Tattva: Büyük Gerçek, En Yüce Bilinç.
[Dil/UZAKDOGU]

- Maha-Vakya: Yüce söz, ifade. En üstün Vedanta gerçeklerini ifade eden dört Upanişad Mahavakya'lar olarak bilinir. Onlar:
( Prajnam Brahman(Bilinç Brahman'dadır),
Aham Brahmasmi(Ben Brahman'ım),
Tat Tvam asi(Sen O'sun),
Ayam Atma Brahma(Öz Varlık Brahma'dır).
[Dil/UZAKDOGU]

- MAHABBET: SEVGİ
[Tasavvuf]

- Mahabharata: Kutsal sayılan bir Hint Destanı. Ondokuzuncu yüzyıla kadar yazıya çevrilmeden kulaktan kulağa aktarılmıştı. Kötü ruhlar(kurus) ile iyi ruhlar(pandus) arasındaki çatışma üzerine dayalıdır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Mahadakash: Mevcudatın geniş ve büyük alanı, madde ve enerji evreni.
[Dil/UZAKDOGU]

- MAHÂK/MIHÂK/MUHÂK[Ar.]: Her Arabî ayın son üç gecesi.
[Genel]

- MAHALLİYÂT: SADIR, KALB, FUÂD, SIR, SIRR-I SIR, EL-HAFÎ, EL-AHFÂ
[Tasavvuf]

- Mahaparinirvana: Nihai Nirvana. (Nirvana'ya bu hayatta erişilebilir, ölümü Nihai Nirvana takip eder.)
[Dil/UZAKDOGU]

- Mahaprajna: Büyük bilgelik, Buda'ların bilgeliği.
[Dil/UZAKDOGU]

- Mahatma: Aydınlanmış varlık.
[Dil/UZAKDOGU]

- Mahayana: Büyük Araç/Yol. Budizmin iki ana kolundan biri. Çin, Tibet, Japonya gibi kuzey Asya ülkelerinde yaygındır.
[Dil/UZAKDOGU]

- MAHBEL[Ar.]: Hayvanın gebelik zamanı.
[Hayvanlar]

- Mahbub: Sevilen.
[YunusEmre]

- MAHBUB[< HUBB]: MUHABBET OLUNMUŞ, SEVİLMİŞ, SEVİLEN, SEVGİLİ
[Tasavvuf]

- Mahfil: Toplantı yeri.
[YunusEmre]

- MAHFİL: MAKSÛRE'DEN DAHA YÜKSEK OLAN YER
[Tasavvuf]

- MAHFİL: BÜYÜK CAMİLERDE HÜKÜMDARLARA YA DA MÜEZZİNLERE AYRILMIŞ ETRAFI PARMAKLIKLA ÇEVRİLMİŞ OLAN YER
[Tasavvuf]

- MAHFİL: OTURULACAK, GÖRÜŞÜLECEK YER, TOPLANTI YERİ
[Tasavvuf]

- MAHFÛZ[< HIFZ]: SAKLANMIŞ | KORUNMUŞ, GÖZETİLMİŞ | GİZLENMİŞ | EZBERLENMİŞ
[Tasavvuf]

- Mahi: Balık.
[YunusEmre]

- MAHLAS[< HULÛS]: HALÂS OLUNACAK, KURTULACAK YER | BİR KİMSENİN İKİNCİ ADI, TAKMA AD
[Tasavvuf]

- MAHLEB[Ar. çoğ. MAHÂLİB]: Aslan, kedi, doğan gibi hayvanların çengelli pençeleri.
[Hayvanlar]

- MAHLÛK[< HALK]: HALK OLUNMUŞ, YARATILMIŞ | YARATIK
[Tasavvuf]

- MAHLÛTA[Ar.]: Bulgurla karışık mercimek çorbası.
[Beslenme]

- MAHREK[Ar., mat.]: Hareketli bir noktanın güttüğü yol.
[Nesneler]

- MAHRUT: KONİ
[Bilim]

- MAHVİYYET: ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK, TEVÂZU
[Tasavvuf]

- MAHYA: Çatılarda iki eğik yüzeyin birleştiği bölüm.
[Nesneler]

- MAHZ: HÂLİS, KATIKSIZ, TAM
[Tasavvuf]

- MÂH[Fars.]: ÇİLE DOLDURMAYA BAŞLAMIŞ DERVİŞ, SEYR-Ü SÜLÛKA GİREN MÜPTEDÎ
[Tasavvuf]

- MÂİYYE[Ar.]: Susallar.
[Hayvanlar]

- MÂİYYE[Ar.]: AQUATIQUES[Fr.]
[Hayvanlar]

- MAK'AD-İ SIDK: TAKVÂ SAHİPLERİNİN CENNETTEKİ MAKAMI
[Tasavvuf]

- MAKAMLARIN ETKİLERİ: * RAST MAKAMI: İnsana sefa verir.
* REHÂVÎ MAKAMI: İnsana bekâ verir.
* KÛÇEK MAKAMI: İnsana hüzün ve elem verir.
* BÜZÜRK MAKAMI: İnsana havf(korku) verir.
* ISFAHAN MAKAMI: İnsana cevir ve seha verir.
* NEVÂ MAKAMI: İnsana lezzet ve ferahlık verir.
* UŞŞAK MAKAMI: İnsana gülme verir.
* ZİRGULE MAKAMI: İnsana uyku verir.
* SABÂ MAKAMI: İnsana şecaat verir.
* PUSELİK MAKAMI: İnsana kuvvet verir.
* HÜSEYNÎ MAKAMI: İnsana sulh verir.
* HİCÂZ MAKAMI: İnsana tevazu verir.
[Muzik]

- MAKAT[Ar.]: Minderli alçak sedir.
[Nesneler]

- MAKEDONYA: MANASTIR - SELÂNİK - KOSOVA
[Mekanlar]

- MAKİ: Akdeniz iklim bölgesinde çoğunlukla sert meşin ve parlak yapraklı, her zaman yeşil ve kurakçıl olan çalı topluluğu.
[Doga]

- MAKREME/MIKREME[Ar.]: Sofra havlusu. | Elbezi. | Bazı köylü hanımların başlarına sardıkları nakışlı örtü. | Peştemal.
[Beslenme]

- MAKRIKÖY: BAKIRKÖY [1925'e kadar kullanılmış olan eski adı]
[Istanbul]

- MAKSİ[Fr.]: Uzun.
[Nesneler]

- MAKSÛRE[< KASR]: KASROLUNMUŞ, KISALTILMIŞ | ALIKONULMUŞ | BİR ŞEYE AYRILMIŞ | BAZI ARAPÇA SÖZCÜKLERİN SONUNDA BULUNAN "Y" ŞEKLİNDE YAZILAN ELİF HARFİ
[Tasavvuf]

- MAKSÛRE[< KUÛD]: CAMİLERDE ETRAFI PARMAKLIKLI YÜKSEK YER
[Tasavvuf]

- MALAKOLOJİ: Yumuşakçalar bilimi.
[Hayvanlar]

- MÂLİK: Cehennemin bekçisi.
[Tasavvuf]

- Mâlik: YEDİ CEHENNEM'İN HÂKİMİ VE KAPICISI OLAN MELEK, ZEBÂNİLERİ İDÂRE EDEN MELEK
[Tasavvuf]

- mâlik[< MÜLK]: SAHİP, BİR ŞEYE SAHİP, BİR ŞEYİ OLAN
[Tasavvuf]

- MALUF: Fasulye ezmesi.
[Lübnan mutfağı mezelerinden]
[Beslenme]

- MÂNÂ: SENİ SENDEN TAMAMIYLA SOYAN
[Tasavvuf]

- Mana, Manas: Zihin, anlayış. Manas, düşünme, ayırt edebilme yetisidir. Nyaya felsefesinde manas, Atman'dan(ruhtan) farklı bir cevher olarak kabul edilir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Manana: Meditasyon, tefekkür.
[Dil/UZAKDOGU]

- Manas: Duygular.
[Dil/UZAKDOGU]

- MANAT/MANET: Rus parası, ruble.
[Nesneler]

- Mandalalar: Kendisi vasıtasıyla meditasyon yapılan resimler.
[Dil/UZAKDOGU]

- MÂNEVİYAT: ANLAM-DEĞER
[Tasavvuf]

- MANGO: Hint kirazı.
[Beslenme]

- MANGUST: Zehirli yılanları avlayan memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- MANİPURİF: Hindistan'a özgü bir dans.
[Sanat]

- MANİTA[İt., argo]: Tanışıyormuş gibi yaparak para sızdırma. Dolandırıcı.
[Genel]

- MANOLYA: Koklanmaz! [Sadece izlenir!]
[Doga]

- MANSIB[< NASB]: DEVLET HİZMETİ, MEMURİYET | MAKAM, RÜTBE, DERECE, ORUN
[Tasavvuf]

- MANSIB[< NASB]: Büyük memurluk makamı. | Devlet hizmeti, memuriyet. | Onun, derece, rütbe, makam.
[Insan]

- MANSÛS/A: Kur'ân-ı Kerîm'de, açıkça anlatılmış, hakkında âyet bulunan.
[Tasavvuf]

- MANTIK:
[Diller]

- Mantra[Sansk.]:
[Diller]

- Mantra[Sansk.](Shingon[Jap.]): İlâhi, bir düşünce aracı, harfler halinde göz önüne getirilen ve telaffuz edilen ideal sesler. Mantra, sürekli tekrarlanışı kendine özgü sonuçlar doğuran bir sözcükler topluluğudur. Sihirli bir gücü olduğuna inanıldığı için ya da zihinde etkin bir değişim yapmak amacıyla aralıksız tekrarlanan bir sözcük, bir hece ya da bir harf. (Tasavvuf'ta: Zikir)
[Dil/UZAKDOGU]

- MANYOK: Orta Afrika Cumhuriyeti'nde, fakirlerin ana yiyeceği olarak ekmeğin yerine geçen gıda.
[Beslenme]

- Mara: Mitolojik bir varlık.
[Dil/UZAKDOGU]

- Marga: Yol.
[Dil/UZAKDOGU]

- MARİNERA: Portekiz ve Şili'ye özgü bir dans.
[Sanat]

- MARS: el-KAHİRE[Ar.](al-QAHIRAH)
[Doga]

- MASERASYON: Su içinde kalma sonucu, suda kalan uzvun aldığı durum. | Katı cismi su içinde bırakarak, eriyecek maddelerini ayırma.
[Insan]

- MÂŞÎ-ALEL-ESÂBİ'[Ar.]: Parmaklarının ucları üzerinde yürüyen ve et yiyen sınıfında bulunan hayvanlar.[köpek, sırtlan vb.]
[Hayvanlar]

- MÂŞÎ-ALEL-KEFF[Ar.]: Ayaklarının tabanına basan ve et yiyen sınıfında bulunan hayvanlar.[ayı vb.]
[Hayvanlar]

- MÂŞİYE[Ar. | çoğ. MEVÂŞÎ]: Deve, koyun, keçi gibi hayvan.
[Hayvanlar]

- MASKARATA: Ayakkabının üst yüzünün ön tarafında dikişle ayrılan burun bölümü.
[Nesneler]

- MAŞKÛK-ÜR-RİCL[Ar.]: Yarıkayaklılar.
[Hayvanlar]

- MASLAHAT[< SULH]: İŞ, EMİR, HUSUS, MADDE, KEYFİYET | ÖNEMLİ İŞ | BARIŞ, DİRLİK, DÜZENLİK
[Tasavvuf]

- MASLAK: Su yolu üzerindeki su haznesi.
[Mekanlar]

- MASLAK: Sürekli akan su borusu.
[Mekanlar]

- MAŞRAPA[< MEŞÂRİB)(aslı MİŞREBE]: SU KABI [bkz. MEŞREB, MEŞREBE]
[Tasavvuf]

- Maşrik: Doğu.
[YunusEmre]

- MAŞRIK[< ŞARK]: DOĞU, GÜNEŞİN DOĞDUĞU TARAF
[Doga]

- MAŞRIK[< ŞARK]: DOĞU, GÜNEŞİN DOĞDUĞU TARAF
[Mekanlar]

- MASTER: USTA
[Insan]

- MASTİT: Meme yangısı.
[Insan]

- MASTURİ[Yun.]: Geminin en geniş yeri.
[Nesneler]

- MASURA[Fars. < Yun.]: Çeşme zıvanası. | Bir akarsu ölçü birimi.
[Nesneler]

- MATAFYON[İt.]: Yelkenlere ve tentelere açılan delik.
[Nesneler]

- MATAH: Ticaret malı. [Daha çok kumaş cinsinden kâr getiren mal] ["Çok matah bir şey sanki"]
[Genel]

- MATHAF: KÂBE ALANI
[Tasavvuf]

- MATHARE: GUSÜLHÂNE, İÇİNDE YIKANILIP TEMİZLENİLECEK YER
[Tasavvuf]

- MATHARE: SU KABI, MATARA
[Tasavvuf]

- MATHEMATA: EVRENDE İÇKİN OLAN DÜZENİ ÖĞRENME VE ÖĞRETMEK
[Felsefe]

- MATHESIS UNIVERSALIS: EVRENİN TÜMEL DİLİ
[Felsefe]

- MATHESIS UNIVERSALIS:
[Diller]

- MATLA'[< TULÛ]: DOĞACAK YER | İÇ VE DIŞ ANLAMLARIN BİRLEŞTİĞİ NOKTA, KUR'AN-I KERÎM'İ OKUYAN BİR ERMİŞ KİMSEYE ALLAH'IN TECELLİ ETMESİ
[Tasavvuf]

- MÂT[Fars.]: Satranç oyununda yenilme.
[Genel]

- MAVUNA: Rıhtıma yanaşamayan gemilerin yükünü taşıyan araç.
[Nesneler]

- Maya: Yanılsamalar (ilüzyon/illusion) dünyası. Algılarımız gerçekliği bütünlüğü içinde yansıtmadığında, zihinlerimizde eksik ve çarpıtılmış algılarımızdan kaynaklanan birer "yanılsamalar dünyası" oluşuyor. Algı kapıları, algı filtreleri temizlendiği takdirde her şey insana gerçek durumuyla, "ne ise o olarak" görünür. Evrenin gerçek böylesiliğini görmemizi engelleyen, bize evreni renk renk, türlü biçimli çokluk, çeşitlilik olarak gösteren büyülü gözlük, renkli peçe.
[Dil/UZAKDOGU]

- MÂYE: MAYA, ASIL VE GEREKLİ MADDE
[Tasavvuf]

- MÂYE: ASIL, ESAS
[Tasavvuf]

- MÂYE: PARA, MAL
[Tasavvuf]

- MÂYE: İKTİDAR, GÜÇ
[Tasavvuf]

- MÂYE: BİLGİ
[Tasavvuf]

- MÂYE: DİŞİ DEVE
[Tasavvuf]

- MAZHARİYYET: ELDE ETME, NÂİL OLMA
[Tasavvuf]

- MAZHAR[< ZUHÛR]: BİR ŞEYİN GÖRÜNDÜĞÜ ÇIKTIĞI YER | NAİL OLMA, ŞEREFLENME | BAZI TEKKELERDE OTURARAK UYUNURKEN DAYANILAN KISA DEĞNEK | BİR ÇEŞİT TEF
[Tasavvuf]

- MAZÎF[Ar]: Ziyafet evi.
[Beslenme]

- MAZÎF[Ar]: Herkese kapısı/sofrası açık ev.
[Beslenme]

- MAZMÛN[Ar. < ZIMN]: Derinlerdeki anlam, kavram. | Ödenmesi gereken şey. | Nükteli, sanatlı, ince söz.
[Oncelikliler]

- MAZRÛF[< ZARF]: ZARFLANMIŞ, ZARFA KONMUŞ | KALIPLI, KILIFLI | ZARFLI KÂĞIT
[Tasavvuf]

- MAZURKA: Polonya kökenli bir dans.
[Sanat]

- MÂZÛ[Fars.]/CYNIPS[Fr.]: Mazı böceği denilen bir böcek.
[Hayvanlar]

- ME'BIZ[Ar. | çoğ. MEÂBIZ]: Dizkapaklarının arkasındaki çukurlar.
[Insan]

- ME'CÛR: ECİR ALAN
[Tasavvuf]

- ME'DEBE: Düğün yemeği.
[Beslenme]

- ME'LÛF[< ÜLFET]: ÜLFET EDİNİLMİŞ, ALIŞILMIŞ, ALIŞMIŞ | HUY EDİLMİŞ, HUY
[Tasavvuf]

- ME'VÂ: YURT, MESKEN, YER, MAKAM, SIĞINACAK YER
[Tasavvuf]

- MEÂD: DÖNÜP GİDİLECEK YER, ÂHİRET, AMAÇ, ULAŞILACAK YER
[Tasavvuf]

- MEÂDİB[Ar. < ME'DEBE]: Ziyafetler.
[Beslenme]

- MEAL-İ MÜNÎF: Yüksek, ulu, büyük meal.
[Tasavvuf]

- MEÂŞ: MAÎŞET, HAYVANA ÖZEL OLAN YAŞAM
[Tasavvuf]

- MEBDE': BAŞLANGIÇ, PRENSİP, İLK UNSUR, İLMİN İLK KISMI
[Tasavvuf]

- MEBDE': BİR SÂLİK'İN ALLAH'IN GERÇEĞİNE ERİŞMEK İÇİN HAREKET ETTİĞİ BAŞLANGIÇ NOKTASI
[Tasavvuf]

- MEBHAS[Ar. çoğ. MEBÂHİS]: Bir şeyin arandığı yer. | Arama, araştırma yeri. | Bâb, fasıl. | Logic[İng.]/Logie[Fr.] sözünün karşılığı.
[Bilim]

- MEBHÛT[< BEHT]: HAYRETTE KALMIŞ, ŞAŞMIŞ
[Tasavvuf]

- MEC'ÛL: MEYDANA ÇIKARILMIŞ, YAPILMIŞ OLAN
[Tasavvuf]

- MECÂL: GÜÇ, KUVVET, TÂKAT
[Tasavvuf]

- MECÂL: FIRSAT, OLANAK
[Tasavvuf]

- MECÂRÎ-İ HEVÂİYYE[Ar.]: Balina, gergedan, yunus gibi bazı hayvanların başlarının üst tarafında bulunan bir ya da iki delik.
[Hayvanlar]

- MECÂRÎ[< MECRÂ]: Suyun akıtıldığı yol. Su kanalı/yatağı.
[Mekanlar]

- MECCÂN/EN: BEDÂVA, PARASIZ, ÜCRETSİZ OLARAK
[Tasavvuf]

- MECCÂNÎ: Ödemesiz, ücretsiz, parasız.
[Genel]

- MECELLE: Osmanlılar'da medenî yasa.
[OSMANLI]

- MECELLE: Osmanlılar'da medenî yasa.
[Genel]

- MECEL[Ar.]: Ampul, kabarcık.
[Hayvanlar]

- MECÎDİYYE: Sultan Abdülmecit'in tahta çıkışının altıncı yılında [1844] onun adına kesilmiş olan altın ve gümüş sikkeler.[daha çok 20 kuruşluk gümüş sikkelere verilen bir addır] -
[Nesneler]

- MECÎDİYYE ALTINI: Sultan Abdülmecit zamanında çıkarılmış altın Lira.
[Nesneler]

- MECÎDİYYE ÇEYREĞİ: Beş kuruşluk gümüş para.
[Nesneler]

- MECLÂ[< CİLÂ]: ÇIKMA YERİ, GÖRÜNME YERİ, TECELLİ MEKÂNI | AYNA
[Tasavvuf]

- MECMA'-ÜL-BAHREYN: İKİ DENİZİN KAVUŞTUĞU NOKTA
[Tasavvuf]

- MECMA'-ÜL-BAHREYN: KABE KAVSEYN MERTEBESİ
[Tasavvuf]

- MECZÛB[< CEZB]: KAPILMIŞ, ÇEKİLMİŞ | ALLAH SEVGİSİNDEN DOLAYI CEZBEYE TUTULARAK KENDİNDNE GEÇMİŞ OLAN | DELİ, DÎVÂNE, MECNÛN
[Tasavvuf]

- Meded: Yardım.
[YunusEmre]

- MEDED: YARDIM, İMDAT
[Tasavvuf]

- MEDED: AMAN, EYVAH! [bkz. NUSRET]
[Tasavvuf]

- MEDENİYET:
[Diller]

- MEDH: ÖVME, BİRİNİN İYİ ŞEYLERİNİ SÖYLEME
[Tasavvuf]

- MEDIEVAL: Ortaçağ, ortaçağa ait.
[Oncelikliler]

- MEFÂHİR[< MEFHAR]: İFTİHAR EDİLECEK, ÖVÜNÜLECEK ŞEYLER
[Tasavvuf]

- MEFHAR[< FAHR]: ÖVÜNME, FAHİRLENME | ÖVÜNMEYE NEDEN OLAN, ÖVÜNMEYİ GEREKTİREN
[Tasavvuf]

- MEFHAS[Ar. | çoğ. MEFÂHİS]: Kuş yuvası.
[Hayvanlar]

- MEFHÛM[< FEHM]: ANLAŞILMIŞ | SÖZDEN ÇIKARILAN ANLAM | KAVRAM
[Tasavvuf]

- MEFTÛH[< FETH]: AÇILMIŞ, AÇIK, FETHEDİLMİŞ | ELE GEÇİRİLMİŞ
[Tasavvuf]

- MEFTÛN[< FİTNE]: FİTNEYE DÜŞMÜŞ, SİHİRLENMİŞ | GÖNÜL VERMİŞ, TUTKUN, VURGUN | HAYRAN OLMUŞ, ŞAŞMIŞ
[Tasavvuf]

- MEGA: Önüne geldiği birimi bir milyonla çarpan önek.
[Nesneler]

- MEGAPASKAL[MPa]: 10 atmosferlik basınca eşit basınç birimi.
[Nesneler]

- MEH/KAMER(AKMÂR): AY
[Doga]

- MEHÂBET[< HEYBET]: AZAMET, ULULUK, KORKUNÇLUK; BÜYÜK GÖRÜNME
[Tasavvuf]

- MEHDÎ[< HEDY]: HİDÂYETE EREN/ERDİREN, DOĞRU YOLU TUTAN
[Tasavvuf]

- MEKÎN[< MEKÂN]: OTURAN, YERLEŞEN | VAKARLI, TEMKİNLİ | SAĞLAM OTURAKLI KARARGÂH
[Tasavvuf]

- MEKKARE: Osmanlı ordusundaki at vb.
[Hayvanlar]

- MEKKE: HİCAZ'DA HZ. MUHAMMED'İN DOĞDUĞU VE KÂBE'NİN BULUNDUĞU ŞEHİR
[Tasavvuf]

- MEKNÛZ[< KENZ]: YERE GÖMÜLÜ, HAZİNEDE SAKLI
[Tasavvuf]

- MEKR: HAKİKATE GÖTÜRMEK İÇİN YAPILAN "HİLE"
[Tasavvuf]

- MEKSİKA'LI:
[Insan]

- MEKYÛL: Kile ve benzeri gibi ölçekle ölçülmüş.
[Nesneler]

- MELÂİKE-İ KERUBİYUN: MELEKLERİN EN BÜYÜKLERİ
[Tasavvuf]

- Melâl: Sıkıntı, gam.
[YunusEmre]

- MELÂMETİYYE: ZİKİR, FİKİR, ÖZEL GİYİNİŞ, TEKKE GİBİ ÂDETLERİ, TÖRENLERİ KABUL ETMEYEN BİR TARÎKAT
[Tasavvuf]

- MELÂMET[< LEVM]: AYIPLAMA, KINAMA | AZARLAMA, ÇIKIŞMA
[Tasavvuf]

- MELANKOLİ[Fr. < Yun. melan:kara, khole:safra]/MALİHULYA[Ar. < Yun.]: Kara Sevda/Safra. | Kuruntu.
[Insan]

- MELAS[Fr. < İsp.]: Şeker üretiminde, billurlaşan şeker alındıktan sonra kalan şekerli posa.
[Beslenme]

- MELCE'[< MELÂCİ']: İLTİCÂ EDİLECEK, SIĞINILACAK YER | HÂMÎ
[Tasavvuf]

- MELDÛG[Ar. < LEDG]: Zehirli bir hayvan tarafından ısırılmış/sokulmuş.
[Hayvanlar]

- MELEKE: TEKRARLAYA TEKRARLAYA MEYDANA GELEN ALIŞIKLIK, YATKINLIK, YORDAM
[Tasavvuf]

- MELEKE: YETİ
[Tasavvuf]

- MELEVÂN: GECE İLE GÜNDÜZ
[Tasavvuf]

- MEMÂT: ÖLÜM
[Tasavvuf]

- MEMEŞ: Sığırın ağzından akan salya.
[Hayvanlar]

- MEMNÛ[< MEN]: YASAK EDİLMİŞ, YASAK
[Tasavvuf]

- MENÂKIB:
[Diller]

- MENÂM[< NEVM]: UYUNACAK YER, YATAK ODASI | UYKU | RÜYA | DÜŞ
[Tasavvuf]

- MENBA'[< NEBEÂN]: KAYNAĞIN GÖRÜNMEYEN KISMI, KAYNAK | PINAR [NEBEÂN: KAYNAMA]
[Tasavvuf]

- MENEND/MÂNEND: GİBİ, EŞSİZ, ÖRNEKSİZ
[Tasavvuf]

- MENENJİT: Beynin zarı yangısı.
[Insan]

- MENEVREK: Bir tür kumaş.
[Nesneler]

- MENFÂ[< NEFY]: Sürgün yeri.
[Mekanlar]

- MENGÛŞ: BEKTAŞİYYE'DE MÜCERRED BABALARIN KULAĞINA TAKTIĞI KÜPE
[Tasavvuf]

- MENKİB[Ar. | çoğ. MENÂKİB]: Omuz ve kol kemiğinin birleştiği yer.
[Insan]

- MENNÂN: ALLAH
[Tasavvuf]

- MENNÂN: ÇOK İHSAN EDEN, VEREN
[Tasavvuf]

- MENŞE'[< NEŞ'ET]: BİR ŞEYİN ÇIKTIĞI YER, ESAS, KÖK, KÖKEN | YETİŞİLEN YER, BİTİRİLEN OKUL
[Tasavvuf]

- MENSÛB[< NİSBET]: BİR TARÎK'E, BİR ŞEYHE İNTİSÂB EDEN
[Tasavvuf]

- MENŞÛR[< NEŞR]: NEŞREDİLMİŞ, AÇILMIŞ, YAYILMIŞ, DAĞITILMIŞ | PRİZMA
[Tasavvuf]

- MENUET: Bir tür dans.
[Sanat]

- MENZİL-İ CÂN: İNSAN GÖVDESİ
[Tasavvuf]

- MENZİL-İ CÂN: ULVÎ ÂLEM
[Tasavvuf]

- MENZİL-İ KÜLLÎ[Ar.]: Mahrekin en son noktasına kadar olan mesafe.
[Nesneler]

- MENZİL[< NÜZÛL]: Yollardaki konak yeri. | Ev. | Bir günlük yol. | Mesafe.
[Mekanlar]

- MENZİL[< NÜZÛL]: YOLLARDAKİ KONAK YERİ | EV | BİR GÜNLÜK YOL, KONAK | MESÂFE
[Tasavvuf]

- MERÂTİB[< MERTEBE]: RÜTBELER, DERECELER
[Tasavvuf]

- Meratip: Manevî yolculuk.
[YunusEmre]

- MERBÛT[< RABT]: RAPTOLUNMUŞ, BAĞLANMIŞ, BAĞLI | ULAŞMIŞ, BİTİŞMİŞ, BİTİŞİK | İLİŞTİRİLMİŞ, EKLENMİŞ, ...YA BAĞLI
[Tasavvuf]

- MERCÂNİYYE[Ar.]: Mercanlar, mercangiller.
[Hayvanlar]

- MERCİ'[< RÜCÛ]: DÖNÜLECEK YER | BAŞVURULACAK YER, KİMSE
[Tasavvuf]

- MERCÛL-ÜL-BATN[Ar.]: Karından ayaklı/lar.[MERCÛL/]
[Hayvanlar]

- MERCÛL[Ar.]: Ayak yerinde olan kanatları karnında ya da başında bulunan hayvan.
[Hayvanlar]

- MERD: ÖZÜ, SÖZÜ DOĞRU, YİĞİT
[Tasavvuf]

- MERDÛD[< REDD]: REDDEDİLMİŞ, KOVULMUŞ | GERİ DÖNDÜRÜLMÜŞ, ÇEVRİLMİŞ
[Tasavvuf]

- MEREC-EL-BAHREYN[iki denizin buluştuğu yer]: MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN RÛMÎ İLE ŞEMSETTİN TEBRÎZÎ'NİN, KONYA'DA İLK OLARAK GÖRÜŞTÜKLERİ YER
[Tasavvuf]

- MERFÛ'[< REF]: KALDIRILMIŞ, YÜKSELTİLMİŞ | HÜKÜMSÜZ BIRAKILMIŞ | ZAMME [O, Ö, U, Ü] İLE HAREKELENMİŞ HARF | [mat.] İFADE EDİLEN BİR KUVVETE YÜKSELTİLEN MİKTAR
[Tasavvuf]

- MERGUB[< RAĞBET]: RAĞBET EDİLMİŞ, BEĞENİLMİŞ, HERKESCE SEVİLİP ARANILMIŞ | İSTENİLEN, SEVİLEN
[Tasavvuf]

- MERHALE[< RİHLET]: MENZİL, KONAK, AŞAMA | İKİ MENZİL, KONAK ARASI | BİR GÜNLÜK YOL
[Tasavvuf]

- MERHAMET:
[Diller]

- MERHAMET[< RAHM]: ŞEFKAT GÖSTERME, ACIMA | BİRİNİ ESİRGEME
[Tasavvuf]

- MERHÛB: ARSLAN
[Tasavvuf]

- MERHÛB: KORKUNÇ ŞEY
[Tasavvuf]

- MERİ[Ar.]: Yürürlükte olan, geçerli olan.
[Nesneler]

- MERSİYE: AĞIT, BİRİNİN ÖLÜMÜ ÜZERİNE DUYULAN TEESSÜRÜ ANLATMAK İÇİN YAZILAN MANZÛME
[Tasavvuf]

- MERT/MERD[Fars.]: Erkek, er, er kişi.
[Insan]

- MERT/MERD[Fars.]: Yiğit, korkusuz, sözünün eri.
[Insan]

- MERYEM: Bulunduğu yeri terk eden.
[Tasavvuf]

- MERYEM: Uzaklaşmış (olan).
[Tasavvuf]

- MESÂBE: DERECE, RÜTBE
[Tasavvuf]

- MESÂBE: KADAR
[Tasavvuf]

- MESÂBE: KONUM, DURUM
[Tasavvuf]

- MESÂHA ETMEK[doğrusu MİSÂHA/T]: Ölçmek.
[Nesneler]

- MEŞÂİYUN: AKLI KILAVUZ SAYANLAR
[Tasavvuf]

- MEŞAKKAT: ZAHMET, SIKINTI, GÜÇLÜK, ZORLUK
[Tasavvuf]

- MEŞÂYİH[< ŞEYH]: ŞEYHLER
[Tasavvuf]

- MESCÛD: SECDE EDİLEN
[Tasavvuf]

- MESCÛD: ALLAH
[Tasavvuf]

- MESEL: ÖRNEK, BENZER, NÜMÛNE
[Tasavvuf]

- MESEL: DOKUNAKLI VE ANLAMLI SÖZ
[Tasavvuf]

- MESEL: TERBİYE VE AHLÂKA YARARLI OLAN ÖYKÜ
[Tasavvuf]

- MESEMME[Ar.]: Deri üzerindeki küçük delikler.
[Insan]

- MEŞFER[Ar. çoğ. MEŞÂFİR]: Sarkık hayvan dudağı.
[Hayvanlar]

- MEŞGALE: İŞ, İŞ GÜÇ, UĞRAŞILAN İŞ
[Tasavvuf]

- MEŞHER[< TEŞHİR]: Sergi yeri. - Mekanlar | Sil
[Mekanlar]

- MEŞÎHAT: Şeyhülislâmlık makamı. | Şeyhlik.
[OSMANLI]

- MEŞÎMÎ[Ar.]: Etenliler. PLACENTAIRES[Fr.]
[Hayvanlar]

- MEŞK: YAZI ÖRNEĞİ, YAZI NÜMÛNESİ
[Tasavvuf]

- MEŞK: TÂLİM, ALIŞTIRMA, ÇALIŞMA, ÖĞRENİM
[Tasavvuf]

- MESKEN Ü MEDFEN[Ar.]: Oturulacak ve gömülecek yer.
[Mekanlar]

- MESKÛKÂT[< MESKÛK]: SİKKE HALİNE GETİRİLMİŞ MADENİ PARALAR, AKÇELER
[Tasavvuf]

- MESNÛN: Şekillendirilen, fırınlanmamış çamur.
[Nesneler]

- MESNÛN: Bilenmiş bıçak/çakı.
[Nesneler]

- MESNÛN: Sünnet olan şey.[EMR-İ MESNÛN
[Nesneler]

- MEŞREB: İÇECEK YER
[Tasavvuf]

- MEŞREB: YARADILIŞ, DOĞA, MİZÂÇ
[Tasavvuf]

- MEŞREB: HUY, AHLÂK
[Tasavvuf]

- MEŞREB: İLÂHİ SUYU TUTACAK KAP
[Tasavvuf]

- MEŞREB: ÇEŞME
[Tasavvuf]

- MESRÛR[< SÜRÛR]: SEVİNMİŞ, NEŞELİ, MEMNUN, ARZUSUNA KAVUŞMUŞ
[Tasavvuf]

- MEŞRÛTA: BELİRLİ KOŞULLARLA VAKFEDİLMİŞ AYRICALIKLAR. İLK SAHİBİ TARAFINDAN SATILMAMA ŞARTIYLA BIRAKILMIŞ OLAN EV, TARLA GİBİ GAYR-I MENKÛL.
[Tasavvuf]

- MEŞRÛTA: HOCALARIN, ŞEYHLERİN, CAMİ GÖREVLİLERİNİN YAŞADIĞI/BULUNDUĞU EV/YER. İMARET, HASTAHANE GİBİ KURUMLARDA ÇALIŞANLARIN OTURMALARI İÇİN AYRILAN LOJMAN, ODALAR
[Tasavvuf]

- MEŞTÂ/T[< ŞİTÂ | çoğ. MEŞÂTÎ]: Kışlak, kış mevsiminde barınılacak yer, şitâ.
[Mekanlar]

- MEŞTÂ[Ar. çoğ. MEŞÂTÎ]: Kışlıklar, kış mevsiminde barınılacak yerler, şitâ.
[Mekanlar]

- MESTÛR[< SATR]: SATIRLANMIŞ, YAZILMIŞ, ÇİZİLMİŞ, DÜZGÜN YAZILMIŞ
[Tasavvuf]

- MEST[< MESTÂN]: SARHOŞ
[Tasavvuf]

- MEŞVERET: DANIŞMA, MÜŞÂVERE, MÜŞÂVEREDE BULUNMA, BİR İŞ ÜZERİNDE KONUŞMA [İng./Fr. CONSULTATION]
[Tasavvuf]

- METÂNET: METİNLİK, SAĞLAMLIK, MUHKEMLİK
[Tasavvuf]

- METÂNET: KUVVETLİ OLMA, DAYANIKLILIK
[Tasavvuf]

- METELİK: İlk kez 1828'de basılmış, on para değerindeki bakır sikke. [Sultan Reşat zamanında basılan son metelik nikeldir]
[Nesneler]

- METİKEŞ: Mozambik'in para birimi.
[Nesneler]

- METİN/TEXT[İng.]: Sağlam, kıymetli, kavî. (TEXT
[Mantik]

- METİN/TEXT[İng.]: Sağlam, kıymetli, kavî. (TEXT
[Bilim]

- METROLOJİ: Ölçüm bilimi.
[Oncelikliler]

- METROLOJİ: Ölçüm bilimi.
[Nesneler]

- METROPOLİT: Ortodoksların Patrik'ten sonra gelen ve bir bölgenin din işleriyle uğraşan din adamı.
[Insan]

- MEVÂD-ÜL AKLÎSE: KIYASIN MADDELERİ[MADDET-ÜL KIYAS]
[Mantik]

- MEVÂLÎD-İ SELÂSE: Maden, bitki, hayvan olmak üzere doğanın üç âlemi (ve bilimi).
[Doga]

- MEVLİD[< VELÂDET]: İNSANIN DOĞDUĞU YER | DOĞMA, DÜNYAYA GELME | DOĞULAN ZAMAN | HZ. MUHAMMED'İN DOĞUMUNU ANLATAN MANZUM ESER
[Tasavvuf]

- MEVT: ÖLÜM
[Tasavvuf]

- MEVT: BENLİĞİ ÖLDÜRME
[Tasavvuf]

- MEVTA': AYAĞIN BASTIĞI YER
[Tasavvuf]

- MEVTÂ[< MEYT < MEYYİT]: ÖLÜLER, ÖLMÜŞLER
[Tasavvuf]

- MEVTÎ[Ar. çoğ. MEVÂTÎ]: Ayak basılan yerler.
[Mekanlar]

- MEVZÛ'[< VAZ]: VAZ'OLUNMUŞ, KONULMUŞ | KONU | İŞLEMEKTE OLAN, GEÇER OLAN | DOĞRU OLMAYAN, UYDURMA, SONRADAN DÜZME
[Tasavvuf]

- MEYAN: Şarkıların üçüncü dizesi.
[Sanat]

- MEYDAN: GENİŞ, AÇIK, DÜZ YER
[Tasavvuf]

- MEYDAN: ÂLEM
[Tasavvuf]

- MEYDAN: SEMÂHÂNE
[Tasavvuf]

- MEYDAN: KÂİNÂT
[Tasavvuf]

- Meydan: Bir tekkede dervişlerin oturup sohbet ettikleri salon.
[YunusEmre]

- MEYDANSAZI: Telli bir çalgı.
[Muzik]

- MEYHÂNE: DERGÂH
[Tasavvuf]

- Meyhane: Mürşidin bulunduğu tekke veya mürşidin gönlü.
[YunusEmre]

- MEYL: GÖNÜL AKIŞI, SEVME
[Tasavvuf]

- MEYL: HAREKETİN BAŞLANGICI (EĞİLİM DEĞİL!)
[Dil]

- MEYL-İ ZÂTÎ: MÂNÂ'NIN MADDE ŞEKLİNDE MEYDANA ÇIKMAK İSTEMESİ
[Tasavvuf]

- MEYMENET[< YÜMN]: BEREKET, SAÂDET, MUTLULUK, UĞURLULUK
[Tasavvuf]

- MEYYÂL[< MEYL]: EĞİLEN | ÇOK İSTEKLİ, DÜŞKÜN
[Tasavvuf]

- MEYYÂL[< MEYL]: EĞİLEN | ÇOK İSTEKLİ, DÜŞKÜN
[Tasavvuf]

- MEYYİT[< MEVT]: ÖLMÜŞ | HAREKETSİZ | ÇOK ZAYIF KİMSE
[Tasavvuf]

- MEZBELE/LİK[Ar. < ZİBL | çoğ. MEZÂTİL]: Süprüntülük, süprüntü dökülen yer. | Aşağılık, kötü durum.
[Mekanlar]

- MEZBÛBE[Ar.]: Sineği çok olan yer.
[Mekanlar]

- MEZBÛBE[Ar.]: Sineği çok olan yer.
[Hayvanlar]

- MEZMÛR: KAVALLA SÖYLENEN İLÂHİ
[Tasavvuf]

- MEZMÛR: HZ. DÂVÛD'A İNEN ZEBÛR'UN SÛRELERİNDEN HER BİRİ
[Tasavvuf]

- MEZOPOTAMYA: Orta toprak. [Fırat ile Dicle nehirleri arasında kalan topraklar] | Nehirler arasındaki ülke.
[Mekanlar]

- MEZOPOTAMYA: NEHİRLER ARASINDAKİ ÜLKE
[Felsefe]

- MEZRA: Ekilen yer.
[Mekanlar]

- MEZRÛ': Arşınla ölçülen şey.
[Nesneler]

- MEZUN: KENDİNİ KURTARACAK KADAR~BAŞKASINI KURTARACAK KADAR
[Tasavvuf]

- MEZUN: KENDİNİ KURTARACAK KADAR~BAŞKASINI KURTARACAK KADAR
[Tasavvuf]

- Mİ'RÂC: MERDİVEN
[Tasavvuf]

- Mİ'RÂC: GÖĞE ÇIKMA
[Tasavvuf]

- Mİ'RÂC: HZ. MUHAMMED'İN ALLAH TEÂLÂ İLE GÖRÜŞMESİ
[Tasavvuf]

- Mİ'VEL[çoğ. MAÂVİL]: Taşları, kayaları parçalamaya yarayan sivri kazma, külünk.
[Nesneler]

- MIAMI: Tatlı su.
[Mekanlar]

- MİCDEL[Ar. çoğ. MECÂDİL]: Köşk/ler, kasır/lar.
[Mekanlar]

- MİDİ KANALI: Akdeniz ve Atlantik Okyanusu'nu birbirine bağlayan, bugün dünya miras dizininde bulunan Midi Kanalı'nın inşasını 1667'de Paul Riquet adlı bir iş adamı başlattı. Kral XIV. Luis'in desteklediği, su, para ve insan gücünün uyumlu bir karışımı olan 240 km.lik bu proje ancak 1680'de tamamlanabildi.
[Oncelikliler]

- MİFTÂH: ANAHTAR
[Tasavvuf]

- MİGREN: Yarım baş ağrısı.
[Insan]

- MİHMÂN: KONUK, MİSÂFİR
[Tasavvuf]

- MİHMÂN-DÂR: KONUK, MİSÂFİR AĞIRLAYAN KİMSE
[Tasavvuf]

- MİHNET: ZAHMET, EZİYET
[Tasavvuf]

- MİHNET: GAM, KEDER, SIKINTI, DERT
[Tasavvuf]

- MİHNET: BELÂ, MUSİBET
[Tasavvuf]

- MİHR: SEVGİ, GÜNEŞ
[Oncelikliler]

- MİHRÂBİYE: Mihrabta Aşr sûresini okuma.
[Tasavvuf]

- MİHRÂBİYE: Ucu ince tığlarla biten mihrap şeklinde kitap başlığı.
[Yazmalar]

- MİHRÂB[Ar.]: CAMİLERDE/MESCİDLERDE YÖNELİNİLEN TARAFTAKİ DUVARDA BULUNAN VE İMAMLIK EDENE AYRILMIŞ OLAN OYUK, GİRİNTİLİ YER
[Tasavvuf]

- MİHRÂB[Ar.]: SON CEMAAT YERİ
[Tasavvuf]

- MİHRÂB[Ar.]: [Şiir/Edebiyat] SEVGİLİNİN KAŞLARI
[Tasavvuf]

- MİKADO: Japon imparatorunun unvanı.
[Insan]

- MİKOLOJİ: Mantarbilimi.
[Bilim]

- MİKTAR:
[Diller]

- MİKYÂL[Ar. | çoğ. MEKÂYİL]: Ölçekler, tahıl ölçekleri.
[Nesneler]

- MİL'AKA: Hattatların kullandığı küçük kaşık.
[Tasavvuf]

- MİLLİYYÛN: EHL-İ KİTAP
[Tasavvuf]

- MİN-TARAF-İLLÂH: ALLAH CÂNİBİNDEN
[Tasavvuf]

- MİNA: En eski ağırlık birimi.
[Nesneler]

- MİNA: Bilinen en eski ağırlık birimi.
[Nesneler]

- MİNAREDE: 99 BASAMAK (ESMA'ÜL HÜSNÂ)
[Tasavvuf]

- MİNBER: CÂMİLERDE HATÎBİN ÇIKIP HUTBE OKUDUĞU MERDİVENLİ KÜRSÜ [kiliselerde
[Tasavvuf]

- MİNE: İnce, parlak nakış.
[Nesneler]

- MİNERALOJİ: Maden bilimi.
[Bilim]

- MİNHÂC: AÇIK, GENİŞ YOL
[Tasavvuf]

- MİNNET: BİR İYİLİĞE, BİR İYİLİK YAPANA YÖNELİK KENDİNİ BORÇLU GÖRME
[Tasavvuf]

- MİNNET: GÖRÜLEN İYİLİĞE YÖNELİK TEŞEKKÜRDE BULUNMA
[Tasavvuf]

- MİNNET/TARLIK:
[Diller]

- MİNSER[çoğ. MENÂSİR]: Yırtıcı kuşların gagası. | Taşçı kalemi.
[Hayvanlar]

- MİR'ÂT: AYNA
[Tasavvuf]

- MİR'ÂT: MEŞHUR BİR ÇEŞİT LÂLE
[Tasavvuf]

- MİR'AT-I HAKÎKÎYE: HAKİKAT AYNASI
[Tasavvuf]

- MİRGÛN: EMİRGÂN
[Istanbul]

- MÎRÎ: Beylik.
[Insan]

- MİRKELÂM[Fars. (AMİR, BAŞ, BEY)MÎR-İ KELÂM]: GÜZEL, DÜZGÜN, ZARİF KONUŞAN
[Tasavvuf]

- MİRKELÂM[Fars. (AMİR, BAŞ, BEY)MÎR-İ KELÂM]: KONUŞMAYI/SÖZÜ/SOHBETİ BAŞLATAN, BAŞLATACAK OLAN, BAŞLATMASI BEKLENEN
[Tasavvuf]

- MİSAFİR-İ GAYBİ: ZAMAN ZAMAN İNSANIN AKLINA GELEN KÖTÜ DÜŞÜNCELER [GELİP GEÇİCİDİR!]
[Tasavvuf]

- MÎSÂK[< VÜSÛK]: SÖZLEŞME, ANDLAŞMA, YEMİN
[Tasavvuf]

- MİSÂL: ÖRNEK
[Tasavvuf]

- MİSÂL: MASAL
[Tasavvuf]

- MİSÂL: RÜYÂ, DÜŞ
[Tasavvuf]

- MİSÂL: BENZER, ANDIRIR
[Tasavvuf]

- MİSBÂH: KANDİL, ÇERAĞ, SABAH GİBİ LATİF, AYDINLIK
[Tasavvuf]

- MİŞFER/MEŞFER[çoğ. MEŞÂFİR]: Devenin sarkık dudağı.
[Hayvanlar]

- MISIR: KEM(KARANLIK) - NEFS[tasavvufta]
[Tasavvuf]

- MİSK: ASYA'NIN YÜKSEK DAĞLARINDA YAŞAYAN BİR CİNS CEYLÂNIN ERKEĞİNİN KARIN DERİSİ ALTINDAKİ BİR BEZDEN ÇIKARILAN GÜZEL KOKULU MADDE
[Tasavvuf]

- MİSK Ü AMBER: MİS KOKULARI
[Tasavvuf]

- MİSKAL[Ar. çoğ. MESÂKÎL]: Yirmidört kıratlık bir ağırlık ölçüsü. [yüz arpa ağırlığındadır][ondört kırat, bir şer'î dirhemin karşılığıdır]
[Nesneler]

- MİSKAL[Ar. çoğ. MESÂKÎL]: 1.43 dirhemlik ağırlık ölçüsü.
[Nesneler]

- Miskin: Allah'ta yok olan, fenafillah.
[YunusEmre]

- MİSKİNLER TEKKESİ: Karacaahmet'tedir. [1. ada]
[Istanbul]

- MİSKOTU: COMPOSITAE ARTEMISIALAXA[Lat.]
[Doga]

- MİSKOTU: BİRİNCÂSF[Fars.]
[Doga]

- MİSKOTU: MUGWORT[İng. Miskotu, koyunotu.]
[Doga]

- MİSKOTU: ARMOISE[Fr. Miskotu, yabani karanfil.]
[Doga]

- MİSKOTU: BEIFUSS[Alm.]
[Doga]

- MİSL: Benzer, kat. | Mikdar. | Ön, yan, huzur. | Tekrarlanan bir sayının toplamı.
[Nesneler]

- MİSSİRUKOFO: Sikasso - Mali'de yaşayan yerel halk.
[Insan]

- MÎZÂN[< VEZN]: TERÂZİ, ÖLÇÜ ÂLETİ, TARTI, ÖLÇEK | ADALET, EŞİTLİK DUYGUSU | AKIL, İDRAK | ŞERİAT
[Tasavvuf]

- MİZMÂR: OBUA
[Muzik]

- MİZVÂCE: Küçük küçük çiçeklerden oluşan ve kendinde hem dişillik, hem de erillik örgeni bulunan çiçek.[Nerkis çiçeği gibi.]
[Doga]

- MODERN BİLİMİN ORTAYA ÇIKMASINDA:
[Bilim]

- MODİST: Şapka yapıcısı. | Moda eşyası satan.
[Nesneler]

- MODÜL: Orantı ölçüsü. Bir yapının çeşitli bölümleri arasında orantıyı sağlamak için kullanılan ölçü birimi. | Çap, ölçü.
[Nesneler]

- Moksha: Dünyevi mevcudiyetten kurtuluş, özgürleşme. "Mukta", kurtulmuş insan.
[Dil/UZAKDOGU]

- Moksha-Sankalpa: Sahte olandan kurtulma azmi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Moksha[Sansk.]: Bağımsızlaşma, iç özgürlük.
[Dil/UZAKDOGU]

- MOL: Bir maddenin kendi moleküler ağırlığına dalton cinsinde eşit olan gram miktarı. [Avogadro sayısı kadar molekül içerir.]
[Nesneler]

- MOLLA[< MEVLÂNÂ]: BÜYÜK KADI, BÜYÜK ÂLİM | MEDRESE TALEBESİ
[Tasavvuf]

- MOLTO: ÖTEKİ YÖNDE
[Muzik]

- MONAD:
[Diller]

- MONDANİTE: Sosyete insanı karakteri. | Sosyete ile ilgili şeylere düşkünlük.
[Insan]

- Mondo[Jap.]: Zen öğrencisini Zen gerçeğine uyandırmak amacı güden Zen Ustası'yla öğrencisi arasında ya da iki Zen Ustası arasında soru-yanıt biçiminde bir söyleşi.
[Dil/UZAKDOGU]

- MONOFİZİT/LERB: Hristiyanlık'ta, Hz. İsa'nın kimliği ve tabiatı hakkında bir görüş ve bu görüşe sahip olan kişi ya da bu görüşü savunan kiliseler. [Günümüzde, Asuri (Nasturi) ve Keldani Kiliseleri dışındaki öteki kiliseler Monofizit görüşe sahiptirler.]
[Insan]

- MONOLOG: Bir kişi tarafından oynanan küçük komedi.
[Sanat]

- MONOLOG: Yalnız başına konuşan bir kişinin sözleri.
[Sanat]

- MSWATI: Büyük dağ.[Swaziland dilinde][Krallarının kullandığı bir ad]
[Doga]

- MÜ'MİN[< EMN]: ÎMÂN ETMİŞ | KINAYAN KINAYANINDAN KORKMAYAN
[Tasavvuf]

- MU'TAZIB: BİRBİRİNE YARDIM EDEN
[Tasavvuf]

- MU'TEDİL[< ADL]: NE AZ, NE ÇOK, ORTA HALDE BULUNAN | YAVAŞ, MÜLÂYİM, SERT OLMAYAN, İŞİ PEK İLERİYE GÖTÜRMEMİŞ OLAN | MÜNÂSİP, UYGUN, BİÇİMLİ | ILIMAN | NÖTR
[Tasavvuf]

- MÛ-ÇÎNE[Fars.]: Cımbız.
[Nesneler]

- MUABBİR[< İBÂRET]: RÜYÂ TÂBİR EDEN
[Tasavvuf]

- MUÂHEZE[< AHZ]: AZARLAMA, PAYLAMA, ÇIKIŞMA, DARILMA | TENKÎD
[Tasavvuf]

- MUALLÂK[< ALÂKA]: TA'LÎK EDİLMİŞ, ASILMIŞ, ASILI | HAVADA, BOŞTA DURAN | SÜRÜNCEMEDE KALMIŞ (İŞ) | BAĞLI | KESİN OLMAYAN
[Tasavvuf]

- MUALLÂ[< ULÜVV]: YÜCE, YÜKSEK | MAKAMI, RÜTBESİ YÜKSEK | BİR YAZI STİLİ
[Tasavvuf]

- MUALLEL[< İLLET]: TA'LİL EDİLMİŞ, SAKAT, EKSİK
[Tasavvuf]

- MUALLİM[< İLM]: TÂLİM EDEN, ÖĞRETEN, ÖĞRETMEN, HOCA
[Tasavvuf]

- MUAMMA'LARDA: Şiir sanatında harflerle yapılan bilmece/ler.
[Tasavvuf]

- MUAMMERİYET: CANLILIK
[Tasavvuf]

- MUAMMER[< ÖMR]: ÖMÜR SÜREN, YAŞAYAN, YAŞAMIŞ
[Tasavvuf]

- MUÂVENET[< AVN]: YARDIM, YARDIM ETME, YARDIMCILIK
[Tasavvuf]

- MUÂYEDE: BAYRAMLAŞMA
[Tasavvuf]

- MUAYYEN[< AYN]: TÂYİN EDİLMİŞ, BELLİ | BELİRLİ | KARARLAŞTIRILAN
[Tasavvuf]

- MUAZ BİN CEBEL CAMİİ: Hz. Muhammed hayattayken tamamlanan 4. cami.
[Mekanlar]

- MUAZZAM[< AZM]: KOCAMAN, KOCA | ULU, KOSKOCA | ÖNEMLİ, AĞIR
[Tasavvuf]

- MÜBÂGAME: Tatlı dillilik.
[Davranis-Tutum]

- MUBÂH[< İBÂHA]: İŞLENMESİNDE SEVAP VE GÜNAH OLMAYAN ŞEY, İŞ
[Tasavvuf]

- MÜBÂREK[< BEREKET]: BEREKETLİ, FEYİZLİ | UĞURLU, HAYIRLI, MUTLU, KUTLU
[Tasavvuf]

- MÜBAYENET: BİR ŞEYİN KENDİNDEN BAŞKA BİR ŞEY OLMAMASI
[Tasavvuf]

- MÜBEŞŞER[< BEŞÂRET]: TEBŞÎR OLUNMUŞ, KENDİSİNE MÜJDE VERİLMİŞ
[Tasavvuf]

- MÜBEZZİR: TEBZÎR EDEN, GEREKSİZ, YERSİZ HARCAYAN, İSRÂF EDEN
[Tasavvuf]

- MÜBÎN[< BEYN < BEYÂN]: HAYRI, ŞERRİ, İYİYİ VE KÖTÜYÜ AYIRAN | AÇIK, BESBELLİ, AÇIK SEÇİK İFADE EDİLMİŞ OLAN
[Tasavvuf]

- MÜBTELİ'[< BEL]: Bir şeyi yutan; yiyen.
[Beslenme]

- MÜBTESİM[< TEBESSÜM]: Gülümseyen, tebessüm eden.
[Insan]

- MÜCA'AD[< CA'D]: Kıvırcık, kıvrılmış, lülelenmiş saç.
[Insan]

- MÜCÂHEDE[< CEHD]: UĞRAŞMA | NEFSİ YENMEYE YÖNELİK OLAN ÇALIŞMA
[Tasavvuf]

- MÜCÂZÂT[< CEZÂ]: KARŞILIK | BİR SUÇA KARŞI CEZÂ ÇEKTİRME
[Tasavvuf]

- MÜCEDDİD[< CEDÎD]: YENİLEYEN, YENİLEYİCİ, YENİ BİR ŞEKİL VE SÛRET VEREN | DÎNE YENİ BİR VECHE VEREN ZAT
[Tasavvuf]

- MÜCEHHEZ-İ MÂİYE: Kurbağazehirigiller. [Fr. HYDROCHARIDÉES]
[Hayvanlar]

- MÜCEHHEZ[< CİHAZ]: TECHİZ OLUNMUŞ, DONANMMIŞ, DONATILMIŞ, HAZIRLANMIŞ
[Tasavvuf]

- MÜCERRED: Mahzuf, mühmel
[Yazmalar]

- MÜCERRED[< CERED]: TECRÎD EDİLMİŞ, SOYULMUŞ, ÇIPLAK | TEK, YALNIZ | KARIŞIK VE KATIŞIK OLMAYAN | YALIN, SOYUT | KENDİ KENDİNE, BEKÂR, YALNIZ YAŞAYAN
[Tasavvuf]

- MÛCİB: İcâdı, icâb üzere olan.
[Bilim]

- MUCİZE[< ACZ]: ACİZ BIRAKAN, TANSI, TANSUK, ALLAH'IN EMRİYLE PEYGAMBERLER TARAFINDAN YAPILAN VE HALKI HAYRETTE BIRAKAN HÂRİKULÂDE İŞLER, HAREKETLER, HALLER
[Tasavvuf]

- MÜCTEBÂ[< CEBY]: SEÇİLMİŞ, SEÇKİN
[Tasavvuf]

- MÜCTEHİD[< CEHD]: GÜCÜ YETTİĞİ KADAR ÇALIŞAN, ÇALIŞKAN | ALLAH'IN EMRİYLE ÇALIŞAN
[Tasavvuf]

- MÜCTERR/E: Geviş getiren, ictirâr eden. [İng./Fr. RUMINANT]
[Hayvanlar]

- MÜDÂM[< DEVÂM]: DEVÂM EDEN, SÜREN, SÜREKLİ | ARASI KESİLMEYEN
[Tasavvuf]

- MÜDÂRÂ[T][< DERY]: YÜZE GÜLME, DOST GİBİ GÖRÜNME
[Tasavvuf]

- MÜDÂVİM[< DEVÂM]: DEVÂM EDEN, BİR İŞE ARALIKSIZ, ÇALIŞAN | BİR YERE DEVAMLI OLARAK GİDİP GELEN
[Tasavvuf]

- MÜDD: Mut, kara mut, batman türünden bir ölçek.
[Nesneler]

- MÜDGAM[< DAĞM]: Arka arkaya gelen iki sözcüğün, ilkinin son, ikincisinin baş harflerinin aynı olması.
[Dil]

- MÜDN[< MEDÎNE]: Kentler/şehirler.
[Mekanlar]

- Mudra: Ellerin ve parmakların duruş şekilleriyle oluşturulan simgeler.
[Dil/UZAKDOGU]

- MÛD[Fars.]: Tavşancıl kuşu.
[Hayvanlar]

- MÜEKKELÂT: HÜSAMEDDİN, NECMEDDİN, BEDREDDİN, ŞEMSEDDİN, NUREDDİN, CEMÂLEDDİN, KEMÂLEDDİN
[Tasavvuf]

- MÜELLİF NÜSHASINI TESPİT EDEMEDİĞİMİZ BİR YAZMANIN EDİSYON KRİTİĞİNDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR:
[Yazmalar]

- MÜELLİF[< ÜLFET]: TE'LÎF EDEN, KİTAP YAZAN, ESER SAHİBİ
[Tasavvuf]

- MÜESSİS[< ESÂS]: KURAN, TEMEL ATAN | KURAN, KURUCU
[Tasavvuf]

- MÜEZZİN[< EZAN]: EZAN OKUYAN, KULAĞA HİTAP EDEN, ÇAĞIRAN
[Tasavvuf]

- MÜFLİH[< FELÂH]: FELÂH BULAN, HİDÂYETE ERDİRİLEN, SELÂMETE ÇIKAN
[Tasavvuf]

- MÜFTİ, MÜFTÜ[< FETVÂ]: FETVÂ VEREN (FETVÂ EMİNİ) | İL VE İLÇELERDE DİN İŞLERİNE BAKAN KİMSE
[Tasavvuf]

- MUGALEBE[< GALEBE]: GALEBE ÇALMAYA, ÜSTÜN GELMEYE UĞRAŞMA | GALİP, ÜSTÜN
[Tasavvuf]

- MUGANNÎ[< GINÂ][Fr. CHANTEUR]: Şarkıcı, hanende. | Hoş öten kuş.
[Hayvanlar]

- MUGAYYEBÂT[< GAYB]: GİZLİ, GÖRÜNMEZ ŞEYLER (LEDÜNNİYYÂT). LOKMAN SURESİNDE: KIYAMETİN KOPACAĞI ZAMAN, YAĞMURUN YAĞACAĞI ZAMAN | ANA KARNINDA OLANLAR | ERTESİ GÜN BAŞA NE GELECEĞİ | İNSANIN NEREDE ÖLECEĞİ
[Tasavvuf]

- MUHABBET: [bkz. MAHABBET]
[Tasavvuf]

- MUHACCEL: Ayağı sekili, beyazlı at.
[Hayvanlar]

- MUHÂCEZE: Fısıldamak.
[Davranis-Tutum]

- MUHÂCİR[< HİCRET]: GÖÇMEN, GÖÇ EDEN | BİR ÜLKEDEN KALKIP, BİR BAŞKA ÜLKEDE YERLEŞEN
[Tasavvuf]

- MUHAKA: Bir anlatı içerir, doğanın konuşmasını, yapısını içerir.
[Doga]

- MUHÂL: OLANAKSIZ, OLMAZ, OLMAYACAK
[Tasavvuf]

- MUHARRİK[< HAREKET]: TAHRÎK EDEN, HAREKETE GEÇİREN, OYNATAN | KIŞKIRTAN, AYARTAN, DÜRTEN
[Tasavvuf]

- MUHÂSARA[< HASR]: KUŞATMA, ETRAFINI ÇEVİRME
[Tasavvuf]

- MUHÂTARA[< HATAR]: TEHLİKE | ZARAR, ZİYAN, KORKU
[Tasavvuf]

- MUHAVERÂT: KONUŞMALAR
[Tasavvuf]

- MUHAVERE: İKİ KİŞİNİN KARŞILIKLI KONUŞMASI
[Tasavvuf]

- MUHAVVİL[< HAVL]: TAHVÎL EDEN, DEĞİŞTİREN, BAŞKA ŞEKLE SOKAN
[Tasavvuf]

- MUHDESÂT, MUHDESÛN[< MUHDES]: İHDÂS EDİLMİŞ, SONRADAN MEYDANA GELMİŞ, ESKİDEN OLMAYAN, YENİ ŞEYLER, MODERN
[Tasavvuf]

- MÜHELHEL[< HELHEL]: Zarif, şık giysi. | Güzel şiir, söz.
[Dil]

- MÜHEYYÂ[< HEY'ET]: HAZIR, HAZIRLANMIŞ (ÂMÂDE)
[Tasavvuf]

- MUHİBBÂN[< MUHİBB]: BİR TARÎKATIN, TARÎKATTAN OLMADIKLARI HALDE TARAFLISI OLANLAR
[Tasavvuf]

- MUHİBBÎ: Kanunî Sultan Süleyman'ın şiirdeki mahlâsı.
[OSMANLI]

- MUHİBB[< HUBB]: SEVEN, SEVGİ BESLEYEN, DOST
[Tasavvuf]

- MUHÎT[< HAVT]: İHÂTA EDEN, ETRAFINI ÇEVİREN, KUŞATAN | ÇEVRE | ALLAH'IN ADLARINDAN
[Tasavvuf]

- MUHLİS: SAÇ VE SAKALINA KIR DÜŞMÜŞ KİMSE
[Tasavvuf]

- MUHLİS[< HULÛS]: HÂLİS, KATKISIZ | DOSTLUĞU, SAMÎMİLİĞİ VE HÂLİ İÇTEN, GÖNÜLDEN OLAN
[Tasavvuf]

- MUHTÂR[< HAYR]: İHTİYÂR EDEN, SEÇİLMİŞ, SEÇKİN | HAREKETİNDE SERBEST OLAN | KÖY YA DA MAHALLE İŞLERİNE BAKMAK ÜZERE HALKIN SEÇTİĞİ KİMSE
[Tasavvuf]

- MUHTASAR[< HASR]: KISALTILMIŞ, KISALTMA, KISA
[Tasavvuf]

- MUHTEREM[< HÜRMET]: SAYGIDEĞER, SAYIN, İHTİRÂM OLUNMUŞ
[Tasavvuf]

- MUHTEREM[< HÜRMET]: SAYGIDEĞER, SAYIN, İHTİRÂM OLUNMUŞ
[Tasavvuf]

- MÜHÜR: Demirbaş mührü, bağış mührü, vakıf mührü, zat mührü.
[Yazmalar]

- MUHYİDDİN: DİNİ İHYÂ ETMEK/CANLANDIRMAK
[Tasavvuf]

- MUHYÎ[< HAYÂT]: İHYÂ EDEN, DİRİLTEN, CANLANDIRAN, HAYAT VEREN
[Tasavvuf]

- MUİD: Medreselerde talebeye dersi tekrar eden öğretmen yardımcısı.
[Insan]

- MUJİK: Rus köylüsü.
[Insan]

- MUKABELE: KARŞILIK VERME, KARŞILAMA
[Tasavvuf]

- MUKABELE: KARŞI GELME
[Tasavvuf]

- MUKABELE: BİRBİRİYLE KARŞILAŞTIRMA, KARŞILIKLI YAPILAN OKUMA
[Tasavvuf]

- MUKABELE: CÂMİLERDE HALKA KUR'AN OKUMA
[Tasavvuf]

- MUKABELE: MEVLEVÎ ÂYİNLERİNDE TARÎKAT MENSUPLARININ CEZBE HALİYLE AYAKTA DÖNMESİ
[Tasavvuf]

- MUKABELE: KUR'AN-I KERİM'İ BİRİNİN OKUMASI VE BİRİNİN/BİRİLERİNİN DİNLEMESİ
[Tasavvuf]

- MUKABİL: KARŞI KARŞIYA GELEN, BİR ŞEYİN KARŞISINDA BULUNAN
[Tasavvuf]

- MUKABİL: BİR ŞEYE KARŞI, BİR ŞEYE KARŞILIK YAPILAN
[Tasavvuf]

- MUKABİL: KARŞILIK
[Tasavvuf]

- MUKABİL: KARŞILIĞINDA
[Tasavvuf]

- MUKADDERÂT: ALIN YAZISI
[Tasavvuf]

- MUKADDER[< KADER]: TAKDÎR OLUNMUŞ, DEĞERİ BİÇİLMİŞ | KADRİ, DEĞERİ BİLİNMİŞ, BEĞENİLMİŞ | YAZILI, ALINDA YAZILI | KADER
[Tasavvuf]

- MUKADDES[< KUDS]: TAKDÎS EDİLMİŞ, MÜBÂREK, KUTSAL, TEMİZ
[Tasavvuf]

- MÜKÂFÂT[< KİFÂYET]: BERÂBERLİK | BİR HİZMET VE İYİLİĞE KARŞI EDİLEN İYİLİK | ÇALIŞKAN TALEBEYE HOCASININ VERDİĞİ TAKDİR
[Tasavvuf]

- MUKANFEZ-ÜL-CİLD: Derisidikenlilerden, denizkestanesi ve beşparmak gibi tiplerden oluşan denizhayvanı familyasından biri.
[Hayvanlar]

- MUKARREB[< KURB]: TAKRÎB EDİLMİŞ, YAKLAŞMIŞ, YAKIN
[Tasavvuf]

- MÜKÂŞEFE[< KEŞF]: HAKİKAT EHLİNE ALLAH SIRLARININ GÖRÜNMESİ, TEVHİD DELİLLERİYLE HALKDA HAKK'I GÖRMEK | MEYDANA ÇIKARMA
[Tasavvuf]

- MUKAYYED[< KAYD]: KAYITLI, BAĞLI, BAĞLANMIŞ | BİR İŞE ÖNEM VEREN | KAYDOLUNMUŞ, DEFTERE GEÇMİŞ
[Tasavvuf]

- MÜKELLÂ: Sahil, nehir kenarı. | Yanaşılır kıyı.
[Mekanlar]

- MÜKELLEF: BİR ŞEYİ YAPMAYA MECBUR OLAN, VAZİFELİ, MUVAZZAF
[Tasavvuf]

- MÜKELLEF: BİR ŞEYİ ÖDEMEYE MECBUR OLAN
[Tasavvuf]

- MÜKELLEF: MÜKEMMEL HAZIRLANMIŞ, KÜLFETLE SÜSLENMİŞ OLAN (TEKLİF)
[Tasavvuf]

- MÜKEVVENÂT[< MÜKEVVEN]: YARATILMIŞLAR
[Tasavvuf]

- MÜKEVVEN[< KEVN]: TEKVÎN EDİLMİŞ, YAPILMIŞ, MEYDANA GETİRİLMİŞ, YARATILMIŞ
[Tasavvuf]

- MUKTEDİR[< KUDRET]: GÜCÜ YETEN, BECEREBİLEN
[Tasavvuf]

- Mukti[Sansk.]: Bağımsızlığa, iç özgürlüğe ulaşmış kişi.
[Dil/UZAKDOGU]

- MÜLÂHAZA[< LÂHZ]: DİKKATLE BAKMA | İYİCE DÜŞÜNME | DÜŞÜNCE
[Tasavvuf]

- MÜLEMMA'[Ar. < LEM]: Bir kısmı Türkçe, bir kısmı Arapça ya da Farsça söylenmiş/yazılmış olan şiir/manzûme.
[Sanat]

- MÜLEVVES[< LEVS]: TELVÎS EDİLMİŞ, KİRLİ, PİS | İNTİZAMSIZ, KARIŞIK
[Tasavvuf]

- MÜLHİD[< LÂHD]: ALLAH'I İNKÂR EDEN, DİNSİZ
[Tasavvuf]

- MÜMÂRESE[< MERES]: ALIŞMA, ALIŞIKLIK, YATKINLIK, EL YATKINLIĞI
[Tasavvuf]

- MUMCU: Beyaz adam.[Orta Afrika Cumhuriyeti'nde]
[Dil]

- Mumukshattva: Doğru arzu, Nihai Prensip'i bilmek ve böylece özgürlüğe erişmek yolundaki içtenlik, ciddi istek. Vedanta'da Gerçek arayıcısının sahip olması gereken dört vasıftan biridir:
Viveka(doğru ayırt edebilme),
Vairagya(doğru tutkusuzluk),
Sat-sampat(doğru davranış),
Mumukshattva(doğru arzu).
[Dil/UZAKDOGU]

- Münâcat: Allah'a dua etme, yalvarma.
[YunusEmre]

- MÜNÂCÂT[< NECV]: ALLAH'A DUA ETME, YALVARMA
[Tasavvuf]

- MÜNÂDÎ[< NİDÂ]: NİDÂ EDEN | MÜEZZİN
[Tasavvuf]

- MÜNÂFESE[< NEFS]: BAŞKASINDA GÖRDÜĞÜ KEMÂLE İMRENİP, ONA YETİŞMEK İÇİN ÇALIŞMAK [HASED değil!]
[Tasavvuf]

- MÜNÂFIK[< NİFÂK]: İKİYÜZLÜLÜK EDEN, İKİ YÜZLÜ
[Tasavvuf]

- MÜNÂSEBET[< NİSBET]: UYGUNLUK | İLİŞİK | İLGİ, YAKINLIK, BAĞ | YANAŞMA, VESÎLE
[Tasavvuf]

- MÜNÂSİB[< NİSBET]: UYGUN, YERİNDE | YAKIŞIK, YARAŞIK
[Tasavvuf]

- MÜNÂTAHA: Süsüşme, toslaşma, boynuzla vuruşma.
[Hayvanlar]

- MÜNÂVEBE[< NEVBET]: NÖBETLEŞME, NÖBETLE İŞ GÖRME
[Tasavvuf]

- MÜNCERR[< CERR]: BİR TARAFA ÇEKİLİP SÜRÜKLENEN, SÜRÜLEN, KAYIP BİR TARAFA GİDEN | VARIP SONA EREN | NETİCELENEN
[Tasavvuf]

- MÜNCÎ[< NECÂT]: KURTARAN
[Tasavvuf]

- MÜNEVVER[< NÛR]: NURLANDIRILMIŞ, PARLATILMIŞ, AYDINLATILMIŞ, IŞIKLI | AYDIN (KİMSE)
[Tasavvuf]

- MUNFASILA:
[Mantik]

- MUNİ: Sessiz düşünen.
[Felsefe]

- MÜNÎR[< NÛR]: NURLANDIRAN, IŞIK VEREN, PARLAK
[Tasavvuf]

- MÛNİS[< ÜNS]: ÜNSİYETLİ, ALIŞILAN, ALIŞILMIŞ, YADIRGANMAZ | CANA YAKIN, SEVİMLİ | İNSANDAN KAÇMAYAN
[Tasavvuf]

- MÜNKEBİSSE: BAŞ KESMEK
[Tasavvuf]

- MÜNKİR[< NEKR]: İNKÂR EDEN, KABUL ETMEYEN
[Tasavvuf]

- MÜNSİF: İNSAFLI
[Tasavvuf]

- MÜNTEHÂ[< NİHÂYET]: NİHAYET BULMUŞ; BİR ŞEYİN VARABİLDİĞİ EN UZAK YER, SON DERECE | SON UC | YAZICIOĞLU AHMET BÎCAN'IN DÎNÎ, TASAVVUFÎ MENSUR ESERİ
[Tasavvuf]

- MÜNTEŞİR[< NEŞR]: YAYILMIŞ, AÇILMIŞ | DAĞINIK | DUYULMUŞ, ETRAFA YAYILMIŞ | BASILMIŞ VE YAYILMIŞ
[Tasavvuf]

- MÜNZEVÎ[< ZUVVİYY < ZEYY]: İNZİVÂ EDEN, ÇEKİLİP BİR KÖŞEDE OTURAN, KÖŞESİNE ÇEKİLİP KİMSE İLE GÖRÜŞMEYEN
[Tasavvuf]

- MÜNZİL[< NÜZÛL]: İNZÂL EDEN, AŞAĞI İNDİREN, GÖKTEN İNDİREN
[Tasavvuf]

- MÜPHEM: BELİRSİZ, KAPALI, ÖRTÜLÜ
[Tasavvuf]

- MÜPHEM: ANLAŞILMAZ, KAPALICA
[Tasavvuf]

- MURÂBATA[< RABT]: BAĞLAMAK | DÜŞMANI, SALDIRACAĞI YERDE DURUP BEKLEME
[Tasavvuf]

- MÜRÂCAÂT[< MÜRÂCAAT]: GERİ DÖNMELER, BAŞVURMALAR, DANIŞMALAR, YARDIM İSTEMELER
[Tasavvuf]

- MÜRÂCAAT[< RÜCÛ]: GERİ DÖNME, BAŞVURMA, DANIŞMA, YARDIM İSTEME
[Tasavvuf]

- MURAD IV ÇEŞMESİ / TAVUSLU ÇEŞME: Gülhane Parkı'nda, Çinili Köşk'ün yanındadır. 1635'te, Sultan IV. Murad tarafından yaptırılmıştır. [Adını üzerindeki Tavuskuşu kabartmasından almıştır.]
[Istanbul]

- MURÂD[< REVD]: ARZU, İSTEK, DİLEK | MAKSAT, MERAM
[Tasavvuf]

- MURAHHAS[< RUHSAT]: RUHSATLI, İZİNLİ | DELEGE
[Tasavvuf]

- MÜRÂÎ[< RİYÂ]: İKİYÜZLÜ
[Tasavvuf]

- MURÂKABE[< RAKB]: BAKMA, GÖZETME, GÖZ ALTINDA BULUNDURMA | KENDİ İÇ ÂLEMİNE BAKMA, KENDİNİ HESABA ÇEKME, DALIP KENDİNDEN GEÇME | GECEYARISI, DİZÜSTÜ OTURULARAK, GÖVDENİN HİÇBİR UZVUNU KIMILDATMADAN, GÖZLER KAPALI DURUMDA DALINAN "TEFEKKÜR" HALİ
[Tasavvuf]

- MURÂKIB: ALLAH'A BAĞLANMIŞ
[Tasavvuf]

- MURAKKIM[< RAKAM]: Pusulanın iğnesi.
[Nesneler]

- MÛRD[Ar.]: Mersin ağacı.
[Doga]

- MÜREBBÎ[< TERBİYE]: TERBİYE EDEN, EĞİTİCİ | BESLEYEN
[Tasavvuf]

- MÜRECCAH[< RÜCHÂN]: TERCİH EDİLEN, ÜSTÜN TUTULAN
[Tasavvuf]

- MÜREKKEP YALAMAK: Âharlanmış kağıt bezir işi mürekkebi emmediği için yanlış yazıldığında ıslatarak silmek mümkündür. Hattatlar ellerini tükürükleyerek veya yalayarak yanlışlarını düzelttiklerinden "mürekkeb yalamak" deyimi ortaya çıkmıştır.
[Yazmalar]

- MÜREMMÂ: Türkçe-Fransızca karışımı şiir.
[Sanat]

- Murgu: Kuş.
[YunusEmre]

- MÜRÎD[< REVD]: İRÂDE EDEN, EMREDEN, BUYURAN | BİR ŞEYHE BAĞLI OLAN KİMSE
[Tasavvuf]

- MÜRSEL[< RESEL]: İRSÂL EDİLMİŞ, GÖNDERİLMİŞ, YOLLANMIŞ | PEYGAMBER
[Tasavvuf]

- MÜRŞİD[< RÜŞD]: İRŞÂD EDEN, DOĞRU YOLU GÖSTEREN, KILAVUZ | TARÎKAT PÎRİ, ŞEYHİ | GAFLETTEN UYANDIRAN | HADIM ÜL FUKARA
[Tasavvuf]

- MÜRÜVVET[< MER]: İNSÂNİYET, MERTLİK, YİĞTLİK | CÖMERTLİK, İYİLİKSEVERLİK
[Tasavvuf]

- MUSÂFAA: BİRBİRİNİN BOYNUNA SARILMA
[Tasavvuf]

- MUSÂFAA: GÖZÜN, HER UZAKLIKTA BULUNAN EŞYAYI GÖREBİLME HASSASI
[Tasavvuf]

- MUSAFFÂ[< SAFVET]: TASFİYE EDİLMİŞ, SÜZÜLMÜŞ, ARINMIŞ
[Tasavvuf]

- MÜSÂFİR[< SEFER]: MİSÂFİR, YOLDAN GELEN, YOLCU | YOLCULUK SIRASINDA BİRİNİN EVİNE İNEN KONUK | KOMŞUYA GİDEN KİMSE
[Tasavvuf]

- MÜŞÂHEDE[< ŞUHÛD]: BİR ŞEYİ GÖZLE GÖRME | ALLAH ÂLEMİNİ GÖRME
[Tasavvuf]

- MUSAHHAR: ELE GEÇİRİLMİŞ
[Tasavvuf]

- MÜSAHHAR[< SİHRİYY]: TESHİR OLUNMUŞ, ELDE EDİLMİŞ, ELE GEÇİRİLMİŞ | TUTKUN, BOYUN EĞMİŞ
[Tasavvuf]

- MUSÂHİB[< SOHBET]: Sohbette bulunan, konuşan. | Padişahı sözü ve sohbetiyle eğlendiren. | Padişahın özel işlerinde bulunanlardan her biri.
[OSMANLI]

- MUSALLÎ: Beş vakit namazını sürekli edâ eden.
[Tasavvuf]

- MÜŞÂRÜN-İLEYH[< ŞEVR]: ADI GEÇEN ZAT, KENDİSİNE İŞARET EDİLEN (KİŞİ)
[Tasavvuf]

- MÜŞATTAR: Dizeleri arasına ek olarak ayrıca dizeler getirilmiş gazel ya da kasîde, teştîr edilmiş.
[Sanat]

- MÜSÂVEME[< SEVM]: Pazarlık etme. | Bir malın önceki değerini dikkate almadan herhangi bir değer ile satmak.
[Genel]

- MÜSÂVÎ[< SEVİYY]: EŞİT, BİRİNİN ÖTEKİNDEN FARKSIZ OLANI, AYNI HALDE VE DERECEDE BULUNAN
[Tasavvuf]

- MÜŞEKKEL: ŞEKLE KONULMUŞ, ŞEKİL VERİLMİŞ
[Tasavvuf]

- MÜŞEKKEL: ŞEKLİ, KALIBI, KIYÂFETİ YERİNDE, GÖSTERİŞLİ
[Tasavvuf]

- MÜSEMMÂ[< SEMV < SÜMÜVV]: TESMİYE OLUNAN, BİR ADI OLAN, ADLANMIŞ, ADLI | MUAYYAN, BELİRLİ (ZAMAN)
[Tasavvuf]

- MÜSENNÂ: AYNALI YAZI/HAT
[Tasavvuf]

- MÜSENNÂT: Sınır ve su bentlerinin/arklarının kenarları.
[Mekanlar]

- MUSÎB[< SEVAB]: İSÂBET EDEN, RASTGELEN, YANILMAYAN
[Tasavvuf]

- MÛSÎKAR[Fars.]["ka" uzun okunur]: Mizmar çeşidinden sıra, kalem, düdük, kaval. Dervişlere özel bir saz. | Rüzgâr estikçe, gagasındaki deliklerden türlü türlü ses çıkardığından dolayı, "mûsikî" sözünün de bundan alındığı söylenilegelen bir kuş. | Adı anonim bir Edvâr-ı İlm-i Musıkî'de geçen makam.
[Muzik]

- MÜŞKİLÂT[< MÜŞKİL]: GÜÇLÜKLER, ZORLUKLAR
[Tasavvuf]

- MUSLİN[Fr.< Musul kentinin adından]: Seyrek dokunmuş bir bez.
[Nesneler]

- MÜSLÜMAN: KENDİNDEKİ EMÂNETE İHÂNET ETMEYEN
[Tasavvuf]

- MÜSLÜMAN: İSLÂM OLMUŞ, SELÂMETE ERMİŞ, KURTULMUŞ, TESLİM OLMUŞ
[Tasavvuf]

- MUSTAFÂ[< SAFVET]: ISTIFÂ EDİLMİŞ | TERTEMİZ, TASFİYE OLUNMUŞ | HZ. MUHAMMED'İN ADLARINDAN
[Tasavvuf]

- MÜSTAGNÎ[< GANÎ]: DOYGUN, GÖNLÜ TOK | ÇEKİNGEN, NAZLI (DAVRANAN) | GEREKLİ BULMAYAN
[Tasavvuf]

- MÜSTAHAKK[< HAKK]: MÜSTAHİKK[aslı!]
[Tasavvuf]

- MÜSTAHİKK[< HAKK]: HAK ETMİŞ, HAK KAZANMIŞ, LÂYIK
[Tasavvuf]

- MÜSTAHLEF[< HALEF]: İSTİHLÂF EDİLMİŞ, KENDİ YERİNE GEÇİRİLMİŞ, BAŞKASININ YERİNE KONMUŞ, HİLÂFET ALMIŞ
[Tasavvuf]

- MÜSTAHRET: ARAPLAŞMIŞ
[Insan]

- MÜSTAHSİL[< HÂSIL]: YETİŞTİREN, YETİŞTİRİCİ, ÜRETİCİ
[Tasavvuf]

- MÜSTAİDD[< UDDET]: İSTÎDADLI, YETENEKLİ, BİR ŞEYE YETENEĞİ OLAN | AKILLI, ANLAYIŞLI
[Tasavvuf]

- MÜSTAKARR[< KARÂR]: YERLEŞİLEN, DURULAN YER | KARARGÂH
[Tasavvuf]

- MÜSTAKBEL[< KABL]: KARŞILANAN | ÖNDE BULUNAN, İLERİDEKİ, GELECEK
[Tasavvuf]

- MÜSTAKİLL[< KILLET]: BAŞLI BAŞINA, KENDİ BAŞINA, KENDİ KENDİNE, AYRICA, BAĞIMSIZ
[Tasavvuf]

- MÜSTAKÎM[< KIYÂM]: DOĞRU, DÜZ, DİK | TEMİZ, NAMUSLU
[Tasavvuf]

- MÜŞTÂK[< ŞEVK]: İŞTİYAKLI, ÖZLEYEN, GÖRECEĞİ GELEN, CAN ATAN
[Tasavvuf]

- MÜSTECÂB[< CEVÂB]: DİLEĞİ KABUL OLUNMUŞ
[Tasavvuf]

- MÜSTECİR: Bir yeri kiralamış olan, icar etmiş, kiracı.
[Insan]

- MÜSTEHABB[< HUBB]: SEVİLEN, BEĞENİLEN | FARZ VE VÂCİBDEN BAŞKA OLARAK SEVAP KAZANILAN İŞ
[Tasavvuf]

- MÜSTEHÂSE[< HAVS | çoğ. MÜSTEHÂSÂT]: Taşıl, fosil.
[Doga]

- MÜŞTEHİYÂT[< ŞEHVET]: İŞTAHLILAR, İSTEKLİLER
[Tasavvuf]

- MÜSTEHLİK[< HELÂK]: YİYİP İÇEREK TÜKETEN, BİTİREN | TÜKETİCİ
[Tasavvuf]

- MÜSTEHLİK[Ar. < HELÂK]: Tüketici.
[Insan]

- MÜŞTEMİL: KAPSAYAN, İÇEREN, ŞÂMİL OLAN
[Tasavvuf]

- MÜŞTERÎ/SA'D-İ EKBER[Ar.]: Sakıt, Erendiz, Jüpiter, Mars.
[Doga]

- MÜŞTERÎ[< ŞİRÂ]: İŞTİRÂ EDEN, SATIN ALAN, ALICI | ALIŞVERİŞTE BULUNAN | İSTEKLİ | HEM SATIN ALAN, HEM SATAN
[Tasavvuf]

- MÜSTESNÂ[< SENY]: İSTİSNÂ EDİLEN, KURAL DIŞI BIRAKILAN | ÜSTÜN | AYRI TUTULAN | BENZERLERİNDEN BASKIN
[Tasavvuf]

- MUSUBARA: Arapça öğrenilen bir derslik.
[Tasavvuf]

- MÜŞVİKE: Dikenli ağaç.
[Doga]

- MÜTÂCERE: Birbiriyle ticaret yapma.
[Genel]

- MÜTÂEMET: İkiz doğurma.
[Insan]

- MUTAHHAR[< TAHÂRET]: TEMİZLENMİŞ, TEMİZ | MÜBÂREK
[Tasavvuf]

- MÜTÂLAA[< TULÛ]: OKUMA | DEĞERLENDİRME, TETKİK | DÜŞÜNCE
[Tasavvuf]

- MUTASAVVER[< SÛRET]: TASAVVUR EDİLMİŞ, TASARLANMIŞ, DÜŞÜNÜLMÜŞ | AKLA GELEBİLİR, OLABİLİR
[Tasavvuf]

- MUTASAVVİF[< SOF]: SÔFÎ OLAN | TASAVVUFLA UĞRAŞAN | İLÂHİYATTA UĞRAŞAN VE BUNU YAYMAYA ÇALIŞAN
[Tasavvuf]

- MUTÂVAAT[< TAV]: BAŞEĞME, İTÂAT ETME
[Tasavvuf]

- MUTAVASSIT[< VASAT]: VÂSITA OLAN, ARACILIK EDEN, ARACI | ORTA, ORTALAMA
[Tasavvuf]

- MUTÇULUK:
[Diller]

- MÜTEALLİK[< ALAKA]: ASILI, BAĞLI, İLGİLİ, İLİŞİĞİ OLAN
[Tasavvuf]

- MÜTEÂL[< ULÜVV]: YÜKSEK, YÜCE | ALLAH'IN SIFATLARINDAN
[Tasavvuf]

- MÜTEATTIS: Aksıran.
[Insan]

- MÜTEBENNÎ: Birini, oğul edinen.
[Insan]

- MÜTECÂHİL: Cahil gibi görünen, bilmemezlikten gelen, bilmez görünen, tecâhül eden.
[Insan]

- MÜTECELLÎ[< CELÂ' < CELV]: TECELLÎ EDEN, GÖRÜNEN, MEYDANA ÇIKAN | PARLAK
[Tasavvuf]

- MÜTECERRİ'[< CÜR'A]: Yudumlayarak içen, tecerrü' eden.
[Beslenme]

- MÜTECEVVİZ: Câiz olmayan şeyi, câiz gören. | Mecazlı söz söyleyenler.
[Tasavvuf]

- MÜTEDEYYİN: ILIMLI (İNSAN)
[Tasavvuf]

- MÜTEDEYYİN: DİNDAR.
[Tasavvuf]

- MÜTEDEYYİN: DİN İLE GÖREVLİ.
[Tasavvuf]

- MÜTEDEYYİN: BORÇLU OLAN
[Tasavvuf]

- MÜTEEHHİB: Kendi kendini yetiştirmiş kişi. Otodidakt.
[Insan]

- MÜTEESSİR[< ESR~ESÂRET]: HÜZÜNLÜ, KEDERLİ, ÜZÜNTÜLÜ | BİRİNİN ACISIYLA ACILANAN | DUYGULANMIŞ
[Tasavvuf]

- MÜTEETTİL: Allah'a yönelen, tebettül eden.
[Tasavvuf]

- MÜTEFELSİF[< FELSEFE]: Felsefe yapan, filozoflaşan.
[Felsefe]

- MÜTEFENNİN[< FENN]: Teknik bilgi sahibi, fen âlimi, tefennün eden.
[Bilim]

- MÜTEGAMMİDE: Kınkanadlılar.
MÜTEGAMMİDET-ÜL-CENÂH: Kınkanadlı böcekler.
[Hayvanlar]

- MÜTEHARRİK[< HAREKET]: HAREKET EDEN, KIMILDAYAN, OYNAYAN
[Tasavvuf]

- MÜTEHAYYİR[< HAYRET]: HAYRETTE KALAN, ŞAŞMIŞ, ŞAŞIRMIŞ
[Tasavvuf]

- MÜTEKEVVİN[< KEVN]: TEKEVVÜN EDEN, HÂSIL OLAN, MEVCUT BULAN, VAROLAN
[Tasavvuf]

- MÜTEKKELLİMİN/KELÂMCILAR: Duyusal, duygusal ve düşünsel içeriği olmayan hiçbir şey üzerine konuşmazlar.
[Mantik]

- MÜTEMAHHIT: Sümküren, temahhut eden.
[Insan]

- MÜTEMAHHIZ[< MÜTEMAHHIZÎN]: İnanarak, can ve gönülden çalışan.
[Davranis-Tutum]

- MÜTEMÂLİK: Nefsine hâkim olan, nefsine sözü geçen.
[Oncelikliler]

- MÜTEMMİM: Tamamlayan.
[Genel]

- MÜTEMMİM: Tümleç. Herhangi bir sözcüğün anlamını tamamlayan.
[Genel]

- MÜTEMMİM: Bütün haline getiren.
[Genel]

- MÜTEMMİM[< TEMÂM]: TAMAMLAYAN, BİTİREN | TÜMLEÇ
[Tasavvuf]

- MÜTENÂDÎ[< NİDÂ]: BİRBİRİNE NİDÂ EDEN, BİRBİRİNİ ÇAĞIRAN
[Tasavvuf]

- MÜTENÂSİB[< NİSBET]: UYGUN OLAN, HER BAKIMDAN BİRBİRİNE UYGUN, DENK
[Tasavvuf]

- MÜTENEKKİS: Başaşağı olan, ters dönen, tenekküs eden kişi, canbaz.
[Insan]

- MÜTENEZZİH: Gezintiye çıkan, gezip eğlenen, tenezzüh eden. | Temize çıkan, aklanan.
[Insan]

- MÜTERÂDİF[< RİDF]: TERÂDÜF EDEN, BİRBİRİNİN ARDI SIRA GİDEN | YAZILIŞI AYRI, ANLAMI BİR OLAN, ANLAMDAŞ [İng., Fr. SYNONYME]
[Tasavvuf]

- MÜTEŞADDIK: Avurt çatlatarak konuşan. | Terimlerle/ıstılahlı konuşan.
[Insan]

- MÜTEŞECCİR: Ağaçlanan kaba ot.
[Doga]

- MÜTEŞEHHİ: İştahlanan, iştahlı.
[Beslenme]

- MÜTEŞELŞİL: Şarıl şarıl akıp çağlayan, teşelşül eden.
[Doga]

- MÜTESELSİLEN: SIRA İLE, BİRBİRİ PEŞİ SIRA, ZİNCİRLEME
[Tasavvuf]

- MÜTESSÂ: Her dörtlüğü(kıt'ası) dokuz dizeden(mısradan) oluşan düzenleme(manzûme).
[Sanat]

- MÜTEVASSIL: VÂSIL OLAN, KAVUŞAN
[Tasavvuf]

- MÜTEVASSIL: MÜNÂSEBET VE YAKINLIK KURAN
[Tasavvuf]

- MUTÎ[< TÂAT]: İTAAT EDEN, BOYUN EĞEN | BAĞLI | RAHAT
[Tasavvuf]

- MUTLAK[< TALÂK]: ITLAK OLUNMUŞ, SALIVERİLMİŞ, BAŞIBOŞ BIRAKILMIŞ | KAYITSIZ, ŞARTSIZ | YALNIZ, TEK, ŞART | HERHANGİ BİRŞEYE İLİŞİK OLMAYAN
[Tasavvuf]

- MUTLULUK:
[Diller]

- MUTRİB: Müzikle uğraşan. | Bir müzik aleti çalan.
[Muzik]

- MÜTTAKÎ[< VAKY~VİKAYE]: İTTİKA EDEN, SAKINAN, ÇEKİNEN | ALLAH'DAN KORKAN | ALLAH'IN ÖLÇÜSÜNE GÖRE KENDİNİ AYARLAYAN
[Tasavvuf]

- MUTTALİ'[< TULÛ]: ÖĞRENMİŞ, HABER ALMIŞ, BİLGİLİ, HABERDAR
[Tasavvuf]

- MUTTASIF[< VASF]: VASIFLANAN, KENDİSİNDE BİR HAL, BİR SIFAT, BİR VASIF BULUNAN, İTTİSÂF EDEN
[Tasavvuf]

- MUVÂCEHE[< VECH]: YÜZLEŞME, YÜZ YÜZE GELME | KARŞI, ÖN
[Tasavvuf]

- MUVAFFAK: ALLAH'IN YARDIMINA ULAŞMIŞ
[Tasavvuf]

- MUVAFFAK: BAŞARAN, BECEREN
[Tasavvuf]

- MUVAFFAKIYYET[< VEFK]: ALLAH'IN YARDIMIYLA BAŞARI GÖSTERME | ELE GEÇİRME, BAŞARMA
[Tasavvuf]

- MUVAFFIK: BAŞARI KAZANDIRAN ALLAH
[Tasavvuf]

- MUVAHHİD[< VAHDET]: TEVHİD EDEN, ALLAH'IN BİRLİĞİNİ İKRAR
[Tasavvuf]

- MUVAHHİD[< VAHDET]: TEVHİD EDEN, ALLAH'IN BİRLİĞİNİ İKRAR
[Tasavvuf]

- MUVAKKAT[< VAKT]: BELLİ BİR ZAMANA ÖZEL, SÜREKSİZ, GEÇİCİ | EĞRETİ
[Tasavvuf]

- MUVÂZENE[< VEZN]: DENK OLMA, KARŞILIKLI İKİ ŞEYİN UYGUNLUĞU | KIYAS, ÖLÇÜ | DENGE
[Tasavvuf]

- MÜVECCİBE: Talkım.
[Doga]

- MÜYESSER[< YÜSR]: KOLAYI BULUNUP YAPILAN, KOLAY GELEN, KOLAYLIKLA OLAN
[Tasavvuf]

- MUY[Fars.]: Kıl.
[TIP]

- MUZAFFER[< ZAFER]: ZAFER, ÜSTÜNLÜK KAZANMIŞ, ÜSTÜN
[Tasavvuf]

- MÜZÂHAF: Şiirde, vezin zorunluluğundan, bir harfi düşürülmüş, okunmamış ya da uzun(memdut) iken kısa okunmuş olan sözcük.
[Sanat]

- MUZALLEFE: Toynaklılar. [İng./Fr. ONGULÉS]
[Hayvanlar]

- MUZÂRAA: Arşınla satma.
[Nesneler]

- MÜZEKKÎ[< ZEKÂT]: TEZKİYE EDEN, TEMİZLEYEN, AKLAYAN
[Tasavvuf]

- MÜZERKEŞ: Altın sırmalı, altın sırma ile işlenmiş.
[Sanat]

- MÜZET: Nefesli bir çalgı.
[Muzik]

- MÜZEVVİR MESCİDİ: Eyüp'tedir. [XVI. yy.]
[Istanbul]

- MÜZİĞİN PSİKO-FİZYOLOJİK ETKİLENİMLERİ: * Kan dolaşımını etkiler.
* Damar basıncını bazı kişilerde yükseltebilir, bazılarında düşürebilir.
* Kas kasılmalarını artırır.
* Solunum hareketlerini etkiler ve serbestleştirir.
* Sindirim işlerinde olumlu etkileri vardır.
* Damar basıncının değişiklikleri, sedaların tonları, şiddetleri ve perdeleri ile orantılıdır.
* Kişiyi huzura kavuşturan psikojenik etkileri vardır.
[Muzik]

- MÜZİK:
[Diller]

- MUZMAHİLL: ÇÖKMÜŞ, ÇÖKÜNTÜYE UĞRAMIŞ, DARMADAĞIN OLMUŞ, YOK OLMUŞ
[Tasavvuf]

- MYSTERION: [< Yun. MYEIN: Gözleri ve dudakları kapatmak.]
İnisiye olan kişiye mystes, adayı öneren kişiye mystagogos adı verilir.
[Felsefe]

- NA'T-I ŞERİF: HZ. PEYGAMBER HAKKINDA YAZILAN ŞİİRLER
[Tasavvuf]

- NÂ-ÇÎZ: HİÇ HÜKMÜNDE OLAN, ÇOK KÜÇÜK ŞEY
[Tasavvuf]

- NÂ-DÂN: BİLMEZ, CÂHİL
[Tasavvuf]

- NÂ-DÂN: KENDİNİ BEĞENMİŞ, KİBİRLİ
[Tasavvuf]

- NÂ-MÜTENÂHÎ: SONSUZ
[Tasavvuf]

- NÂDİM: PİŞMÂN OLAN
[Tasavvuf]

- NÂFİLE: GEREKLİ DEĞİLKEN YAPILAN İŞ
[Tasavvuf]

- NÂFİLE: FARZLARIN DIŞINDA KILINAN NAMAZ
[Tasavvuf]

- NÂFİLE: BOŞUNA
[Tasavvuf]

- NAGA: Hint mitolojisinde yarı insan, yarı yılan varlık.
[Hayvanlar]

- Nagâh: Ansızın, birdenbire.
[YunusEmre]

- NAGARJUNA: Hintli, Budist filozof (M.Ö. 200). Zen geleneğinde 14. Pîr olarak kabul edilir. Madhyamika(Orta Yol) Okulu'nun kurucusu.
[Dil/UZAKDOGU]

- NAGBİGA: Kendi kendine şair olan.
[Sanat]

- NAHIL[Ar. < NAHL]: Anıtsal süs. Gümüş ya da mumdan yapılarak gelinlerin önünde götürülmesi ya da sonra gelin odasına konulması zamanında âdet olan süs ağacı. | Hurma ağacı.
[Nesneler]

- NAHİR: Sığır sürüsü.
[Hayvanlar]

- NÂHİRE: Ayın birinci günü.
[Genel]

- NÂHİRE: Ayın sonu, son gecesi.
[Genel]

- NAHİV: SÖZ DİZİMİ
[Tasavvuf]

- NAH[Fars.]: Değerli kumaşlardan yapılan bir çeşit halı, kilim.
[Nesneler]

- NAÎB: Karga ve çirkin sesli kuşların ötüşü.
[Hayvanlar]

- NAÎK: Karga ötüşü.
[Hayvanlar]

- NAÎK: Horoz sesi.
[Hayvanlar]

- NÂİL[< NEYL]: MURADINA EREN, ERMİŞ, ELE GEÇİREN | (OLMAK):ERİŞMEK
[Tasavvuf]

- NÂİM: LEZZETİ ALINAN HER TÜRLÜ NİMET, BOLLUKTA YAŞAYIŞ
[Tasavvuf]

- NÂİM: CENNETİN BİR KISMI
[Tasavvuf]

- NÂİM[< NEVM]: UYUYAN
[Tasavvuf]

- NAKÎB[< NAKABET]: VEKİL | BİR TEKKEDE, ŞEYHİN YARDIMCISI OLAN EN ESKİ DERVİŞ VEYA DEDE
[Tasavvuf]

- NAKÎİYYE[Ar.]/INFLUSOIRES[Fr.]: Haşlamlılar.
[Hayvanlar]

- NAKÎK[Ar.]: Kurbağa, tavuk, kedi gibi hayvanların boğuk sesi.
[Hayvanlar]

- NAKŞBENDÎ'DE 11 TÂBİR:
[Tasavvuf]

- NALÇA: Ayakkabıların altına çakılan demir.
[Nesneler]

- NÂLE: İNLEMEK, İNİLTİ
[Tasavvuf]

- NALLI MESCİD: Bâbıâli'dedir. [XV. yy.]
[Istanbul]

- NÂM-ZED: NİŞANLI, SÖZLÜ, YAVUKLU
[Tasavvuf]

- NÂM-ZED: ADAY
[Tasavvuf]

- NÂM-ZED: MİRAS BIRAKANIN FEVKALÂDE İKAME YOLUYLA TAYİN ETTİĞİ MİRASÇI
[Tasavvuf]

- NÂM-ZED: LEHİNE VASİYET YAPILAN KİMSE
[Tasavvuf]

- Nama rupa: İsim~biçim. Zihinsel~fiziksel enerjiler.
[Dil/UZAKDOGU]

- NAMAZ: KULUN HAK İLE OLMASI (SALÂT)
[Tasavvuf]

- NAMLI: Samanından ayrılmamış arpa yığını.
[Doga]

- NÂMÛS: KANUN, NİZAM
[Tasavvuf]

- NÂMÛS: AR, EDEP, HAYÂ, IRZ
[Tasavvuf]

- NÂMÛS: TEMİZLİK, DOĞRULUK
[Tasavvuf]

- NAMUS[< NOMOS]: Yasa. | Ölçü.
[Insan]

- NÂN: EKMEK
[Tasavvuf]

- NAN: EKMEK
[Beslenme]

- Nâr: Ateş.
[YunusEmre]

- NÂR: ATEŞ, OD
[Tasavvuf]

- NÂR: CEHENNEM
[Tasavvuf]

- NAR: RÜMMÂN[Ar.]
[Beslenme]

- NARH[aslı NİRH]: NARK, ÇARŞIDA, PAZARDA SATILAN ŞEYLER İÇİN RESMÎ MAKAMLARCA GÖSTERİLEN FİYAT
[Tasavvuf]

- NARLIKUYU: Silifke'de.
[Mekanlar]

- NÂS: İNSANLAR, HERKES
[Tasavvuf]

- NÂS(I)R: YARDIM
[Tasavvuf]

- NÂS(I)R: YARDIMCI, YARDIM EDEN
[Tasavvuf]

- NASB: DİKME, SAPLAMA
[Tasavvuf]

- NASÎB: PAY, HİSSE
[Tasavvuf]

- NASÎB: RIZIK
[Tasavvuf]

- NASİB ALMAK: BEKTÂŞİYE'DE İNTİSÂB, DERVİŞ OLMAK
[Tasavvuf]

- NÂSIH/NASÎH[< NUSH (çoğ. NASÂYİH)]: ÖĞÜT VEREN, NASÎHAT EDEN | KUŞATMA
[Tasavvuf]

- NÂSÛT: İNSANLIK
[Tasavvuf]

- NAT: Hasır ya da meşin sofra.
[Beslenme]

- NATURAL HISTORY: DOĞA ARAŞTIRMASI/DOĞANIN BETİMLEYİCİ ARAŞTIRMASI
[Felsefe]

- NÂY: NEY
[Tasavvuf]

- NAZAR: BAKMA, GÖZ ATMA
[Tasavvuf]

- NAZAR: DÜŞÜNME
[Tasavvuf]

- NAZAR: GÖZ DEĞME
[Tasavvuf]

- NAZAR BERKADEM: BAKIŞLAR AYAK ÜZERİNE
[Tasavvuf]

- NAZAR-I ÎTİBÂR: DİKKAT
[Tasavvuf]

- NAZARÎ: TEORİK
[Tasavvuf]

- NAZARÎ İLİMLER YA DA FELSEFELER:
[Bilim]

- NAZZÂM: ÇEKİRDEK MADDE
[Oncelikliler]

- NAZZAM: ÇEKİRDEK MADDE
[Bilim]

- NEÂB[Ar.]: Karga yavrusu. | Karga ya da horoz gibi ötme.
[Hayvanlar]

- NEBE': ÖNEMLİ HABER
[Tasavvuf]

- NEBÎ[< NEBE (çoğ. ENBİYÂ)]: PEYGAMBER | HABERCİ | MÜNÂDÎ [Sansk. AVATAR]
[Tasavvuf]

- NEC(İ)M: SÖNÜP-YANAN YILDIZ, VAKİT, ÜLKER YILDIZI
[Tasavvuf]

- NEC(İ)M: KUR'AN-I KERİM
[Tasavvuf]

- NECÂT: KURTULMA, KURTULUŞ
[Tasavvuf]

- NECÎB: SOYU SOPU TEMİZ, NESLİ PÂK OLAN KİMSE
[Tasavvuf]

- NECVÂ: FISILTILI, GİZLİ SÖZ
[Tasavvuf]

- NECVÂ: SIR SÖYLEŞMEK
[Tasavvuf]

- NECVÂ: GİZLİ SORGULAMA
[Tasavvuf]

- NEDÂMET: PİŞMANLIK
[Tasavvuf]

- NEDÂRET: TAZELİK, PARLAKLIK
[Tasavvuf]

- NEDÂRET: ENDER
[Tasavvuf]

- NEDEN:
[Diller]

- NEDENSELLİK:
[Diller]

- NEDÎM: Yeniçeri ocağına yeni yazılan.
[OSMANLI]

- NEDİM/E: SOHBET ERBABI
[Tasavvuf]

- NEFER: BİR ADAM, TEK KİŞİ
[Tasavvuf]

- NEFER: ER
[Tasavvuf]

- NEFERTİTİ: Gelen(TİTİ) Güzel(NEFER) [Suriye'den]
[Insan]

- Nefes: Manen yardım etmek.
[YunusEmre]

- NEFES: SOLUK
[Tasavvuf]

- NEFES: SOLUK ALACAK KADAR GEÇEN ZAMAN, AN
[Tasavvuf]

- NEFES: BEKTÂŞÎ İLÂHİLERİ
[Tasavvuf]

- Nefha: Nefes, üfürme.
[YunusEmre]

- NEFHA: GÜZEL KOKU
[Tasavvuf]

- NEFHA: RÜZGÂRIN BİR KERE ESMESİ
[Tasavvuf]

- NEFHA: NEFES ÜFÜRME
[Tasavvuf]

- NEFÎR: CEMAAT, TOPLULUK
[Tasavvuf]

- NEFÎR: BOYNUZDAN YAPILAN BORU
[Tasavvuf]

- NEFS: BİR ŞEYİN ZÂTI, KENDİSİ. RUH, CAN, HAYAT, KALB, HEVES
[Tasavvuf]

- NEFS: İNSANIN YEME-İÇME GİBİ BİYOLOJİK GEREKSİNİMLERİ
[Tasavvuf]

- NEFS: ASIL, MAYA, CEVHER
[Tasavvuf]

- NEFS: DÖLSUYU
[Tasavvuf]

- NEFS: İÇ, İÇ TARAF
[Tasavvuf]

- NEFS: RUHUN MADDEYLE BİRLEŞMESİ
[Tasavvuf]

- NEFS:
[Diller]

- NEFS DERECELERİ(ETVÂR-I SEB'A):
[Tasavvuf]

- NEFS MERTEBELERİ:
[Tasavvuf]

- NEFS MERTEBELERİNİN RENKLERİ:
[Tasavvuf]

- NEFY: SÜRME, SÜRGÜN ETME
[Tasavvuf]

- NEHM[Ar.]: Horlayarak soluma, hırıltılı soluk alma.
[Insan]

- NEHM[Ar.]: Kükreme.
[Hayvanlar]

- NEHS/NEHŞ/NEHŞE[Ar.]: Yılan sokması.
[Hayvanlar]

- NEHY: YASAK ETME
[Tasavvuf]

- nekîr: BİLİNMEMİŞ ŞEY, ÖRTÜLÜ OLAN
[Tasavvuf]

- Nekîr[< NEKRE]: SORGU MELEKLERİNDEN BİRİ [öbürü "MÜNKİR"]
[Tasavvuf]

- Nembutsu[Jap.]: Buda'nın adı anılarak kazanılacağına inanılan kurtuluş yolu; Arık Ülke(Jodo, Shin) Budizmi'ni anlatmak için kullanılır. Namu Butsu(Buda Adına) biçiminde Buda'nın adının anılmasından oluşan bir sözcük.
[Dil/UZAKDOGU]

- NEMEK: TUZ
[Beslenme]

- NEMESE/HEMS[Ar.]/WHISPER[İng.]: Fısıldama.
[Insan]

- NES': "EŞHÜR-ÜL-HURUM"UN MUAYYEN VAKTİNİ GEÇİRME
[Tasavvuf]

- NEŞ(İ)R: DAĞILMA, YAYILMA
[Tasavvuf]

- NEŞE:
[Diller]

- NESEB: NESİL, SOY
[Tasavvuf]

- NESÎR[Ar.]: Hayvan aksırması.
[Hayvanlar]

- NESNE: NE İSE NE
( NESNE: Bilgiye konu olan herşey. )
( Bir nesnenin bilinci kendisidir. )
( Nesne, işi ve işleviyle tanımlanır. )
( İncelemek, araştırmak amacıyla seçilen bir varolan'ın, dikkatin odağı kılınan. )
( CEMÂDAT: NESNELER )
( [Fars.] BERMÛDE )
[Nesneler]

- NESNE:NE İSE NE: NE İSE NE
( NESNE: Bilgiye konu olan herşey. )
( Bir nesnenin bilinci kendisidir. )
( Nesne, işi ve işleviyle tanımlanır. )
( İncelemek, araştırmak amacıyla seçilen bir varolan'ın, dikkatin odağı kılınan. )
( CEMÂDAT: NESNELER )
( [Fars.] BERMÛDE )

( * TEKTİR
* DÜZENLİDİR
* SÜREKLİDİR
* TÜRDEŞTİR )
[Diller]

- NESNEL:
[Diller]

- NETÂC[Ar.]: Hayvanın kendi kendine doğurması.
[Hayvanlar]

- Neti-Neti: O değil, bu değil. Ebedi ve nihai gerçeğe ulaşmak amacıyla, dünyayı oluşturan tüm isimlerin ve formların(nama ve rupa) sürekli, adım adım ilerleyen red ve inkârı şeklindeki çözümsel süreç.
[Dil/UZAKDOGU]

- NETWORK KABLOSUNDA:
[Bilgisayar]

- NEV-BAHÂR: Türk müziğinin en az altı yüzyıllık bir mürekkep makamıdır. [Zamanımızda bir örneği kalmamıştır.]
[Muzik]

- NEV-CİVÂN[Fars.]: Her an canlı.
[Oncelikliler]

- NEV-CİVÂN[Fars.]: Genç delikanlı.
[Oncelikliler]

- NEV-RÛZ[Fars.]: Yeni gün.
[Genel]

- NEVÂHİK[Ar. < NÂHİKA]: Dudaklı hayvanların göz pınarları.
[Hayvanlar]

- NEVBE: BAYRAMLARDA VE KANDİLLERDE DERGÂHLARDA HALÎLE, KUDÛM, MAZHAR ÇALINARAK İLÂHİ OKUNMASI
[Tasavvuf]

- NEVHA: Ağıt.
[Sanat]

- NEVK[Fars.]: Sivri uc.
[Uc]

- NEVK[Fars.]: Kuş gagası.
[Uc]

- NEVK[Fars.]: Kirpiğin ucu.
[Uc]

- NEVK[Fars.]: Kuş gagası.
[Uc]

- NEVMÎD[< NÂ-ÜMÎD]: ÜMİTSİZ
[Tasavvuf]

- NEVRUZOTU: İkiçeneklilerden, çiçekleri, aslanağzına benzeyen, türlü renkte, taşıdığı glikozit nedeniyle iç söktürücü olarak kullanılan bir kır bitkisi. [Lat. LINARIA VULGARIS]
[Doga]

- NEYZEN/NÂYÎ[Fars.]: Ney üfleyen.
[Muzik]

- NEZ': BİR ŞEYİ YERİNDEN KOPARMA, SÖKME
[Tasavvuf]

- NEZ': KALDIRMA, YOK ETME
[Tasavvuf]

- NEZ': BOZMA
[Tasavvuf]

- NEZ': HALKI BİRBİRİNE DÜŞÜRME
[Tasavvuf]

- NEZÂFET: TEMİZLİK, PÂKLIK
[Tasavvuf]

- NEZÂFET: TAM SAĞLIK VE SELÂMET
[Tasavvuf]

- NEZÎR[< NEZR]: KORKUTMA, BİRİNİ, DOĞRU YOLA SOKMAK İÇİN GÖZDAĞI VEREREK KORKUTMA
[Tasavvuf]

- NEZR: ADAK, ADAMA
[Tasavvuf]

- NİCELİK:
[Diller]

- NİDÂ: ÇAĞIRMA, SESLENME
[Tasavvuf]

- NİDÂ: SU VERME
[Tasavvuf]

- Nidana: Karma ilişkisi süreci.
[Dil/UZAKDOGU]

- NİGÂH: BAKIŞ, BAKMA
[Tasavvuf]

- NİGÂH-BÂN: GÖZCÜ, BEKÇİ
[Tasavvuf]

- NİHÂN: GİZLİ, SAKLI
[Tasavvuf]

- NİHÂN: BULUNMAYAN, GÖRÜNMEYEN
[Tasavvuf]

- NİHÂN: SIR
[Tasavvuf]

- NİHÂYET-İ AZM[Ar.]: Kemik ucu.
[Uc]

- NİKAB: PEÇE, YÜZ ÖRTÜSÜ
[Tasavvuf]

- NİLA: Bir tür Hint kumaşı.
[Nesneler]

- NİNNİ/BENGERE[Fars.]: Bebekleri/çocukları uyutmak üzere söylenilen şarkı.
[Muzik]

- NİPİ: Muzağacı lifinden yapılan bez.
[Nesneler]

- NİPPON (JAPONYA): Yüksek Güneş Ülkesi.
[Mekanlar]

- Nirguna: Koşulsuz, vasfı ve niteliği bulunmayan.
[Dil/UZAKDOGU]

- Nirmanakaya: Dönüşüm Elbisesi/Gövdesi. Buda ve Bodhisattvalar sıradan insanların gövdelerine benzer fiziksel özellikler alarak, onları kurtarmaya çalışırlar.
[Dil/UZAKDOGU]

- Nirvana[Sansk.]:
[Diller]

- Nirvana[Sansk.](Nibbaha[Pali])(SATORİ[ZEN, Jap.]): Aydınlanma. (ZEN'de, Satori) Hayat ışığının nihai eriyişi ve sönüşü. Maddeden kurtuluş, En Yüce Ruh (Brahman) ve yeniden birleşme. Budist summum bonumilkesi. En son Gerçeklik. Saltık Hakikat. Aydınlandıkları zaman, yanıltıcı egolarının bilinciyle sınırlı olmayan bir duruma giren insanların son hali. Bağımlılıklardan, tutkulardan, yanılsamalardan kurtulup, uyanıp aydınlanma sonucu ulaşılan iç suskunluk, iç barış. (Tasavvuf'ta: İşrak)
[Dil/UZAKDOGU]

- Nirvane[Sansk.]: Bağımsızlığa, iç özgürlüğe ulaşmış kişi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Nirvani: Nirvana'yı arayan.
[Dil/UZAKDOGU]

- Nirvikalpa: Tasavvur ya da kavrayış yeteneğinden arı, zihinsel değişiklikler geçirmeyen.
[Dil/UZAKDOGU]

- NİSÂB: ASIL, ESAS
[Tasavvuf]

- NİSÂB: BİR MALIN ZEKÂTINI VERMEK ÜZERE VARILMASI GEREKEN MİKTAR
[Tasavvuf]

- NİSÂB: DERECE, İSTENİLEN HAD
[Tasavvuf]

- NİŞABUREK[Fars.]: Türk müziğinde, rast makamı ve uşşak makamının, pûselik "si" perdesiyle oluşmuş bir makam.
[Muzik]

- NİŞÂN: İZ, BELİRTİ
[Tasavvuf]

- NİŞÂN: İŞARET
[Tasavvuf]

- NÎSÂN: [Süryanice'den]
[Genel]

- Nisarga: Doğal, yaradılıştan olan.
[Dil/UZAKDOGU]

- NISF[Ar.]/NİM[Fars.]: Bir şeyin yarısı.
[Nesneler]

- Nishiren[Jap.]: Tendai Budizm okulundan türemiş yurt sevgisini herşeyden öne alan, çağımızda savaşçı Japon faşizmini etkilemiş olan Budist okulu.
[Dil/UZAKDOGU]

- Nissarana: Sözel olarak "dışına çıkmak". Özgürlük, kurtuluş. Aydınlanmak zihnimizi zincirleyen bağlardan kurtulmaktır.(Upanişadlar)
[Dil/UZAKDOGU]

- NÎŞ[Fars.]: İğne[arı, akrep gibi böceklerde].
[Hayvanlar]

- NÎŞ[Fars.]: Diken.
[Hayvanlar]

- NÎŞ[Fars.]: Zehir, ağı.
[Hayvanlar]

- NİTELİK: QUALITY
[Dil]

- NİTELİK:
[Diller]

- Nivritti: Dünyevi mevcudiyetten kurtuluş, vazgeçiş, terk. Dönüş yolu.
[Dil/UZAKDOGU]

- NİYÂZ: YALVARMA, YAKARMA
[Tasavvuf]

- NİYÂZ: DUA
[Tasavvuf]

- NİYÂZ: BAZI TARİKATLARDA KÜÇÜĞÜN BÜYÜĞE YÖNELİK SELÂM, SAYGI VE DUASI
[Tasavvuf]

- NİYET: INTENTION
[Dil]

- NİYET'TE: SAMİMİYET, İÇTENLİK, YAKINLIK ve
[Davranış - Tutum]

- NİYET'TE: SAMİMİYET, İÇTENLİK, YAKINLIK ve
[Oncelikliler]

- NİYYET: NİYET, MERAM
[Tasavvuf]

- NİYYET: FİİL VE HAREKET
[Tasavvuf]

- NİYYET: DÜNYA LEZZETLERİNİ TERK EDEREK İBADETLE ALLAH'A YÖNELMEK
[Tasavvuf]

- NİZÂ'[< NEZ]: ÇEKİŞME, KAVGA
[Tasavvuf]

- NİZAM-I ÂLEM: Nazm sözlükte, incileri bir ipe dizmek anlamına gelir. Terim olarak ise, bir şeyi/şeyleri aklın gerektirdiği, zorunlu kıldığı başka bir şeye delalet edecek şekilde tertip etmek demektir.
[Tasavvuf]

- NİZAM[NAZAME]: İNCİLERİ İPE DİZMEK
[Tasavvuf]

- Nöker: Hizmetçi, hizmetkâr.
[YunusEmre]

- NOME: Alaska'da Nome diye bir yer yoktur! [NOME NOME
[Mekanlar]

- NORDİK: Kuzeyli. [Avrupa'da kullanılır.]
[Insan]

- NOSTALJİ: Sıla/memleket özlemi. Vatan özleminin hastalık haline gelişi.
[Mekanlar]

- NOT:
[Diller]

- NOTALAR:
[Muzik]

- NÖTR (DURUM): KESÂFET - LETÂFET
[Uc]

- NÖTR (DURUM): BAŞLANGIÇ - SON
[Uc]

- NÖTR (DURUM): İLK - SON
[Uc]

- NÖTR (DURUM): TEK - ÇOK
[Uc]

- NÖTR (DURUM): HERKES - HİÇKİMSE
[Uc]

- NÖTR (DURUM): "0" - "100"
[Uc]

- NÖTR (DURUM): GEÇMİŞ - GELECEK
[Uc]

- NÖTR (DURUM): SIVI - KATI
[Uc]

- NÖTR (DURUM): DURAĞAN - HAREKETLİ
[Uc]

- NÖTR (DURUM): HİZMET EHLİ - HÜKÜM EHLİ
[Uc]

- NOUS: Evrenin düzenleyici ilkesi.
[Felsefe]

- NOVA[Lat.]: Parlaklığı birdenbire artan, değişen yıldız.
[Doga]

- NÜ: Çıplak gövde resmi.
[Sanat]

- NÜANS: Resim sanatındaki renk derecesi.
[Sanat]

- NÜBÜVVET[< NEBE]: PEYGAMBERLİK, NEBÎLİK
[Tasavvuf]

- NÜCEBÂ[< NECÎB]: RİCAULLAH(TANRI ERENLERİ) YA DA RİCÂL-ÜL-GAYB(GAYB ERENLERİ) DENİLEN 40 KİŞİYE VERİLEN AD, KIRKLAR
[Tasavvuf]

- NÜHÜFT[Fars.]: Türk müziğinde, bir bileşik makam.
[Muzik]

- NÜKEBÂ: RİCAULLAH'DAN ÜÇYÜZLER. NEFİSLERİN KÖTÜ İSTEKLERİ TERK ETTİRİLMİŞ, HİLÂFETE YAKLAŞMIŞ, SÜLÛKUNU İKMÂL ETMEK ÜZERE OLAN KUDEMÂ-YI TARÎK
[Tasavvuf]

- NÜKTE: HERKESİN ANLAYAMADIĞI İNCE ANLAM, İNCELİK, İNCE ANLAMLI, ZARİF VE ŞAKALI SÖZ
[Tasavvuf]

- NUMAN: HACI BAYRAM-I VELİ
[Tasavvuf]

- NÜMİZMATİK: Metal paraları inceleyen bilim dalı.
[Nesneler]

- NÜMÛNE: ÖRNEK
[Tasavvuf]

- NÛN[Ar. | çoğ. NİNÂN], SEMEK[Ar. çoğ. ESMÂK, SİMÂK], MÂHÎ[Fars.], EL PEZ[İsp.]: BALIK
[Hayvanlar]

- NÛR[çoğ. ENVÂR, NÎRÂN]: AYDINLIK, PARILTI, TECELLİYÂT
[Tasavvuf]

- NÜŞ-HÂR[Fars.]: Geviş.
[Hayvanlar]

- NUSRETİYE KASRI: Tophane'dedir. [Mimar Sinan Üniversitesi olarak kullanılmaya devam edilmektedir]
[Istanbul]

- NUSRET[< NASR]: YARDIM | ALLAH'IN YARDIMI | BAŞARI, ÜSTÜNLÜK
[Tasavvuf]

- NUT(U)K: SÖZ, LÂKIRDI
[Tasavvuf]

- NUT(U)K: KONUŞMA
[Tasavvuf]

- NUT(U)K: NUTUK, SÖYLEV
[Tasavvuf]

- NUT(U)K: (ed.) ESKİ DERVİŞLERCE BÜYÜK BİLİNEN KİMSELERİN MANZUM SÖZLERİ
[Tasavvuf]

- NÜVE: ÖZ
[Tasavvuf]

- NÜVE: ÇEKİRDEK, HÜCRE
[Tasavvuf]

- NÜZÛL: AŞAĞI İNME (APAKSEPANA[Sansk.])
[Tasavvuf]

- O: ANA
[Insan]

- OBA: Göçebe halk.
[Insan]

- ÖBEK:
[Diller]

- ÖBEK: PHRASE
[Dil]

- OBOKU[Jap.]: Çinli Zen Ustası Huang-po'ya (ölümü 850) Japonca'da verilen ad.
[Dil/UZAKDOGU]

- ÖBÜR DÜNYA BİLGİSİ:
[Diller]

- OCAK: HANEDAN
[OSMANLI]

- OCAK: BEKTÂŞİYE'DE OCAĞIN SAĞINDA VE SOLUNDA SEYYİD ALİ VE HORASAN POSTU VARDIR
[Tasavvuf]

- OCAK-I BEKTÂŞİYAN: YENİÇERİ OCAĞI. KURUCUSU HACI BEKTÂŞ-I VELİ OLDUĞUNDAN, YENİÇERİLERİN BAŞLARINA GİYDİKLERİ HACI HÜNKÂR'IN HIRKASININ KOLUDUR
[Tasavvuf]

- Od: Ateş.
[YunusEmre]

- ÖD: HZ. MUHAMMED'İN RUHANİYETİNE İŞARETTİR
[Tasavvuf]

- ÖD AĞACI: TÜTSÜ
[Tasavvuf]

- ÖD AĞACI: TESBİH YAPILIR
[Tasavvuf]

- ODABAŞI CAMİSİ: Şehremini/Çapa Odabaşı'ndadır. 1562'de, Has (Saray) Odabaşı (Komutanı) Behruz Ağa tarafından yaptırılmıştır. [Mimar Sinan eseridir.]
[Istanbul]

- ÖDAĞACI: Dulaptalotugillerden, sıcak ülkelerde yetişen, tropik bölgelerde yetişen, odunu ve kabuğu hoş kokulu bir ağaç. [Lat. AQUILLARIA AGOLIOCHIA]
[Doga]

- ODEON: Eski Yunan'da müzisyenlerin konser verdiği basamaklı yer.
[Muzik]

- ÖDEV:
[Diller]

- ODONTOLOJİ: Anatominin dişleri konu alan bölümü.
[Insan]

- ÖDÜNÇLEME: BORROWING
[Dil]

- ÖDÜNÇLEMELİ ÇEVİRİ: LOAN TRANSLATION / CALQUE
[Dil]

- OENOLOJİ[< Yun. OINOS]: Şarap bilimi.
[Bilim]

- OFİDİZM: Yılan ısırması sonucu zehirlenme.
[Hayvanlar]

- OFİDİZM: Yılan ısırması sonucu zehirlenme.
[Esik]

- OFİKLEİT: Nefesli bir çalgı.
[Muzik]

- ÖFKE:
[Diller]

- OFRİS[Yun.]: Salepgillerden, çiçekleri sinek, örümcek gibi bazı böcekleri andıran, yumrulu, otsu bir bitki. [Lat. OPHRYS]
[Doga]

- ÖĞE:
[Diller]

- ÖĞE: CONSTITUENT
[Dil]

- OGLENA: Botanikçilerin bitki, zoologların hayvan kabul ettiği canlı.
[Hayvanlar]

- ÖĞRETİ:
[Diller]

- ÖĞRETİM BİLGİSİ:
[Diller]

- OĞUZ/UZ: Boylar birliği.
[Insan]

- OJİT[Fr. < Yun.]: Yanardağ kütlelerinde bulunan ve feldispatla birlikte bazaltların temelini kuran, piroksen cinsinden mineral madde.
[Doga]

- OKALİPTUS[Yun.]: Mersingillerden, birçok türü olan, boyu yüz metreyi aşabilen, toprağın suyunu çekerek yerin bataklık duruma gelmesini önleyen bir ağaç. [Lat. EUCALYPTUS]
[Doga]

- OKARİNA: Nefesli bir çalgı.
[Muzik]

- ÖKE:
[Diller]

- ÖKELİK:
[Diller]

- OKKA/KIYYE[Ar.]: Eski bir ağırlık ölçüsü birimi. (1283 gr.) (400 Dirhem = 1 Okka)
[Nesneler]

- ÖKSÜRÜKOTU: Gövdesi pullarla kaplı, sarı çiçekli, ekin tarlaları için zararlı çok yıllık otsu bir bitki. [Lat. TUSSILAGO]
[Doga]

- ÖKSÜZ: Annesiz.
[Insan]

- OKUL: BOŞ ZAMAN ([Yun.] SCHOLé
[Oncelikliler]

- OKUL: [eski İng.] SCOL
[Oncelikliler]

- OKUL: [Lat.] SCHOLA )
[Oncelikliler]

- OKÜLER[Fr.]: Optik aygıtlarında, objektiften aldığı ışınları göze veren mercek dizgesi.
[Nesneler]

- ÖKÜZ LİMANI: Kuzguncuk'tadır.
[Istanbul]

- OKYANUS/FELEK/MUHÎT: Herşeyi kuşatan.
[Felsefe]

- OLANAK:
[Diller]

- OLASILIK:
[Diller]

- OLASILIK: POSSIBILITY
[Dil]

- ÖLÇÜ:
[Diller]

- ÖLÇÜLEBİLEN EN KÜÇÜK/KISA ZAMAN BİRİMİ: 10 üzeri -43
( Saniyenin 10 x milyonda biri [ 0.0000000000000000000000000000000000000000001 ] )
[Esik]

- ÖLÇÜT:
[Diller]

- OLGU:
[Diller]

- OLGUSAL: FACTIVE
[Dil]

- OLGUSALLIK:
[Diller]

- OLİGOFRENİ: Akıl ve zekâ geriliği.
[Insan]

- OLU: Bir durumdan başka bir duruma geçiş.
[Felsefe]

- OLUMLU:
[Diller]

- OLUMSAL:
[Diller]

- OLUMSALLIK:
[Diller]

- OLUMSUZ:
[Diller]

- OLUMSUZLAMA, DEĞİLLEME:
[Diller]

- OLUMSUZLAR: ÇOK - HİÇ
[Uc]

- OLUMSUZLAR: HİÇ - HEP
[Uc]

- OLUMSUZLAR: HEP - ASLA
[Uc]

- OLUMSUZLAR: İFRAT - TEFRİT
[Uc]

- OLUMSUZLAR: KEYİF - ÖZGÜRLÜK
[Uc]

- OLUMSUZLAR: KABIZLIK(KONSTİPASYON) - İSHAL(DİYARE)
[Uc]

- OLUMSUZLAR: OBEZİTE - ANOREKSİYA (NEVROZA)
[Uc]

- OLUMSUZLAR: NE DİYORLAR? - NE DİYECEKLER? )
[Uc]

- OLUMSUZLUK: NEGATION
[Dil]

- OLUŞ:
[Diller]

- OLUŞUM:
[Diller]

- OM MANI PADME HUM: SELÂM OLSUN LOTUS'TAKİ CEVHERE
[Felsefe]

- OMACA: Üzüm asmasının dip kısmı.
[Beslenme]

- OMACA: Üzüm asmasının dip kısmı.
[Uc]

- ÖMER HAYYAM: Ömer Hayyam diye bilinen bilginin doğru olan adı Ömer Hayyamî'dir.
[Insan]

- OMUL BALIĞI: Baykal gölünde ve 250 m. derinlikte yaşarlar.
[Hayvanlar]

- ÖMÜR: YAŞAM, HAYAT
[Tasavvuf]

- OMUZ ÖPÜŞMEK: TARİKAT ÂDÂBINDANDIR
[Tasavvuf]

- ONBUL: Papua Yeni Gine'nin Avi Köyü'nde bulunan, yuvarlak gözlü, kahverengi, ilginç bir hayvan.
[Hayvanlar]

- ÖNCEL:
[Diller]

- ÖNCELİK:
[Diller]

- ÖNCESİZLİK-SONRASIZLIK:
[Diller]

- ÖNCÜLLER:
[Diller]

- ÖNEK: PREFIX
[Dil]

- ÖNEKLEME: PREFIXATION
[Dil]

- ÖNERME:
[Diller]

- ONİKOFAJİ: Çocuklarda tırnak kemirme.
[Insan]

- ÖNİLGEÇ: PREPOSITION
[Dil]

- ONMA: Şifa bulma.
[Insan]

- ONSEKİZBİN ÂLEM: KÂİNAT
[Tasavvuf]

- ÖNSEL:
[Diller]

- ÖNSEZİ:
[Diller]

- ONUR:
[Diller]

- ÖNYARGI:
[Diller]

- OOSFER[Fr. < Yun.] [OON:Yumurta - SPHAIRA: Toparlak]: Bitkilerde eril gamet tarafından döllenerek yumurtayı oluşturan dişil gamet.
[Doga]

- OPERKULUM: Balıkların solungaçlarını örten koruyucu kapak.
[Hayvanlar]

- OPIDUM: Kutsal kale.
[Mekanlar]

- OPOSSUM: Keseli, memeli bir hayvan. Avustralya dışında olan ve Amerika'da yaşayan tek keseli hayvan.
[Hayvanlar]

- ORALOJİ: Ağız hastalıklarını konu alan bilim dalı.
[Insan]

- ORANS: Resim sanatında dua ederken betimlenen kişi.
[Sanat]

- ORDA: Savaşçı topluluğu.
[Insan]

- ÖREK: Başıboş hayvan sürüsü.
[Hayvanlar]

- ÖREKE: Yün eğirirken kullanılan ucu çatal değnek.
[Nesneler]

- ÖREN: Eski yapı ya da kent kalıntısı.
[Mekanlar]

- ORGANİK GIDA SERTİFİKASI'NDA:
[Nesneler]

- ORGANTİN[Fr.]: Seyrek dokunmuş, ince, sert bir kumaş.
[Nesneler]

- ORGANZE[İt.]: İpek ya da keten iplikle dokunmuş, tülbent inceliğinde bir çeşit kolalı kumaş.
[Nesneler]

- ÖRGEN HÜCRELERİNİN YENİLENME SÜRELERİ:
[Insan]

- ÖRGEN NAKLİNDE, ÖRGENİN CANLI OLDUĞU SÜRE: EN ÇOK 6 SAAT
[En]

- ORİSSİ: Hindistan'a özgü bir dans.
[Sanat]

- ORKESTRA VE SOLO YAPILAR:
[Muzik]

- ORNİTOLOJİ(ORNITHOLOGY): Kuş bilimi.
[Hayvanlar]

- OROGENY: DAĞLARIN OLUŞUMU
[Doga]

- OROPOID: AKDENİZ, ALP DAĞ, KUZEY TİPİ ile
[Insan]

- ORŞİT: Erbezi yangısı.
[Insan]

- ORTAK DUYU:
[Diller]

- ORTAK KAVRAMLAR:
[Diller]

- ORTAK, GENEL:
[Diller]

- ORTAKLAŞALIK:
[Diller]

- ÖRTÜK:
[Diller]

- ÖRTÜK TASIM:
[Diller]

- ÖRTÜŞME:
[Diller]

- ÖRÜMCEK AĞI: TENE, KERÎ[Fars.]
[Hayvanlar]

- ÖRÜMCEK AĞI: BEYT-ÜL-ANKEBUT[Ar.]
[Hayvanlar]

- ÖRÜMCEK AĞI: COBWEB[İng.]
[Hayvanlar]

- OSKÜLTASYON: Dinleme. [Tıpta]
[Insan]

- OSMİYUM[Fr. < Yun.]: Mavi renkte, 2700 °C'de ergiyen, platin filizlerinde bulunan, çok kırılgan bir öğe. [Simgesi: Os]
[kimya]

- ÖŞR: Onda bir, ondalık, onda biri alınan vergi.
[Nesneler]

- ÖŞR: Kur'ân-ı Kerim'den 10 âyetlik kısım.
[Nesneler]

- ÖSTAKİ BORUSU: SYRINX
[Insan]

- OSTEOLOJİ/OSTEOLOGY[İng]: Kemik bilimi.
[Insan]

- OTAMA: İlâçla tedavi etme.
[Insan]

- ÖTE(SİNDE):
[Diller]

- OTOLARYNGOLOGY: Kulak ve gırtlak hastalıklarını konu alan tıp dalı.
[Insan]

- OTOMATİK VİTESLER'DE:
[Nesneler]

- ÖTÜKEN: Tanrı'nın seçtiği yer.
[Mekanlar]

- ÖVGÜ:
[Diller]

- OVOLOJİ: Yumurtaların oluşumlarını inceleyen bilim dalı.
[Bilim]

- ÖYKÜNME:
[Diller]

- ÖZ:
[Diller]

- ÖZ(Ü)R: BİR KUSUR YA DA SUÇUN HOŞ GÖRÜLMESİNİ GEREKTİREN NEDEN
[Tasavvuf]

- ÖZ(Ü)R: SUÇUN BAĞIŞLANMASI, MA'ZÛR KILMAK, KABAHATİ SİLMEK
[Tasavvuf]

- ÖZ(Ü)R: ENGEL
[Tasavvuf]

- ÖZ(Ü)R: KUSUR, EKSİKLİK
[Tasavvuf]

- ÖZDEK:
[Diller]

- ÖZDEN/TİMÜS[Fr. < Yun.]: Göğüs kemiği arkasında bulunan iç salgıbezi.
[Insan]

- ÖZDEŞ:
[Diller]

- ÖZEGEÇİŞLİ: ERGATIVE
[Dil]

- ÖZEL:
[Diller]

- ÖZERKLİK:
[Diller]

- Özge: Başka.
[YunusEmre]

- ÖZGÜL ISI: 1 gram maddenin sıcaklığını 1 ºC değiştirmek için emilmesi ya da kaybedilmesi gereken su miktarı.
[Nesneler]

- ÖZGÜLÜK:
[Diller]

- ÖZGÜN: IDIOSYCRATIC
[Dil]

- ÖZGÜR İSTENÇ:
[Diller]

- ÖZGÜRLÜK:
[Diller]

- ÖZKEDİBALIĞIGİLLER: Köpekbalıklarının, örtülü omurgalılara giren bir ailesi.
[Hayvanlar]

- ÖZLEM:
[Diller]

- ÖZNE:
[Diller]

- ÖZNE-ODAKLI: SUBJECT-ORIENTED
[Dil]

- ÖZNEL:
[Diller]

- ÖZYİNELEME: RECURSION
[Dil]

- PÂ: MEVLEVÎLERDE MÜRİDE VERİLEN CEZA
[Tasavvuf]

- PAÇAMURA: Suyla ezilmiş ekmek.
[Beslenme]

- PADA: Adım, basamak, yol.
[Felsefe]

- PADA: Doğu Asya'ya özgü, memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- PADOLOJİ: Toprakbilim.
[Doga]

- PAIYA: Papua Yeni Gine'nin bir köyü. Kusumb Kabilesi, burada yaşamaktadır.
[Mekanlar]

- PAKA: Memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- PAKARANA: Güney Amerika'ya özgü, memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- PALİ: Hindistan'ın kuzeyinde konuşulan ve Sakyamuni Buda'nın anadili olan dil. Theravada Budizmi'nin kutsal yazılarını oluşturan Pali Derlemesi(Pali Canon) bu dille yazılmıştır.
[Dil/UZAKDOGU]

- PALİSAT[Fr.]: Özümleme işini yapan yaprakların üst yüzeyindeki doku tabakası.
[Doga]

- PALMA[Yunan çağında, Anadolu'da]: 4 Palma 1 ayak, 6 Palma 1 dirsektir.
[Nesneler]

- PALUSAMİ: Samoa yerlilerinin sevdikleri bir tür yemek.
[Beslenme]

- Pancakkhandha: Kendiliği (self) oluşturan beşli demet. | 1. Rupa: Fiziksel gövde ve duyu organları. | 2. Vedana: Duyusal veriler ve zihin. | 3. Sanna: Algı. | 4. Manas, sanskaras: Zihinsel oluşumlar, koşullanmalar. | 5. Vinnana: Bilinç. Nirvana'ya ulaşmadıkça, bilinç yeniden doğumların nedeni olur.
[Dil/UZAKDOGU]

- PANGEA: Kıtaların biraradalığı. (milyonlarca yıl önceki)
[Mekanlar]

- PANYA: Kayık bağlayacak kıç ipi.
[Nesneler]

- PAO: Çin'e özgü bir giysi.
[Nesneler]

- PAPAĞANLARDA İKİ ANA ÖBEK(GRUP):
[Hayvanlar]

- PAPUA YENİ GİNE İNSANLARI: Kendi içlerinde evlenmenin sonucunda, kadın ve erkekler, kısa boylu ve gösterişsiz bir toplum oluşmuş. Bazıları, doğal olarak, çok farklı tonda bir sarı saça sahip. Ciltleri çok kuru olduğundan, çabuk buruşuyor ve yaşlarından çok daha yaşlı gösteriyorlar.
[Insan]

- PARA:
[Diller]

- Para: Yükseklik, yücelik.
[Dil/UZAKDOGU]

- PARA: MANGIR, PUL
[Tasavvuf]

- Parabrahman: En Yüce Gerçek.
[Dil/UZAKDOGU]

- PARADİ: Tiyatroda üst kat galerisi.
[Mekanlar]

- PARADOKS: Kökleşmiş inançlara aykırı olan düşünce.
[Dil]

- Paragna: Ego ile meşgul olmayan bilgi, kavrayış, bilinç, saf farkındalık. "Prajna" olarak da yazılabilir. Prajna üstün bilinç hali anlamına gelir.
[Dil/UZAKDOGU]

- PARAKETE HESABI: Gemilerin gittiği yön ve yaptığı hıza göre, bulunduğu yerin tahmini olarak hesaplanması.
[Mekanlar]

- PARAKETE[İt.]: Geminin saatteki hızını ölçmek üzere bir ucu denize atılan alet.
[Nesneler]

- PARALOJİZM: Mantığa uymazlık.
[Felsefe]

- Paramakash: Büyük saha, zamanı ve uzayı olmayan Gerçeklik. Mutlak Varlık.
[Dil/UZAKDOGU]

- Paramartha: Yüce Gerçek.
[Dil/UZAKDOGU]

- PARAMİMİ: Düşünceler ile yüz ifadeleri arasındaki uyuşmazlık.
[Insan]

- Paramita: Buda doğasının yüzleri. Altı yüce edim. Karşı kıyıya geçmenin böylelikle Nirvana'ya ermenin bir yolu.
[Dil/UZAKDOGU]

- PARAMNEZİ: Bellek bozukluğu.
[Insan]

- PARAPET[İt.]: Gemi küpeştesi[Yun.]. | Korkuluk. | Pencere önlerindeki dar çıkıntı.
[Nesneler]

- PARASANG[İran ölçüsü][Yunan çağında, Anadolu'da]: 30 stadion'a eşittir. [5 kilometre, 328 metre]
[Nesneler]

- PARATONER: Yıldırımsavar.
[Nesneler]

- Paratva: Uzaklık, terkedilmişlik.
[Dil/UZAKDOGU]

- PARAZİTOLOJİ[İng. PARASITOLOGY | Fr. PARASITOLOGIE][Osm. Ar. TUFEYLİYYÂT]: Asalakları inceleyen bilim dalı.
[Hayvanlar]

- PARÇ: Büyük bakır tas.
[Nesneler]

- PARÇACIL: PARTITIVE
[Dil]

- PARİDİYYE[Ar.]/PARIDÉES[Fr.]: Baştankaragiller.
[Hayvanlar]

- Parimana: Boyut.
[Dil/UZAKDOGU]

- PARMAK: Bitişik ve dışı içine gelecek şekilde dizilmiş altı arpa tanesi uzunluğunda bir mesafe. | [Yunan çağında, Anadolu'da] Ayağın on altıda biri. [0,0185 metre]
[Nesneler]

- PARMAK İZİ GRUPLARI: ARCH - TENTARCH - LOOP - DOUBLE LOOP - POCKED LOOP - WHORL - MIXED
[Insan]

- PARSE[İng.]: Bir tümce ya da sözcüğü dilbilgisi açısından incelemek.
[Dil]

- PARYALAR: Hindistan'da kast dışında olanlar.
[Insan]

- PAS: Üç saatlik süre.
[Genel]

- PAŞA KAPISI: Sadrâzamlık makamı.
[OSMANLI]

- PAŞA KAPISI: Sadrazamlık makamı.
[Insan]

- PASİFİK OKYANUSU'NUN: Belleği yoktur. [Meksika'lıların deyişi]
[Mekanlar]

- PASTÖR: Protestan din adamı.
[Insan]

- PASTORAL MÜZİK[Fr.]: Kır yaşamını anlatan müzik.
[Muzik]

- PATA: Büyük ayaklı. [PATAGONYA < PATA]
[Mekanlar]

- PATE: Ahşap evlerin üzerinde bulunduğu direklerin üzerinden farelerin çıkamaması için kullanılan ara taş.
[Mekanlar]

- PATLICAN: BÂDİNCÂN, HADAK[Ar.], BÂDİNGÂN[Fars.]
[Beslenme]

- PATOLA: Hindistan'a özgü bir bayan giysisi.
[Nesneler]

- PATOMİMİ: Sahte hastalık.
[Insan]

- PATRİK: Ortodoks ve bazı doğu kiliselerinin başkanlarının unvanı.
[Insan]

- PAVANE: Avrupa kökenli bir dans.
[Sanat]

- Pâyân: Son, nihayet, uç, kenar.
[YunusEmre]

- PÂYÂN: SON, NİHAYET
[Tasavvuf]

- PÂYÂN: UC
[Tasavvuf]

- PAYEN[Fr.]/PAGAN(US)[Lat.]: Çok tanrılı dinden olan.
[Insan]

- PEÇETA: İspanyol para birimi.
[Nesneler]

- PEÇİÇ: Deniz kabuklarıyla oynanan bir oyun.
[Nesneler]

- PEDOLOJİ: Toprak bilimi.
[Doga]

- PEKİN:
[Diller]

- PEKİNLİK:
[Diller]

- PEKİŞTİRME (YEĞİNLİK): INTENSITY
[Dil]

- PELET: PRİNA POSASI
[Beslenme]

- PELOURINHO: Eski şehir. [UNESCO dünya mirası arasındadır.]
[Mekanlar]

- PENÂHÎ: SIĞINMA
[Tasavvuf]

- PERDEDÂR: Protokol müdürü.
[Insan]

- PERDEDÂR: Özel kalem.
[Insan]

- PERDEDÂR: PERDECİ, ÖNDER BİR KİŞİNİN KAPISINDA BEKLEYİP İÇERİ GİRECEKLERE KAPI PERDESİNİ AÇMAKLA GÖREVLİ KİŞİ
[Tasavvuf]

- PERESE: Duvarcıların doğrultu bulmakta kullandıkları çekül ipi.
[Nesneler]

- PERİLİ KÖŞK: Emirgân'dadır. [XIX. yy.]
[Istanbul]

- PERİN: Kanat.
[Hayvanlar]

- Permâne: Şarap kadehi.
[YunusEmre]

- PERTEV: IŞIK, PARLAKLIK, YALIM
[Tasavvuf]

- PERVÂNE: GECELERİ IŞIĞIN ETRAFINDA DÖNEN KÜÇÜK KELEBEK
[Tasavvuf]

- PERVÂNE: FIRILDAK
[Tasavvuf]

- PERVÂNE: ÇARK
[Tasavvuf]

- PERVÂNE: HABERCİ, KILAVUZ
[Tasavvuf]

- PERVÂNE: ŞEMS-İ TEBRİZÎ
[Tasavvuf]

- Pervaze: Uçan.
[YunusEmre]

- PERVERDE[Fars.]: Üzüm şırasından yapılan bir çeşit tatlı. | Besili. | Beslenmiş, terbiye edilip yetiştirilmiş, büyütülmüş.
[Nesneler]

- PESEK: Diş kiri/pası.
[Insan]

- PEŞREV: Pehlivanların tutuşmadan önce kispetlerine vurarak yaptıkları gösteri.
[Spor]

- PETEK: Minarelerde külâh ile şerefe arasındaki bölüm.
[Tasavvuf]

- PETROLOJİ: Kayaç bilimi.
[Bilim]

- PEYDÂ: MEYDANDA, AÇIKTA
[Tasavvuf]

- PEYDÂ: HAZIR, MEVCUT
[Tasavvuf]

- PEYMÂNE[Fars.]: Kalp. (Eskiden kadehleri kalp biçiminde yaparlarmış.) | Büyük kadeh.
[Nesneler]

- PİETA: Meryem'in üzüntülü kompozisyonları.
[Sanat]

- PİETİZM: Dini kuralları tutarlı ve sıkı yaşamak.
[Tasavvuf]

- PİETİZM: Dini kuralları tutarlı ve sıkı yaşamak.
[Tasavvuf]

- PİNA: Çin kökenli telli bir çalgı.
[Muzik]

- PİNA: Bir tür yumuşakça.
[Hayvanlar]

- PİNHÂN: GİZLİ
[Tasavvuf]

- PİRAMİT: Merkezdeki ateş.
[Doga]

- PİRİNA[Yun.]: Zeytinin, sıkıldıktan sonra yağ bakımından zenginliğini yitirmeyen, gübre ya da hayvan yemi olarak kullanılan küspesi.
[Hayvanlar]

- PİŞMANLIK:
[Diller]

- PİŞMANLIK: MERTEBE VE TEKALLÜB/DEVİNİM VE TÖVBE
[Tasavvuf]

- PİTA: Çanta ekmek.
[Beyrut/Lübnan sokaklarında satılır.]
[Beslenme]

- Pithiri: Toprak.
[Dil/UZAKDOGU]

- Piti: Sevinç.
[Dil/UZAKDOGU]

- Piyâle: Kadeh.
[YunusEmre]

- PİYATA[İt.]: Yassı ve büyük yemek tabağı.
[Nesneler]

- PİYORE[Fr.]: Dişeti yangısı.
[Insan]

- PLASTRON: Eskrimcilerin taktıkları göğüslük.
[Spor]

- PLETHRON[Yunan çağında, Anadolu'da]: 100 ayak.
[Nesneler]

- PLÜTON: Adı 1930'da, 11 yaşındaki Oxford'lu kız öğrenci Venetia Burney tarafından verildi. Venetia'nın dedesi, torununun yaptığı öneriyi yakın arkadaşı Oxford Astronomi Profesörü Herbert Hall Turner'a iletmesiyle konulmuştur.
[Doga]

- POETİKA: Üretim/İntac.
[Sanat]

- POLİGAMİ: Çokeşlilik.
[Insan]

- POLİGON: Çokgen.
[Bilim]

- POLİS: ŞEHİR [İstanbul'un adlarından biri olarak da kullanılmıştır.]
[Istanbul]

- POLKA[Çekçe]: Polonya'ya özgü bir dans.
[Sanat]

- POLONEZ: Polonya milli dansı ve bu dans için yapılmış müzik parçası.
[Sanat]

- PORTO RİKO(BORICUAS): 50 ırmak ve 1200 dere yer almaktadır.
[Mekanlar]

- PORTONEMA[Yun.]: Yosun sporlarının çimlenmesinden oluşan, iplik biçimindeki organ.
[Doga]

- POTAMOGAL: Afrika'ya özgü, memeli ve yırtıcı bir hayvan.
[Hayvanlar]

- POTAMOLOJİ: Akarsuları inceleyen bilim dalı.
[Doga]

- POTİN[Fr.]: Koncu ayak bileğini örtecek kadar uzun olan, bağcıklı ya da yan tarafı lastikli ayakkabı.
[Nesneler]

- Pradhavamsa-abhava: Yokolmadan önceki yokluk.
[Dil/UZAKDOGU]

- Prag-abhava: Ortaya çıkıştan sonra yokluk.
[Dil/UZAKDOGU]

- PRAGMACILIK:
[Diller]

- Prajna Paramita: Bilgelik Uygulaması. Mahayana Budizmi'nde filozof Nagarjuna'nın felsefesinin etkisiyle gelişmiş bir takım sutralardan oluşan bir yazın türü. Altıncı Kural.
[Dil/UZAKDOGU]

- Prajna[Sansk.]:
[Diller]

- Prajna[Sansk.](Punna[Palice], Hui[Çince]): En yüksek bilgelik, aşkın bilgelik. Ayırdedici bilgelik. İçgörü, sezgi. Şeylerin gerçek doğasına yalın aklın ötesinde doğrudan doğruya bakma yetisi durumu. Evrensel madde.
[Dil/UZAKDOGU]

- Prakriti[Sansk.]: Varoluşun maddesel yapısı. Kozmik cevher, fenomenal mevcudiyetin orijinal, kendisi nedensiz olan nedeni; şekli, sınırı olmayan, değişmez, devinmez, ebedi ve herşeyi saran, kaplayan. Ona "Avyakta" da denilir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Pralaya: Kozmos'un, En Yüce Gerçeğin Tezahür Etmemiş Mutlağı içine katılmasıyla gerçekleşen tam eriyiş, dağılış. Tanrı'nın dinlenmesi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Prana: Hayat soluğu, hayati ilke.
[Dil/UZAKDOGU]

- Prarabdaha: Üstlenilen bir iş olarak başlayan kader. Böylece, sanchita karma'nın birikiminden oluşan bu hayatın kaderi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Prasarana: Genleşme.
[Dil/UZAKDOGU]

- Pratyeka-Buda(Jiriki[Japonca]): Aydınlanmaya kendi çabaları ile ulaşmış ve Dharma'yı vaaz etmeye dönmemiş kişi. (Tasavvuf terminolojisiyle, bir çeşit "Üveysi").
[Dil/UZAKDOGU]

- Pravritti: Devam eden faaliyet, dünyevi hayata eğilim. Gidiş yolu.
[Dil/UZAKDOGU]

- Prayatna: İsteme, çaba.
[Dil/UZAKDOGU]

- PRELÜD[Fr. < Lat.]: Ses ya da çalgı ile ilgili bir kompozisyona girişi sağlayan yazılı ya da doğaçtan olan müzik parçası.
[Muzik]

- PREMAKASH: Brahman, sınırsız sevgi yönüyle. Bu Chidakash'ın bir başka adıdır, fakat bilgi yönünden çok sevgi yönüne ağırlık verir. Sevgi, Öz Varlığın kalp, gönül yoluyla ifadesidir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Preta: Kötü karması tarafından bu üzücü fakat geçici varoluş durumuna sokulmuş aç, şaşırmış bir hayalet.
[Dil/UZAKDOGU]

- PREVANTORYUM: Zayıflık Sağlık Evi. [Maslak Kasırları'nda.]
[Istanbul]

- PROFAN: Kutsal olmayan.
[Tasavvuf]

- PROGERİ: Erken yaşlanma.
[Insan]

- PROSOPAGNOSIA: Yüz/leri tanıyamama.
[Insan]

- PROTİSTOLOJİ: Tek hücrelileri inceleyen bilim dalı.
[Hayvanlar]

- Prthaktva: Ayırıcı özellik.
[Dil/UZAKDOGU]

- PSALTERİON: Telli bir çalgı.
[Muzik]

- PSİKOLOJİ'DE:
[Bilim]

- PTOZ: Üst gözkapağının sarkması.
[Insan]

- PUFLA: Perdeayaklılardan, Kuzey Kutbu'na yakın yerlerde, İskandinavya kıyılarından yaşayan bir kuş. [Lat. SOMATERIA]
[Hayvanlar]

- Puja: Tapınma, ibadet.
[Dil/UZAKDOGU]

- PÛJÎNE[Fars.]: 1240 gr. ağırlığında bir ölçü.
[Nesneler]

- PÛJÎNE[Fars.]: Kantar.
[Nesneler]

- PULUÇ//INNÎN, ANÂNET[Ar.]/IMPOTENCE[İng.]/IMPUISSANCE[Fr.]/EMPTOTANS[Fr. IMPUISSANT]: Eşeysel güçsüzlük, iktidarsızlık. Ereksiyon olamama. (Kalkmaması) | Kısır, güçsüz.
[Insan]

- PUPA: Geminin arkası.
[Genel]

- PÜR-MELÂL[Fars.]: Gamlı, kederli, sıkıntılı, üzüntülü.
[Insan]

- PURANA: Kutsal Hindu metinleri derlemesi.
[Felsefe]

- PURGATORYUM[ARAFAT]: KATOLİK İNANCINA GÖRE, TANRI'NIN İNAYETİYLE ÖLEN FAKAT YETERİ KADAR TEMİZLENMEYEN RUHLARIN KALDIKLARI YER [PROTESTAN KİLİSESİ BU GÖRÜŞÜ KABUL ETMEZ!]
[Tasavvuf]

- Purna: Dolu, tamam, mutlak, sonsuz. (Brahmaniçin kullanılır.)
[Dil/UZAKDOGU]

- Purusha[Sansk.]: Varlığın maddesel olmayan özeü. Kişisel ruh. Kozmik Ruh, tüm maddi tezahürlere (Prakriti) bilinç görünümü veren, evrenin ebedi~etkin nedeni. Purusha'nın madde içindeki esareti, sayısız arzulara yol açan Chitta-vrittis'den doğan "Ben" bilincinden ötürüdür. (bkz. Jivatman)
[Dil/UZAKDOGU]

- PÜR[Fars.]: Dolu, dolmak. | Çok fazla. | Sahip, mâlik.
[Dil]

- PUS: Bazı meyvelerin üzerinde oluşan zamk.
[Doga]

- PUSVAL: Yemenicilerin kullandığı ölçü.
[Nesneler]

- PUTİYA: Küba'da yaşarlar.
[Hayvanlar]

- PUTİYA: Sadece Karayipler'de yaşarlar.
[Hayvanlar]

- RİNZAİ[Jap.]: Çin'li Zen Ustası Lin-chi'ye (ölümü 867) Japonca'da verilen ad. Ansızın Aydınlanma Okulu'nun adı.
[Dil/UZAKDOGU]

- rab': AVLULU EV
[Tasavvuf]

- Rabb: TERBİYE EDEN ALLAH, MÜREBBİ
[Tasavvuf]

- Rabb: KENDİSİNİ, GEREKSİNİMİ DUYULAN ŞEYİ, KENDİSİ ARACILIĞI İLE ELDE EDİLEN ÖZEL BİR SIFATLA KAYITLANDIRILMIŞ ZÂT
[Tasavvuf]

- rabb: EFENDİ, SAHİP
[Tasavvuf]

- râbb: SÜTBABA, ÜVEY BABA
[Tasavvuf]

- RABBÂNİYYÛN: KENDİLERİNİ ALLAH'A VERMİŞ OLANLAR
[Tasavvuf]

- RABİA: İLK BAYAN MUTASAVVIF
[Tasavvuf]

- RABÎTA: Eski yazma kitaplarda sayfa numarası yerine gelmek üzere soldaki sayfanın, sağdaki sayfanın altına yazılan ilk sözcüğü.
[Yazmalar]

- RÂBITA/BEND[Fars.]: İKİ ŞEYİ BİRBİRİNE BAĞLAYAN, BAĞ
[Tasavvuf]

- RÂBITA/BEND[Fars.]: MÜNÂSEBET, İLGİ
[Tasavvuf]

- RÂBITA/BEND[Fars.]: BAĞLILIK, SIRA, TERTÎP, USÛL, DÜZEN
[Tasavvuf]

- RÂBITA/BEND[Fars.]: İMGE İLE SİMGENİN BULUŞTURULMASI
[Tasavvuf]

- RAD: Işınım dozu birimi.
[Bilim]

- RADA: Kazaklar'da halk meclisi.
[Insan]

- RADAR: RADIO DETECTING AND RANGING
[Nesneler]

- RÂDİFE[Ar. REDF]: KIYAMETTE ÜFÜRÜLECEK SÛR'UN İKİNCİSİ
[Tasavvuf]

- RADULA: Yumuşakçaların çoğunun beslenme sırasında kullandıkları dil şeklinde törpüleyici örgen.
[Hayvanlar]

- RADYAN[Fr.]: Bir dairedeki yarıçap uzunluğundaki yay parçasını gören merkez açıya eşit açı ölçme birimi.
[Bilim]

- RAFİT[Fr. < Yun.]: Kimi hayvan~bitki gözelerinde bulunan, iğne biçiminde billur madde.
[Hayvanlar]

- RAĞBET: İSTEKLE KARŞILAMA
[Tasavvuf]

- RAĞBET: İSTEK, ARZU, İYİ KABUL EDİLME
[Tasavvuf]

- RÂHAT: LİSÂNI MUHAFAZA ETMEK
[Tasavvuf]

- RÂHAT: ÜZÜNTÜSÜZ, TASASIZ, KEDERSİZ BİR HALDE BULUNMA
[Tasavvuf]

- RÂHAT: GÖNLÜ RAHAT(MÜSTERÎH)
[Tasavvuf]

- RAHLE: ÜZERİNDE KİTAP OKUMAK, YAZI YAZMAK İÇİN YAPILMIŞ KÜÇÜK VE DAR MASA
[Tasavvuf]

- RAHMÂN: DÜNYADA HER CANLIYA MERHAMET EDEN ALLAH
[Tasavvuf]

- RAHMAN/DOĞA: Karşılıksız rahmet.
[Tasavvuf]

- RAHMET: ACIMA, ESİRGEME, KORUMA
[Tasavvuf]

- RAHMET: Zahmeti, zevk edinmek.
[Tasavvuf]

- Rahmet: Acıma, esirgeme, koruma, yargılama.
[YunusEmre]

- RAHNE[Fars.]: Gedik, yarık, yırtık ve bozuk yer. | Zarar, ziyan, bozukluk.
[Mekanlar]

- RÂİ[< RA'Y]: ÇOBAN | ÇOBAN VE KIR HAYATINI ANLATAN ŞİİR
[Tasavvuf]

- Rajas: Devinim gücü, faaliyet, enerji. Kozmik cevherin üç unsurundan biri. (Rajas, Tamas, Sattva) ki onsuz öbür ikisi tezahür edemezdi. Yoga'da egoizm.
[Dil/UZAKDOGU]

- RAKÎ'[< RÜKÛ]: NAMAZDA RÜKÛ EDEN, ELLERİNİ DİZLERİNE DAYAYARAK EĞİLEN
[Tasavvuf]

- RAKÎKLEŞMEK: ( YÂ BAD-ÜL EŞHEB[RUHUN İNSANA YARDIM EDEBİLMESİ] )
[Tasavvuf]

- RAKÎK[< RİKKAT]: İNCE | YUFKA YÜREKLİ
[Tasavvuf]

- RAKÎM: YAZI YAZACAK LEVHA
[Tasavvuf]

- RAKÎM: YAZI, KİTAP VE SAİRE
[Tasavvuf]

- RÂKIM[< RAKM]: YAZAN, ÇİZEN | KOT, BİR YERİN DENİZDEN OLAN YÜKSEKLİĞİ
[Tasavvuf]

- RAKUNKÖPEĞİ: Doğu Asya'ya özgü, memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- RAL: Akciğerleri dinlerken doktorun duyduğu patolojik ses.
[Insan]

- RÂM (OLMAK/ETMEK): İNSANIN TÜM VARLIĞIYLA ALLAH'A BAĞLANMASI
[Tasavvuf]

- RÂM (OLMAK/ETMEK): TESLİMİYET
[Tasavvuf]

- RAMAK[Ar.]: Hayat kalıntısı, ancak soluk alacak kadar gövdede kalan hayat/can. | Pek az şey. | (Ramak kala!)
[Insan]

- RAMAZÂN: KAMER TAKVİMİNİN DOKUZUNCUSU, ÜÇ AYLARIN SONUNCUSU, ORUÇ AYI
[Tasavvuf]

- RAMAZAN'DA: 5 VAKİT NAMAZI, 5 AYRI CAMİDE KILMAK
[Istanbul]

- RAMEL: Aruz ölçüsü.
[Sanat]

- RAMP[Fr.]: Tiyatro sahnesinde izleyiciye en yakın yer.
[Mekanlar]

- RAN: Yelken sporunda rüzgârın önünde seyretme.
[Spor]

- RANİ: Hindistan'da kraliçe.
[Insan]

- RANKET: Nefesli bir çalgı.
[Muzik]

- RAPSODİ[Fr. < Yun.]: Ulusal ya da yöresel konulardan esinlenerek oluşturulmuş müzik yapıtı.
[Muzik]

- Rasa: Tat.
[Dil/UZAKDOGU]

- RASLİLA: Hindistan'a özgü bir halk oyunu.
[Sanat]

- RÂST: DOĞRU
[Tasavvuf]

- RÂST: SAĞ
[Tasavvuf]

- RÂST: UYGUNLUK
[Tasavvuf]

- RASTLANTI:
[Diller]

- RATİTE: Kanatsız kuşlar öbeği.
[Hayvanlar]

- RAUF: ÇOK ACIYAN, ESİRGEYEN, MERHAMET SAHİBİ
[Tasavvuf]

- RAVZA: YEŞİLLİKLİ GÜZEL BOSTAN, BAHÇE-İ CENNET
[Tasavvuf]

- RAVZA[Ar. çoğ. RAVZÂT, RİYÂZ]: Ağacı, çayırı, çimeni bol olan yer, bahçe.
[Doga]

- RCB: Rahmet. Cemal. Bereket.
[Tasavvuf]

- RE'S[Ar.]: [coğr.] Burun.
[Uc]

- RE'S[Ar.]: Uc, tepe.
[Uc]

- RED': REDDETME, GERİ VERME
[Tasavvuf]

- REDİF: Koşuklarda uyaktan sonra yinelenen aynı anlamdaki sözcük ya da ek.
[Sanat]

- REFERANDUM[Lat.]/PLEBİSİT[Fr.]: Bir kimse ya da bir sorun için halkın olumlu ya da olumsuz kanısının belirmesi amacıyla yapılan oylama.
[Nesneler]

- REFÎK[< RIFK]: ARKADAŞ, YOLDAŞ
[Insan]

- REFREF: İKİ KALBİN BİRLEŞMESİ
[Tasavvuf]

- REFREF: MÂNEVİ BİR BİNEK
[Tasavvuf]

- REFREF: YEŞİL ELBİSE
[Tasavvuf]

- REFREF: İNCE YUMUŞAK KUMAŞ
[Tasavvuf]

- REFREF: CENNET
[Tasavvuf]

- REFTÂR[Fars.]: Gidiş, yürüyüş, hareket. | Salınarak edâlı yürüyüş. | Hızlı koşan.
[Insan]

- REFTE REFTE[Fars.]: Gitgide, gide gide, azar azar.
[Dil]

- REGAİP: Recep ayının ilk Cuma'sıdır.
[Tasavvuf]

- REH-BER: YOL GÖSTERİCİ, KILAVUZ
[Tasavvuf]

- REH-BER: DERVİŞ OLANI ŞEYH HUZURUNA GÖTÜREN
[Tasavvuf]

- REH-BER: HZ. CEBRÂİL [A.S.]
[Tasavvuf]

- REH-İ SENG-SÂR: TAŞLIK YOL
[Doga]

- REHBER-İ HÜRRİYET: II. Meşrutiyet'ten önce II. Abdülhamit yönetimine karşı ayaklanarak arkadaşlarıyla beraber Makedonya'da dağa çıkan kolağası Resne'li Niyazi'nin yanında gezdirdiği geyik.
[Hayvanlar]

- REÎS: KIYÂMÎ TEKKELERİNDE KIYÂMEN EDİLEN ZİKİRLERDE ZİKRİ İDARE EDEN
[Tasavvuf]

- REİS'ÜL KÜTTAP: XVII. yüzyıla kadar Osmanlı'larda padişah divanı yazmanlarının başı.
[OSMANLI]

- REİS'ÜL KÜTTAP: Dışişleri Bakanı.[Tanzimat'tan önce]
[OSMANLI]

- REK'AT: NAMAZDA BİR KIYAM(AYAKTA DURMA), BİR RÜKÛ(AYAKTA İKEN EĞİLME) VE İKİ SÜCÛD(YERE KAPANMA)DAN İBÂRET HAREKET (RÜK'AT)
[Tasavvuf]

- REKLÂM:
[Diller]

- REKTÖR: Baş Papaz.
[Insan]

- RELÖVE: Ölçülü plan ya da resim.
[Nesneler]

- REM, REMÂN[Fars.]: Sürü.
[Hayvanlar]

- REMZ(çoğ. RÜMÛZ[ÂT]): İŞÂRET
[Tasavvuf]

- REMZ(çoğ. RÜMÛZ[ÂT]): GİZLİ VE KAPALI BİR SÛRETTE SÖYLEME
[Tasavvuf]

- RENK KÖRLÜĞÜ: DÂ'-İ DALTON[Ar.]/DALTONISM[İng.]/AKROMATOPSİ
[Insan]

- REP: Işınım miktarı birimi.
[Bilim]

- REPETEK: Tarım araştırma istasyonu. [Rusya'da.] )
[Mekanlar]

- RESM-İ KÜŞÂD: AÇILIŞ TÖRENİ
[Tasavvuf]

- RESMÎ DİNİ BUDİZM OLAN TEK ÜLKE: KALMUKYA
[Tek]

- RESÛL: ELÇİ
[Tasavvuf]

- RESÛL: PEYGAMBER
[Tasavvuf]

- RETKA'[Ar.]: Dişilik örgeninin ilişkiye uygun olarak gelişmemiş olması.
[Insan]

- REVÂH[Ar.]: Güneş doğduktan sonra gece oluncaya kadar geçen zaman.
[Genel]

- REVÂK: ÜSTÜ ÖRTÜLÜ, ÖNÜ AÇIK YER
[Tasavvuf]

- REVÂK: KEMERALTI, SUNDURMA, SAÇAK ALTI, ÇARDAK
[Tasavvuf]

- REVÂN: YÜRÜYEN, GİDEN, AKAN, SU GİBİ AKIP GİDEN [SÖZ]
[Tasavvuf]

- REVÂN: CAN, NEFS-İ NÂTIKA
[Tasavvuf]

- REVÂN: HEMEN, DERHAL
[Tasavvuf]

- REVNAK[Ar.]: PARLAKLIK, GÜZELLİK, TAZELİK, SÜS
[Tasavvuf]

- REVZEN: PENCERE
[Tasavvuf]

- REYB: ŞÜPHE, ŞEKK, GÜMÂN
[Tasavvuf]

- REYHAN: GÜZEL KOKU, RIZIK, RIZIK-I MÂNEVÎ
[Tasavvuf]

- REYHAN: FESLEĞEN
[Tasavvuf]

- REZZÂK[< RIZK]: TÜM CANLILARIN RIZKINI VEREN ALLAH
[Tasavvuf]

- RİÂYET: GÜTME, GÖZETME
[Tasavvuf]

- RİÂYET: UYMAK, SAYGI, SAYMA
[Tasavvuf]

- RİÂYET: AĞIRLAMA
[Tasavvuf]

- RİB'AT: ARALIKLI VE DÜZENLİ KONUMLANDIRMA
[Tasavvuf]

- RİBA: TARTISI VE ÖLÇÜSÜ BELLİ OLAN BİR MALI AYNI CİNSTEN DAHA FAZLA OLAN BİR MAL İLE, BİR KARŞILIĞI OLMAKSIZIN PEŞİM OLARAK YA DA VERESİYE DEĞİŞTİRMEK
[Tasavvuf]

- RİBA: FAİZ
[Tasavvuf]

- RİBA: MUAMELEDE MEŞRU MİKTARDAN TECAVÜZ
[Tasavvuf]

- RİBA:
[Tasavvuf]

- RİBA: BAHAR EVLERİ, ÇADIRLAR, ARAZİ
[Tasavvuf]

- RİBA: YAZ YAĞMURLARI
[Tasavvuf]

- RİCÂL-ÜL-GAYB: "NÜKEBÂ ÜÇYÜZ KİŞİ, NÜCEBÂ YETMİŞ KİŞİ, ABDAL KIRK KİŞİ, AHYAR YEDİ KİŞİ, AMED DÖRT KİŞİ, GAVS BİR KİŞİDİR"
[Tasavvuf]

- RİCÂL-ÜL-GAYB: CENÂB-I HAKK'IN MA'NEN VAZİFELİ KILDIĞI VELÎ KULLARI
[Tasavvuf]

- RİCÂL-ULLAH: EVLİYÂNIN BİR KISMI, BİR KISIM EVLİYÂ (RİCÂL-ÜL-MENNÂN
[Tasavvuf]

- RİCÂL-ULLAH: RİCÂL-ÜT-TAHT-EL-ESFEL, RİCÂL-ÜL-FETH, RİCÂL-İ İLÂHİYYE, RİCÂL-İ GAYB, RİCÂL-İ AYN-ÜT-TAHAKKÜM VE-Z-ZEVÂİD)
[Tasavvuf]

- RİCÂL[< RECÜL]: ERKEKLER | [< RÂCİL]: YAYAN, YAYA OLANLAR | BELİRLİ MEVKİ SAHİBİ KİMSELER | NEFSİNİ ALTETMİŞ OLAN
[Tasavvuf]

- RİDÂ': BELDEN YUKARI ÖRTÜLEN ÖRTÜ, DERVİŞLERİN KULLANDIKLARI OMUZLARINA ATTIKLARI ÖRTÜ, POST
[Tasavvuf]

- RİDÂ': BELDEN YUKARI ÖRTÜLEN ÖRTÜ
[Tasavvuf]

- RİDÂ': HIRKA
[Tasavvuf]

- RIDVÂN: RÂZI OLMA, HOŞNUTLUK
[Tasavvuf]

- Rıdvân: CENNETİN KAPICISI OLAN BÜYÜK MELEK
[Tasavvuf]

- RİEVİYYE[Ar.]: Akciğerliler.
[Hayvanlar]

- RIFK: YUMUŞAKLIK, YAVAŞLIK, TATLILIK
[Tasavvuf]

- RİGAUDON: Bir tür dans.
[Sanat]

- RİHLET: GÖÇ, SEFER
[Tasavvuf]

- RİHLET: ÖLÜM
[Tasavvuf]

- RIH[Fars.]: Yazıdaki mürekkebi kurutmak için dökülen çok ince ve renkli bir tür kum.
[Nesneler]

- RİKÂB: Türk müziğinde kullanılmış usullerden biri.[Zamanımıza kalmış bir örneği bulunmamaktadır.]
[Muzik]

- RİKKAT: YUFKALIK, İNCELİK
[Tasavvuf]

- RİKKAT: MERHAMET, ACIMA
[Tasavvuf]

- RİKŞA: BİSİKLET-MOTOR (HİNDİSTAN'DA)
[Nesneler]

- RİN: Japonya'da küçük para birimi.
[Nesneler]

- RIO DE JANERIO: Ocak Nehri.
[Mekanlar]

- RIO SOLIMOES: AMAZON
[Mekanlar]

- RİSÂLE: Küçük kitap, mecmua.
[Yazmalar]

- RITL[< İt. ROTOLO]: Cam ağırlık. Günümüze tam olarak ulaşmış bir parça bulunmadığından tam ağırlığı saptanamamıştır ancak elde bulunan parçalardan çapının 110 mm. kadar olduğu anlaşılmaktadır. [Emevi, Abbasi, Eyyubi, Fatımi dönemlerinde kullanılmıştır.][Abbasi döneminden kalma 842-847 tarihli çifte rıtl denilen ağırlık 759.79 gramdır.]
[Nesneler]

- RİTON: Antik tas.
[Nesneler]

- RİYÂ': ÖZÜ, SÖZÜ BİR OLMAMA, İKİYÜZLÜLÜK
[Tasavvuf]

- RİYÂSET: REİSLİK, BAŞ OLMA, BAŞKANLIK
[Tasavvuf]

- RİYÂZÂT[< RİYÂZET]: NEFSİ KIRMALAR, DÜNYA LEZZETLERİNDEN SAKINMALAR, PERHİZLE, KANAATLA YAŞAMALAR | NEFSİN ARZU ETTİĞİ ŞEYLERİ VERMEMEK | NEFSİN DOĞASINDAN ÇIKMAK
[Tasavvuf]

- RİYÂZİYÂT: Oluş ve bozuluşlara konu olmayanların incelenmesi. (Matematik Bilimler)
[Bilim]

- RİYÂZİYYE: HESAPLA, MATEMATİKLE İLGİLİ
[Tasavvuf]

- RİYÂZİYYE: BİR YAZI ŞEKLİ
[Tasavvuf]

- RIZ(I)K[çoğ. ERZÂK]: NASİP
[Tasavvuf]

- RIZ(I)K[çoğ. ERZÂK]: AZIK, YİYECEK-İÇECEK ŞEY
[Tasavvuf]

- RIZ(I)K[çoğ. ERZÂK]: ALLAH'IN HERKESE BAHŞETTİĞİ NÎMET
[Tasavvuf]

- RIZÂ: HOŞNUTLUK, MEMNUNİYET
[Tasavvuf]

- RIZÂ: TAKDİRE İTİRAZ ETMEMEK, ALLAH'DAN HOŞNUT OLMAK
[Tasavvuf]

- ROBA[İt.]: Giysi.
[Nesneler]

- ROBA[İt.]: Bir giyeceğin göğüsle omuz arasında kalan bölümüne eklenen parça.
[Nesneler]

- RODA[İt.]: Düzgün sarılmış halat yumağı.
[Nesneler]

- RÖNESANS NATURALİZMİ: DOĞANIN İNSAN AKLINA HİÇBİR ZAMAN NÜFUZ EDEMEYECEĞİNİN BİR SIR OLDUĞU İNANCINA DAYANIYORDU
[Felsefe]

- ROSHI[Jap.]: Zen Ustalarına verilen ad. Zen öğretimi yapmaya yeterli, gerçek Satori'ye ulaşmış Zen Ustası.
[Dil/UZAKDOGU]

- RÜ'YÂ: DÜŞ
[Tasavvuf]

- RÜ'YÂ: [RÜ'YET ANLAMINA DA KULLANILIR]
[Tasavvuf]

- RÜ'YA ÇEŞİTLERİ:
[Tasavvuf]

- RÜ'YET: GÖRME, BAKMA, GÖRÜLME, GÖRÜŞ
[Tasavvuf]

- RÜ'YET: İDARE ETME, ÇEVİRME, YÖNETME
[Tasavvuf]

- RÜ'YET: ARAŞTIRMA
[Tasavvuf]

- RÛ-BE-RÛ: YÜZYÜZE
[Tasavvuf]

- RUBÛBİYET: Terbiye eden, düzenleyen, geliştiren.
[Tasavvuf]

- RÜCÛ': DÖNME, GERİ DÖNÜŞ
[Tasavvuf]

- RUFİYAA: Maldiv para birimi.
[Nesneler]

- RUH: Rüzgâr.
[Tasavvuf]

- RÛH-ULLAH: MÜSLÜMANLAR TARAFINDAN HZ. ÎSA İÇİN KULLANILAN BİR SÖZ
[Tasavvuf]

- RUHANİYET: Kendine ve başkalarına iyilik yapma.
[Tasavvuf]

- RÛHÜ'L KUDS: CEBRAİL
[Tasavvuf]

- RÜKN: BİR ŞEYİN EN SAĞLAM TARAFI, TEMEL DİREĞİ
[Tasavvuf]

- RÜKN: KOLON, DİREK
[Tasavvuf]

- RÜKN: NÜFUZLU, ÖNEMLİ, KUVVETLİ KİMSE
[Tasavvuf]

- RÜKN: İSLÂM HUKUKUNDA SÖZLEŞMENİN KURULMUŞ SAYILMASI İÇİN BULUNMASI GEREKLİ ŞARTLAR
[Tasavvuf]

- RUKYE: HASTALIK İÇİN KUR'AN OKUMAK, DUA ETMEK
[Tasavvuf]

- Rupa[Sansk.]: Renk. Biçim, kalıp, varoluşun algıladığımız görünümü.
[Dil/UZAKDOGU]

- RÜŞD: AŞKTA KEMALİNE ERMEK
[Tasavvuf]

- RÜŞD: DOĞRU YOLU BULUP GİTME, DOĞRU YOLDA GİTME
[Tasavvuf]

- RÜŞD: DOĞRU DÜŞÜNME, AKIL SAHİBİ OLMA
[Tasavvuf]

- RÜŞD: BÂLİĞ OLMA, BÜLÛĞA ERME, ERGİNLİK
[Tasavvuf]

- RÜŞD: HAYRA İSABET
[Tasavvuf]

- RÜŞD: TEVAZÛ
[Tasavvuf]

- RÛŞEN: AYDIN
[Tasavvuf]

- RÛŞEN-DİL: GÖNLÜ AYDIN
[Tasavvuf]

- RÛŞEN[Fars.]: Aydın, parlak. | Belirli, meydanda.
[Dil]

- RÜSÛH: HAKİKATİN TÜM İNCELİKLERİNİ BİLME
[Tasavvuf]

- RÜSÛH: BİR İLMİN DERİNLİĞİNE, İNCELİĞİNE VARMA
[Tasavvuf]

- RÜSÛH: SAĞLAM OLMA
[Tasavvuf]

- RÜSÛH: MAHÂRET, MELEKE
[Tasavvuf]

- RÜSÛM: Vergiler.
[Nesneler]

- RÜSÛM: Gelenek, töre.
[Nesneler]

- RÜSÛM: Usûl, merâsim.
[Nesneler]

- RÜSVÂ[Fars.]: REZİL, İTİBARSIZ, HAYSİYETSİZ
[Tasavvuf]

- RUSYA'NIN EN BÜYÜK BOTANİK BAHÇESİ: TROPİK PARK
[En]

- RÜÛS[< RE'S]: İlmiye, âlimler/ulemâ derecelerinden biri.[Medrese öğrenimini tamamlayıp mülâzim olanlar, yedi yıllık mülâzemet süresini de tamamladıktan sonra Şeyhülislâm'ın bulunduğu yeterlik/rüûs sınavına girerken, kazananlar müderris tayin olunurdu.]
[OSMANLI]

- SÂ': Bin dirhemlik bir hubûbat ölçeği.
[Nesneler]

- ŞA'ŞAA: PARLAKLIK, PARLAMA
[Tasavvuf]

- ŞA'ŞAA: GÖSTERİŞ, YALDIZ
[Tasavvuf]

- ŞA'ŞAA: Parlaklık, parlama.
[Nesneler]

- ŞA'ŞAA: Gösteriş, yaldız.
[Nesneler]

- SA'VE[Ar. çoğ. SA'VÂT, SIÂ]: Kuyruk sallayan kuş.
[Hayvanlar]

- SA'Y: ÇALIŞMA, ÇABALAMA, GAYRET, EMEK
[Tasavvuf]

- SA'Y: GEÇİNMEK İÇİN İŞ İŞLEME
[Tasavvuf]

- SA'Y Ü GAYRET: ÇALIŞMA, ÇABALAMA VE GAYRET
[Tasavvuf]

- SAÂDET: MUTLULUK
[Tasavvuf]

- SAÂDET: SÜREKLİ MUTLULUK
[Tasavvuf]

- SÂAT: SAAT
[Tasavvuf]

- SÂAT: VAKİT, ZAMAN
[Tasavvuf]

- SÂAT: BELİRLİ ZAMAN
[Tasavvuf]

- SÂAT: KIYAMET
[Tasavvuf]

- SAB(I)R: DAYANMA, KATLANMA, TAHAMMÜL
[Tasavvuf]

- SAB(I)R: NEFSİNE HÂKİM OLMA, KENDİNİ TUTMA
[Tasavvuf]

- SABÂ[Ar.]: GÜN DOĞUSUNDAN ESEN HAFİF VE LÂTİF RÜZGÂR
[Tasavvuf]

- SABÂ[Ar.]: TÜRK MÜZİĞİNİN EN ESKİ MAKAMLARINDAN. KENDİ CAZİBESİYLE ÇEKEN, GÖNLÜ ALIP GÖTÜREN (MAKAM)
[Tasavvuf]

- Sabda: Ses.
[Dil/UZAKDOGU]

- SABÎ: HENÜZ MEMEDEN KESİLMEMİŞ ERKEK ÇOCUK
[Tasavvuf]

- SABÎ: ÜÇ YAŞINI TAMAMLAMAYAN ERKEK ÇOCUK
[Tasavvuf]

- SABO[Fr.]: Genellikle birçok Avrupa ülkesinde giyilen tahta ayakkabı.
[Nesneler]

- SAÇMA:
[Diller]

- Sad-Chit: Evrensel potansiyelin aşkın(transandantal) durumu.
[Dil/UZAKDOGU]

- SADÂ/İNSAN SESİNDE/VOICE[İng.]:
[Muzik]

- SÂDÂD: EFENDİLER
[Tasavvuf]

- ŞÂDÂN: SEVİNÇLİ, KEYİFLİ
[Tasavvuf]

- ŞÂDÂN: ŞAD KİMSELER
[Tasavvuf]

- Şadan: Neş'eli.
[YunusEmre]

- Sadanubhava: Ebedi Gerçeğin deneyimi.
[Dil/UZAKDOGU]

- SADÂRET[< SADR]: Başta bulunma, öne geçme. | Sadrâzamlık, sadrâzamın işi ve makamı. | Rumeli ve Anadolu Kazaskerliği.
[OSMANLI]

- Sadashiva: Sürekli güzellik, sürekli refah.
[Dil/UZAKDOGU]

- SADBERK: YÜZ(100) GÜL
[Istanbul]

- Sadcitananda: Mutlak mükemmellikteki üç niteliğe (sat[varlık]chit[bilinç]ananda[mutluluk]) sahip En Üstün Prensip.: Sadcitananda: Mutlak mükemmellikteki üç niteliğe (sat[varlık]chit[bilinç]ananda[mutluluk]) sahip En Üstün Prensip.
[Dil/UZAKDOGU]

- SADEFE[Ar.]/SCALE[İng.]/ÉCAILLE[Fr.]: Balık pulu.
[Hayvanlar]

- SADEMÂT[< SADME]: ÇARPMALAR, TOKUŞMALAR, ÇATMALAR | ANSIZIN BAŞA GELEN BELÂLAR | PATLAMALAR
[Tasavvuf]

- Sadguru: Gerçek spiritüel kılavuz.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sadhana: Başarı sağlayan uygulama.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sadhu: Dünya zevklerinden elini çekmiş kişi, zahit.
[Dil/UZAKDOGU]

- SÂDIK[< SIDK]: DOĞRU, GERÇEK | SADÂKATİ, İÇTEN BAĞLILIĞI OLAN
[Tasavvuf]

- SAFÎHA: Düz, yassı yüz.
[Nesneler]

- SAFÎHA: Madeni levha, sac.
[Nesneler]

- ŞÂFÎ[< ŞİFÂ]: ŞİFÂ VEREN | ALLAH
[Tasavvuf]

- SAĞ: ULVİYYET
[Tasavvuf]

- SAĞ: YEMÎN
[Tasavvuf]

- SAĞA DALLANMA: RIGHT BRANCHING
[Dil]

- SAĞAK: Dirsek ile bilek arası ya da diz topuk arası.
[Insan]

- SAĞDUYU:
[Diller]

- SAĞIN:
[Diller]

- SAĞIN BİLİMLER/EXACT SCIENCES[İng.]: Denetlenebilir ölçü ve hesaplara dayanan bilimler. Dar anlamda matematik.
[Bilim]

- SAĞIN/EXACT[İng.]: Doğruluk kuralına uygun olan. | Sözün anlatılmak istenene tam karşılık olması, tam uygun düşmesi niteliği, sahih.
[Felsefe]

- SAĞLIK:
[Diller]

- Saguna: Üç "guna"(Rajas, Tamas, Sattva) ile tezahür etmiş hal. En yüce Mutlak'ın, Advaita Vedanta'nın tarifi mümkün olmayan Mutlak'ından farklı olarak, sevgi, merhamet vb. niteliklere bürünmüş olarak betimlenmesi.
[Dil/UZAKDOGU]

- ŞÂH-DÂR: Dallı boynuzu olan hayvan.
[Hayvanlar]

- ŞAHÂDET[ŞEHADET değil!]: TANIKLIK, ŞÂHİTLİK ETME
[Tasavvuf]

- ŞAHÂDET[ŞEHADET değil!]: BİR ŞEYİN DOĞRULUĞUNA İNANMA
[Tasavvuf]

- ŞAHÂDET[ŞEHADET değil!]: DELÂLET, ALÂMET, İŞÂRET
[Tasavvuf]

- ŞAHÂDET[ŞEHADET değil!]: GÖZLE GÖRÜLEN ŞEYLER
[Tasavvuf]

- ŞÂHÂNE: Padişah'ın kullandığı herşey bu adla birlikte kullanılırdı. [Padişah'ın "Minder-i Şâhânesi" gibi.]
[Nesneler]

- SAHÂVET: CÖMERTLİK, EL AÇIKLIĞI
[Tasavvuf]

- SAHİB-İ ZAMAN: AKILLARINDAN GEÇİRDİKLERİ KÂİNATTA OLUŞMAYA BAŞLAYAN KİŞİ
[Tasavvuf]

- SAHİB-İ ZAMAN: ALLAH'IN AYNASIDIR
[Tasavvuf]

- SAHİB[< SAHB]: SÂHİP(MÂLİK) | BİR VASFI OLAN(HÂİZ) | KORUYAN(HÂMÎ) | BİR İŞ YAPMIŞ OLAN | SÜREKLİ SOHBETTE BULUNAN | HAK YOLUNU GÖSTERMEK İSTEYEN MÜRŞİD
[Tasavvuf]

- SÂHİRE: YERYÜZÜ, UYANIK GÖZ VE GÖZLERE SERAP GÖRÜNEN YERYÜZÜ
[Tasavvuf]

- SAHN-İ SEMÂN/Î: İBTİDÂ-Yİ HÂRİC VE İBTİDÂ-Yİ DAHİL KISIMLARINDAN SONRA GELEN
[Tasavvuf]

- SAHN-İ SEMÂN/Î: SEKİZ MEDRESE MEYDANI
[Tasavvuf]

- SAHN-İ SEMÂN/Î: FÂTİH MEDRESESİ, FÂTİH CAMİİ'NİN İKİ TARAFINDAKİ KÂRGİR VE KURŞUNLU SEKİZ MEDRESE
[Tasavvuf]

- SAHN-İ SEMÂN/Î: İLMİYE MEDRESE TEDRÎSÂTINDA BİR DERECE
[Tasavvuf]

- SAHRUBAN: KERVAN BAŞI
[Tasavvuf]

- SAHV: AYILMA, AYIKLIK, KENDİNE GELME
[Tasavvuf]

- SAHV: HASTANIN İYİLEŞMESİ
[Tasavvuf]

- SAHV: HAK'LA BEKÂ
[Tasavvuf]

- SAÎD[< SA'D]: MUTLU, UĞURLU | ÂHİRETİNİ HAZIRLAMIŞ KİMSE | MÜ'MİN | İYİ, GÜZEL VE TEMİZ AHLÂKLI
[Tasavvuf]

- SÂİD[Ar. çoğ. SEVÂİD]: Kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü.[MİRFAK]
[Insan]

- SÂİL[< SUÂL]: SORAN | İSTEYEN, DİLENEN | AKICI, AKAN
[Tasavvuf]

- SÂİR: ATEŞ, ALEVLİ ATEŞ
[Tasavvuf]

- SÂİR: TAMU, CEHENNEM
[Tasavvuf]

- SÂİR[< SEYR]: SEYREDEN, HAREKETTE OLAN | BİR ŞEYDEN KALAN BAŞKA ŞEY | GEÇEN, DOLAŞAN | ÖBÜR, BAŞKA, ÖTEKİ
[Tasavvuf]

- ŞAKAİK: GELİNCİK ÇİÇEĞİ
[Doga]

- SAKALEYN: YER VE GÖK MELEĞİ
[Tasavvuf]

- SÂKA[Ar. < SEVK/SAİK]/BEYYÂB: Su taşıyan, sucu.
[Insan]

- SÂKİ-Yİ ŞEB: Mehtap, ayışığı.
[Doga]

- SAKÎM[< SAKAMET]: RİVÂYETİ DOĞRU, SAĞLAM OLMAYAN (HADÎS) | HASTA, HASTALIKLI | YANLIŞ
[Tasavvuf]

- ŞÂKİR[< ŞÜKÜR]: ŞÜKREDEN, GÖRDÜĞÜ İYİLİK İÇİN DUA EDEN
[Tasavvuf]

- ŞAKÎ[< ŞEKAVET]: BAHTSIZ, FENA HAREKETLİ, HAYLAZ, HABÎS | HAYDUT, YOL KESEN
[Tasavvuf]

- ŞÂKÎ[< ŞİKÂYET]: ŞİKÂYET EDEN
[Tasavvuf]

- ŞAKK-I GALSAMÎ[Ar.]: Solungaç yarığı.
[Hayvanlar]

- ŞAKUHAÇİ: Nefesli bir çalgı.
[Muzik]

- SAKURA[Jap.]: Kiraz çiçeği (ağacı).
[Doga]

- SÂL-NÂME[Fars.]: Yıllık. [Belirli konulara dair yıldan yıla çıkarılan dergi/kitap]
[Tasavvuf]

- SÂL-NÂME[Fars.]: Cep takvimi.
[Tasavvuf]

- SALÂHİYET: YETKİ, BİR İŞE KARIŞMAYA YA DA GÖREV GEREĞİ BİR İŞ YAPMAYA, BİR HAREKETTE BULUNMAYA HAKLI OLMA
[Tasavvuf]

- SALÂHİYET: BİR DÂVÂYA BAKABİLME
[Tasavvuf]

- SALAŞ: Eğreti yapılmış kulübe, baraka.
[Mekanlar]

- SALÂT: NAMAZ
[Tasavvuf]

- SALÂT: DUA
[Tasavvuf]

- SALÂT: YÖNELİŞ
[Tasavvuf]

- SALÂT: KURTULUŞ
[Tasavvuf]

- SALÂTÎN CAMİLERİ: SULTAN CAMİLERİ
[Tasavvuf]

- SALÂVÂT[< SALÂT)(SALÂT Ü SELÂM]: NAMAZLAR | HZ. MUHAMMED'E VE ONUN SOYUNDAN GELENLERE OKUNAN DUA [ALLAHÜMME SALLİ ALÂ SEYYİDİNÂ MUHAMMEDİN VE ALÂ ÂLİ MUHAMMED: EFENDİMİZ MUHAMMED'E VE ONUN SOYUNA SOPUNA SALÂT VE SELAM OLSUN]
[Tasavvuf]

- SÂLİH[< SALÂH]: YARAR, ELVERİŞLİ, İYİ, UYGUN, YAKIŞIR | YETKİSİ VE HAKKI OLAN | DÎNİN EMRETTİĞİ ŞEYLERE UYGUN HAREKETTE BULUNAN
[Tasavvuf]

- Sâlîk: Bir tarikata girmiş bulunan.
[YunusEmre]

- Salîk: Yolcu, Allah'a giden yolu tutana, seyr hâlinde bulunduğu sürece verilen isim.
[YunusEmre]

- SÂLİK[< SÜLÛK]: MANEVİ EĞİTİM YOLUNA GİREN, BİR TÂRİKATA GİRMİŞ BULUNAN (MÜRÎD), SEYR-İ SÜLÛK EYLEYEN | HAK YOLCUSU
[Tasavvuf]

- SALNÂME: YILLIK/ALMANAK
[OSMANLI]

- SALSA [DANS STİLLERİNDE]:
[Sanat]

- SALT:
[Diller]

- SALTIK:
[Diller]

- ŞÂM U SEHER[Fars.]: Akşam sabah.
[Genel]

- ŞÂM-GÂH/ŞÂM-GEH[Fars.]: Akşam vakti.
[Genel]

- ŞÂM-I İSRÂ[Fars.]: Mi'râc gecesi.
[Genel]

- Samadhi: Bilinç üstü (üstün bilinç) hali, derin meditasyon, trans, vecd hali. Yoga uygulamasında arayıcının(sadhara) meditasyon nesnesi, konusu(sadhya) ile bir olması, böylece tarifsiz ve koşulsuz mutluluğa ermesi. Samadhi'nin beş tipi vardır:
Samadhi[Sansk.](Ch'an Ting, Sanwei Samoti[Çince]): Bilinç üstü (üstün bilinç) hali, derin meditasyon, trans, vecd hali. Yoga uygulamasında arayıcının(sadhara) meditasyon nesnesi, konusu(sadhya) ile bir olması, böylece tarifsiz ve koşulsuz mutluluğa ermesi. Aşkın bilinç hali. Zihnin onu çevreleyenlerden tam olarak geri çekilmesi, mükemmel uygulanmış bir meditasyonun meyvesi; zihnimiz ya da gerçek doğamız üzerine saf bir tefekkür. Dhyana yoluyla ulaşılan durum. Theravada Budizmi'nde Dört Yüce Gerçek'ten 4.'sü olan Dharma'yı oluşturan 8 basamaklı yüce yolun en üst basamağı.
1. Evre: Saf düşünceler, anımsama, meditasyon.
2. Evre: Düşüncenin durdurulması ve kontemplasyon; sevinç ve huzur bilinci.
3. Evre: Sessizlik ve sakinliğin yaşanması.
4. Evre: İnsanın ego yükünden özgürleşmesi.
Samadhi'nin tipleri:
Savikalpa, dualistik âlemde bir duyusal nesne (genellikle bir ideal ya da bir tanrı) tasavvur etmek,
Nirvikalpa, tüm kuşkuların, şekillerin ve isimlerin ötesi,
Nissankalpa, tüm arzuların “sankalpa“ şeklindeki gelişlerinin durması, nirvrittik, hatta istemsiz tasavvurlar(vritti'ler) durur,
Nirvasana, vasanalar'ın içgüdüsel kabarışı bile durur.
[Dil/UZAKDOGU]

- Samadhi[Sansk.]:
[Diller]

- Samadhi[Sansk.](Ch'an Ting, Sanwei Samoti[Çince]: Bilinç üstü (üstün bilinç) hali, derin meditasyon, trans, vecd hali. Yoga uygulamasında arayıcının(sadhara) meditasyon nesnesi, konusu(sadhya) ile bir olması, böylece tarifsiz ve koşulsuz mutluluğa ermesi. Samadhi'nin beş tipi vardır: Samadhi[Sansk.](Ch'an Ting, Sanwei Samoti[Çince]): Bilinç üstü (üstün bilinç) hali, derin meditasyon, trans, vecd hali. Yoga uygulamasında arayıcının(sadhara) meditasyon nesnesi, konusu(sadhya) ile bir olması, böylece tarifsiz ve koşulsuz mutluluğa ermesi. Aşkın bilinç hali. Zihnin onu çevreleyenlerden tam olarak geri çekilmesi, mükemmel uygulanmış bir meditasyonun meyvesi; zihnimiz ya da gerçek doğamız üzerine saf bir tefekkür. Dhyana yoluyla ulaşılan durum. Theravada Budizmi'nde Dört Yüce Gerçek'ten 4.'sü olan Dharma'yı oluşturan 8 basamaklı yüce yolun en üst basamağı.

1. Evre: Saf düşünceler, anımsama, meditasyon.

2. Evre: Düşüncenin durdurulması ve kontemplasyon; sevinç ve huzur bilinci.

3. Evre: Sessizlik ve sakinliğin yaşanması.

4. Evre: İnsanın ego yükünden özgürleşmesi.

Samadhi'nin tipleri:
Savikalpa, dualistik âlemde bir duyusal nesne (genellikle bir ideal ya da bir tanrı) tasavvur etmek,
Nirvikalpa, tüm kuşkuların, şekillerin ve isimlerin ötesi,
Nissankalpa, tüm arzuların "sankalpa" şeklindeki gelişlerinin durması, nirvrittik, hatta istemsiz tasavvurlar(vritti'ler) durur,
Nirvasana, vasanalar'ın içgüdüsel kabarışı bile durur.


[Dil/UZAKDOGU]

- SÂMÂN: SERVET, ZENGİNLİK
[Tasavvuf]

- SÂMÂN: RAHAT, DİNÇLİK
[Tasavvuf]

- SÂMÂN: DÜZEN
[Tasavvuf]

- SAMANA: Huzur içinde yaşayan Brahmin. | Rahip.
[Felsefe]

- Samanya: Tümellik.
[Dil/UZAKDOGU]

- Samatha: Sükûnet, yoğunlaşmak, sakinlik, dinginlik.
[Dil/UZAKDOGU]

- Samatha: Konsantrasyon Meditasyonu.
[Dil/UZAKDOGU]

- Samavaya: İçkinlik.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sambhogakaya: Feragat Elbisesi/Gövdesi. Nirvana'ya ulaşmış, Dharma'da bir süre kalmış fakat evrende aydınlanmamış tek bir kişi kalmayana kadar hizmet için geri dönme.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sambodhi: Mükemmmel Aydınlanma.
[Dil/UZAKDOGU]

- SAMED: PEK YÜKSEK, ULU, DÂİM, EZELÎ, EBEDÎ
[Tasavvuf]

- SAMED: KİMSEYE VE HİÇBİR ŞEYE GEREKSİNİMİ OLMAYAN ALLAH
[Tasavvuf]

- SAMED: KENDİNDE, KENDİNDEN ÖNCE OLANA PRİM VERMEMEK
[Tasavvuf]

- SAMED: ( O bir şeyden çıkmamıştır, ondan da bir şey çıkmaz. )
[Tasavvuf]

- SAMED: [İng. SUBSTANCE]
[Tasavvuf]

- SAMEDÂNİYYET: HİÇBİR ŞEYE GEREKSİNİMİ OLMAMAK, KENDİNDEN ÜSTÜNÜ OLMAMAK (ULÛHİYYET)
[Tasavvuf]

- Samkhya: Sayı.
[Dil/UZAKDOGU]

- SAMOA DİLİNDE:
[Mekanlar]

- Samsara: Görecelilik, geçicilik ve yanılsama âlemi. Doğum ile ölüm dünyası/döngüsü. Nirvana'nın sonsuzluk ve sükûtu ile kıyaslanır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Samskara: Zihinsel izlenim, anı. Vasana, artakalan izlenim olarak da adlandırılır. | Eğilim, yönelim.
[Dil/UZAKDOGU]

- Samskrta: Geçici olana dair. Dünya. (&lt;-&gt;Asamskrta)
[Dil/UZAKDOGU]

- SAMSUNHANE: Ayaspaşa'da, XVI. yüzyılda padişahın köpeklerinin yetiştirilip beslendiği yer.
[Istanbul]

- Samurai[Jap.]: Japonya'da Zen'den çok etkilenmiş, mesleği savaşçılık olan sınıf. Bir tür şövalyelik. bkz. Bushido
[Dil/UZAKDOGU]

- Samvid: Gerçek farkındalık.
[Dil/UZAKDOGU]

- Samyak Sambodhi: Mükemmel Aydınlanma.
[Dil/UZAKDOGU]

- Samyoga: Bağ, bağlantı.
[Dil/UZAKDOGU]

- ŞÂM[Fars.]: Akşam.
[Genel]

- SAN'A:
[Sanat]

- SANAT:
[Diller]

- SANAT: DUA
[Sanat]

- SANAT[Ar. < SUN]: Yapmak, üretmek. | İlâhî olarak üretilmiş olan.
[Sanat]

- SANEVBER: SEVGİLİNİN BOYU, BOSU
[Tasavvuf]

- Sangha: Tüm Budacılar, tüm pirler. Bodhisattva'lar. Budist Cemaat.
[Dil/UZAKDOGU]

- SANGO: Orta Afrika Cumhuriyeti'nde, en yaygın kullanılan yerel dil.
[Dil]

- SANI:
[Diller]

- ŞANKR: Ülser.
[Insan]

- Sannyasin[Sansk.]: Gezgin derviş.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sanskar(lar): İnsanın karakterinin temelini oluşturan özellikler, huylar, mizaç.
[Dil/UZAKDOGU]

- ŞANTİYE[Fr.]: Büyük yapıların inşasında yapıcıların yaşadıkları geçici bina.
[Mekanlar]

- ŞANTİYE[Fr.]: Gemi tezgâhı.
[Mekanlar]

- Sanzen[Jap.]:
[Diller]

- Sanzen[Jap.](San-Ch'an[Çince]): Zen çalışması. Zen Ustası'yla öğrencisi arasında genellikle Koan konusunda belirli aralıklarla yapılan kişisel görüşme.
[Dil/UZAKDOGU]

- SAPIENS (< SAPERE):
[Diller]

- SAPLANTI:
[Diller]

- ŞÂR: ŞEHİR
[Tasavvuf]

- ŞÂR: İNSANIN GÖNLÜ, GÖVDESİ
[Tasavvuf]

- Şâr: Şehir.
[YunusEmre]

- SARABAND: İspanya'ya özgü bir dans.
[Sanat]

- SARAY: İNSAN
[Tasavvuf]

- SARDANA: Bir tür dans.
[Sanat]

- SARI: Ermiş, ergin.
[Insan]

- Sari: Budist rahiplerin giydiği sarı renkli elbise
[Dil/UZAKDOGU]

- SARIK: Seyr-ü sülûk'u, nefs mertebelerini~kefeni simgeler. [7 kat sarılır]
[Tasavvuf]

- SARIYER: Toprağının altın ve bakır madenlerinden dolayı sarı renkte olmasından dolayı adını almıştır.
[Istanbul]

- ŞARKI:
[Diller]

- SARPIN: Tahıl kuyusu, zahire ambarı.
[Nesneler]

- SARSILMAZLIK:
[Diller]

- ŞAŞ: TAŞKENT
[Mekanlar]

- ŞAŞKIN BAKKAL: Göztepe'dedir.
[Istanbul]

- ŞAŞKINLIK:
[Diller]

- Sastra(/Şastra): Kutsal belge ya da sutraların yorumu. (Şerh)
[Dil/UZAKDOGU]

- Sat: Aktif durumdaki Nihai Prensip'in aşkın(transandantal) yüzü.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sat-Sang: Doğru ve bilge kişilerle beraberlik.
[Dil/UZAKDOGU]

- SATHÎ: DIŞ YÜZEYLE İLGİLİ
[Tasavvuf]

- SATHÎ: YÜZEYSEL
[Tasavvuf]

- SATHÎ: ÜSTÜNKÖRÜ
[Tasavvuf]

- Sati: Farkındalık.
[Dil/UZAKDOGU]

- ŞÂTIİYYE[Ar.]: Uzunbacaklılar.
[Hayvanlar]

- ŞÂTIİYYE[Ar.]: ÉCHASSIERS[Fr.]
[Hayvanlar]

- SATORİ[Jap.](Nirvana): İnsanın gerçek yaratılışını tanımasıyla sonuçlanan Zen yaşantısı. Uyanma, aydınlanma. Her türlü ikici, karşıt görüşler aşılarak insanın küçük, göreli benliğinin yok olmasını sağlayan dönüşüm. (Tasavvuf'ta
[Dil/UZAKDOGU]

- Satori[Zen]:
[Diller]

- SATRANÇ:
[Diller]

- SATRANÇ'TA: ŞAH'IN BİRER KARE ETRAFI
[Esik]

- Sattva: Varlık, varoluş, gerçek öz. Yoga'da saflık ya da iyilik niteliği. "Sattvik", saf, doğru.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sattvanubhava: Evrenin gerçek uyumunu (sattva, varlık) duymak, yaşamak deneyimi(anubhava).
[Dil/UZAKDOGU]

- SATURATION: Rengin tokluğu.
[Genel]

- Satyam-Shivam-Sundaram: Doğru, iyi, güzel. Satyam(doğruluk), shivam(lütufkâr~hayırkâr shiva), sundaram(güzel).
[Dil/UZAKDOGU]

- SAV:
[Diller]

- SAVANA[Fr. / İsp.]: Ekvator kuşağındaki geniş çayırlar.
[Doga]

- SAVANNA(H)/SAVANA[Fr. / İsp.]: Ekvator kuşağındaki geniş çayırlar.
[Doga]

- ŞAVK: IŞIK
[Tasavvuf]

- SAVLA: Gemide kullanılan ince ip.
[Nesneler]

- SAVM: ORUÇ
[Tasavvuf]

- SAVM-I DÂVÛD: BİR GÜN ORUŞ TUTMAK, BİR GÜN TUTMAMAK
[Tasavvuf]

- ŞAVT: TAVAFTA HER DÖNÜŞÜN ADI
[Tasavvuf]

- SAVT: SES, SADÂ(İNSAN SESİ)
[Tasavvuf]

- SAYA: Ayakkabının yumuşak olan üst bölümü.
[Nesneler]

- SAYAÇ:
[Diller]

- ŞÂYÂN: YAKIŞIR, YARAŞIR, DEĞER
[Tasavvuf]

- SAYD: İnsandan kaçan yabani hayvan. [kaçmamaları için bir neden mi var ki?]
[Hayvanlar]

- SÂYE: GÖLGE
[Tasavvuf]

- SÂYE: KORUMA, SAHİP ÇIKMA
[Tasavvuf]

- SÂYE: YARDIM
[Tasavvuf]

- SAYGI:
[Diller]

- SAYI:
[Diller]

- SAYI: NUMBER
[Dil]

- SAYI UYUMU: NUMBER AGREEMENT
[Dil]

- Sayru: Hasta.
[YunusEmre]

- SAZ: Müzik aleti.
[Muzik]

- SAZ: Müzik aletlerine verilen genel ad.
[Muzik]

- SCALENE MUSCLE: SKALEN KAS, KABURGALARI KALDIRAN KAS
[Insan]

- SCALP: Kafatası üzerindeki saçlı deri.
[Insan]

- SCHISMA: KATOLİK VE ORTODOKS'LARIN AYRIMI
[Felsefe]

- SCHOLA CANTORUM[Fr. CHANTEUR(ŞANTÖR): Erkek şarkıcı./"CHANT"]: Erkek şarkıcılar okulu.
[Muzik]

- SCURVY: İSKORBÜT, C VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDEN OLAN HASTALIK
[Beslenme]

- SEB'A: YEDİ(7)
[Tasavvuf]

- ŞEB-ÇERAĞ: ONİKİ KÖŞELİ KANDİL
[Tasavvuf]

- ŞEB-ÇERAĞ: GECE ÇIRASI, GECE PARLAYAN YAKUT VE İNCİ
[Tasavvuf]

- ŞEB-İ HİCRÂN: Âşık'ın geceler boyu ağlayıp inlemesi.
[Insan]

- SEBA'L-MESÂNÎ: FATİHÂ SÛRESİ
[Tasavvuf]

- SEBBÂHE: Yüzücü kuşlar sınıfı.
[Hayvanlar]

- SEBEL[Ar.]: Göze inen perde. Dumanlı, bulanık görme hastalığı.
[Insan]

- SEBÎL: YOL, BÜYÜK CADDE
[Tasavvuf]

- SEBÎL: SEBİL, SU DAĞITILAN YER
[Tasavvuf]

- SEBÎL: HAYRAT OLARAK, PARASIZ OLARAK DAĞITILAN SU
[Tasavvuf]

- SEBKAT: GEÇME, İLERLEME[İng. PROGRESS]
[Tasavvuf]

- SEBK[Ar.]: Koşuda kazanan hayvan.
[Hayvanlar]

- ŞEBNEM, BEŞG, BEŞM[Fars.]/CELÎD, SAKÎ[Ar.]/DROSOSTALIDA[Yun.]: Çiy tanesi, jale. | Nedâ (hediye).
[Doga]

- SEBU: Yırtıcı bir hayvan.
[Hayvanlar]

- SEBZELERİ DOĞRARKEN: UÇUŞMAMALARI İÇİN ÇOK AZ TUZ SERPMEK
[Beslenme]

- SECÂ: KARARLI/LIK
[Tasavvuf]

- ŞECÂAT: YİĞİTLİK, YÜREKLİLİK, CESARET
[Tasavvuf]

- SECÂVEND[Fars.]: Kur'ân-ı anlama uygun doğru okumak için konulan işaret/ler.
[Tasavvuf]

- SECCÂDE-NİŞÎN: TEKKE ŞEYHİ
[Tasavvuf]

- SECDE: ABDİYET MAKAMINDAKİ ZİRVE HALİ
[Tasavvuf]

- SEÇENEK:
[Diller]

- ŞECERE: İNSÂN-I KÂMİL
[Tasavvuf]

- ŞECERE: KÜÇÜK AĞAÇ, BİR TEK AĞAÇ
[Tasavvuf]

- ŞECERETÜ'L-KEVN: Varoluş Ağacı I Kainat Ağaının Meyvesi: İnsan
[Tasavvuf]

- SECİYE: HUY, TABİAT, KARAKTER
[Tasavvuf]

- SEÇMECİLİK, EKLEKTİZM:
[Diller]

- ŞEDD: SIKI BAĞLAMAK
[Tasavvuf]

- ŞEDD: BOYUN ATKISI, YÜN KUŞAK
[Tasavvuf]

- ŞEDD: TASVİR
[Tasavvuf]

- SEDEF HASTALIĞI: Bulaşıcı değildir! | Güneş, tedavide yararlı olabilir fakat fazlası artırır. | Sigara da artırır.
[Insan]

- SEDİMENTOLOJİ: Tortulbilim.
[Bilim]

- SEDYE-İ ZÜ-Z-ZAFÎR[Ar.]: Toynaklılar.
[Hayvanlar]

- ŞEF(A)KAT: ESİRGEYEREK SEVME
[Tasavvuf]

- ŞEFÂAT: BİRİNİN SUÇUNDAN GEÇİLMESİ YA DA DİLEĞİNİN YERİNE GETİRİLMESİ İÇİN EDİLEN ARACILIK
[Tasavvuf]

- SEFER: En az üç gün ve üç gecelik bir yere gitmek üzere, bulunulan yer sınırından çıkmak.
[Mekanlar]

- SEFER: KALBİYLE HAK RIZASINA YÜRÜYEN | YOLCULUK | ÜÇ GÜN ÜÇ GECE SÜREN YOLCULUK
[Tasavvuf]

- ŞEFE[Ar.]: Dudak. | Su içmek.
[Doga]

- SEFÎH: ZEVK VE EĞLENCEYE DÜŞKÜN, PARASINI PULUNU İSRÂF EDEN
[Tasavvuf]

- SEFÎH: İRADESİNE HÂKİM OLAMAYAN
[Tasavvuf]

- ŞEFKAT: İmbikten geçirilmiş aşk.
[Oncelikliler]

- ŞEFKAT:
[Diller]

- ŞEFKATLÜ: Babalar hakkında kullanılan unvan.
[OSMANLI]

- SEGRÎ[Fars.]: Sağrı, hayvanın beli ile kuyruğu arasındaki dolgunca yer.
[Hayvanlar]

- SEHER: TAN YERİ AĞARMADAN BİRAZ ÖNCEKİ ZAMAN
[Tasavvuf]

- ŞEHÎD: DİN YA DA YÜKSEK BİR ÜLKÜ UĞRUNDA ÖLEN KİMSE, SAVAŞTA ÖLEN
[Tasavvuf]

- ŞEHÎD: ALLAH YOLUNDA CAN VEREN
[Tasavvuf]

- ŞEHÎD: ÖLMEMİŞ OLDUKLARINA ŞEHÂDET EDİLEN
[Tasavvuf]

- SEHİV SECDESİ GEREKTİRENLER:
[Tasavvuf]

- ŞEHREMİNİ: ŞEHİR EMİNİ
[Istanbul]

- ŞEHREMİNİ: ŞEHİR EMİNİ
[Mekanlar]

- ŞEHRÎR[Fars.]: Takvim. | İran'da 6. ayın adı. | Her İran ayının 4. günü.
[Genel]

- ŞEHR[Ar. çoğ. EŞHÜR, ŞÜHÛR: Aylar.]
[Genel]

- SEHV: YANLIŞ, HATA
[Tasavvuf]

- SEHV: YANILMA
[Tasavvuf]

- SEHVEN: YANLIŞLIKLA, BİLMEYEREK
[Tasavvuf]

- ŞEHVET: AŞIRI İSTEK
[Tasavvuf]

- ŞEHVET: MADDEYE OLAN BAĞIMLILIK
[Tasavvuf]

- ŞEHVET: NEFİS
[Tasavvuf]

- ŞEKÂVET: BEDBAHTLIK, BAHTI KARALIK, KUTSUZLUK
[Tasavvuf]

- ŞEKÂVET: EŞKIYALIK, HAYDUTLUK
[Tasavvuf]

- SEKİ: Atın ayağında genellikle bileğe ya da dize kadar çıkan beyazlık.
[Hayvanlar]

- SEKÎNET: KALBİN/GÖNLÜN HUZURU/SESSİZLİĞİ
[Tasavvuf]

- ŞEKK: İKİRCİK/TEREDDÜT [%50 %50]
[Tasavvuf]

- ŞEKVÂ: ŞİKÂYET, HOŞNUTSUZLUK
[Tasavvuf]

- SELÂM: BARIŞ, RAHATLIK
[Tasavvuf]

- SELÂM: SONU İYİ VE HAYIRLI ÇIKMA
[Tasavvuf]

- SELÂM: FÂNÎ, GELİP GEÇİCİ OLMAMA
[Tasavvuf]

- SELÂM: ÂŞİNÂLIK, BİLDİK
[Tasavvuf]

- SELÂM: SELÂM, ESENLEME
[Tasavvuf]

- SELÂMET: SÂLİMLİK, EMİNLİK, KORKU VE ENDİŞEDEN UZAK OLMA
[Tasavvuf]

- SELÂMET: SELÂMETE ÇIKMA, KURTULMA
[Tasavvuf]

- SELÂMET: İYİ NETİCE
[Tasavvuf]

- SELÂMET: KURTULMA
[Tasavvuf]

- SELÂMET: TÜMCENİN DÜZGÜN VE DOĞRU OLMASI
[Tasavvuf]

- SELÂMET: ESENLİK
[Tasavvuf]

- SELÂMSIZ: Üsküdar'dadır.
[Istanbul]

- SELÇUKLU VE BEYLİKLER DÖNEMİ'NDE:
[Nesneler]

- ŞELEK: Boynuzunun biri kırık hayvan.
[Hayvanlar]

- ŞELEL: Gözdeki ağ tabakanın en duyarlı noktası. Sarı benek. | Gövdedeki renkli lekeler. | İskorbüt.
[Insan]

- SELENOLOGY: AY BİLGİSİ
[Bilim]

- ŞELL: Çolaklık, elin/kolun eğri oluşu.
[Insan]

- SELMÂNÎ: BAZI TURUK-U ALİYYE'DE DERVİŞE DİLENCİLİK ETTİRİLMESİ
[Tasavvuf]

- SELSEBİL: TATLI VE HAFİF SU
[Tasavvuf]

- SELSEBİL: CENNETTE BİR ÇEŞMENİN ADI [bkz. SEBÎL]
[Tasavvuf]

- Şem: Mum.
[YunusEmre]

- Sema: Dönme, ayin, devran.
[YunusEmre]

- SEMÂ': İŞİTME, DUYMA
[Tasavvuf]

- SEMÂ': MEVLEVÎ ÂYİNLERİNDE TARÎKAT MENSUPLARININ CEZBE HÂLİYLE AYAKTA DÖNMESİ, ZİKRETMESİ
[Tasavvuf]

- SEMÂ'[< SÜMÜVV]: GÖKYÜZÜ, ÂSMÂN/ÂSÜMÂN [İng. FIRMAMENT/SKY]
[Tasavvuf]

- SEMÂN: Güneş ayının yirmiyedinci günü.
[Genel]

- SEMEN: YERİNE TEKRAR KONULABİLECEK (ŞEY)
[Tasavvuf]

- SEMEN: DEĞER, KIYMET, TUTAR
[Tasavvuf]

- SEMERE/Lİ: YARAR(LI), VERİM(Lİ)
[Tasavvuf]

- SEMERE/Lİ: NETÎCE
[Tasavvuf]

- SEMERE/Lİ: BİR ŞEYDEN ELDE EDİLEN GELİR
[Tasavvuf]

- SEMÎ'[< SEM]: İŞİTEN, İŞİTME KUVVETİ OLAN | ALLAH'IN ADLARINDAN
[Tasavvuf]

- ŞEMME (ŞEMME-İ MUHAMMED): KOKU (HZ. MUHAMMED'İN KOKUSU)
[Tasavvuf]

- ŞEMME[Ar.]: Bir kere koklama. | Pek az şey, zerre.
[Doga]

- ŞEMSİYYE[Ar.]: Günsüler.
[Hayvanlar]

- ŞEMSİYYE[Ar.]: HÉLIOZOAIRES[Fr.]
[Hayvanlar]

- SENCE: Cam ağırlıklardır ve paraya ölçü oluştururlardı. Değerli madenden basılan sikkeye ölçü oluşturmak amacıyla yapılmış ağırlık ölçüleridir. [Bizans sencelerin Bizans dinarı solidus ile aynı ağırlıkta olduğu ve 68 habbeye[4,406 gram], Araplar'daki Dirhem'in ise 66 Habbe'ye[4,276 grama] karşılık geldiğini göstermektedir.][İslâmî Sence'ler, zamanla gelişerek klasik biçimlerine kavuşmuştur. Kimilerinin üstünde halife, vali, imam ya da şurta adlarıyla Aslahü Allah, Ekremehü Allah, Emta' Allah Lehü gibi Arapça yazılar ve Kur'an'dan ibareler yer alır. Genelde sadece tek yüzüne damga vurulan Senceler'in iki yüzünün de damgalanmasına Abbasiler döneminde başlanılmıştır. Bu dönemde sikkenin bir yüzüne Kelime-i Tevhid, öteki yüzüne halife, vali, imam, şurta, vb. adları basılırdı. Sencelerdeki renkler, üretim sırasında katılan hammaddeye göre değişiklik göstermiş, mavi renkteki senceler krom oksitten, kehribar rengi kükürt ve karbondan, koyu mavi senceler ise manganezden elde edilmiştir.]
[Nesneler]

- SENED-İ HÂKANÎ: Tapu senedi.
[Mekanlar]

- SENKRETİZM: Her dine/felsefeye/bilgiye gösterilen eşitlikçi hoşgörü.
[Felsefe]

- SENSİNOD: Eski Rus kilisesi büyük meclisi.
[Insan]

- SER-Â-PÂ[Fars.]: BAŞTAN BAŞA/AŞAĞI/AYAĞA, HEPSİ, TÜMÜ
[Tasavvuf]

- SER-ÂZÂD: SERBEST, HÜR, BAŞI BOŞ
[Tasavvuf]

- SER-ÂZÂD: RAHAT, DERTSİZ
[Tasavvuf]

- SER-KUDÛMÛ: KUDÛMZEN BAŞI, MEVLEVÎ ÂYİNLERİNİ İDÂRE EDEN KİŞİ
[Tasavvuf]

- SER-NÂYÎ: NEYZEN BAŞI
[Tasavvuf]

- SER-PÛŞ: BAŞA GİYİLEN ŞEY, BAŞLIK
[Tasavvuf]

- SER-TABBÂH: AŞÇI BAŞI
[Tasavvuf]

- SER-TÂC: BAŞ TÂCI OLAN, ÇOK SEVİLEN, SAYILAN
[Tasavvuf]

- SERÂSER[Fars.]: Altın ya da gümüş telle dokunmuş ipek kumaş.
[Nesneler]

- SERÂYENDE[Fars.]: Şarkı söyleyen.
[Muzik]

- SERD: SOĞUK
[Tasavvuf]

- SERD: SERT, HAŞİN, ÇİRKİN
[Tasavvuf]

- SERD: SERT, KABA, HOYRAT
[Tasavvuf]

- SERD: (SÖZÜ) DÜZGÜN VE MÜNÂSEBETLİ SÖYLEMEK
[Tasavvuf]

- SERD: DOĞRAMA, DOĞRANMA
[Tasavvuf]

- SERE/SELE: Açık duran başparmağın ucundan, gösterme(işaret) parmağının ucuna kadar olan uzaklık.
[Insan]

- ŞEREF:
[Diller]

- ŞEREFİYE: Belediyenin, yol yapmak/genişletmek gibi hizmetleri nedeniyle değeri artan mülk sahibinden, artan değerin üçte biri miktarı üzerinden alınan vergi.
[Genel]

- ŞERER: KIVILCIM
[Nesneler]

- ŞERH: AÇMA, AYIRMA
[Tasavvuf]

- ŞERH: AÇIKLAMA
[Tasavvuf]

- ŞERH: BİR KİTABIN İBÂRESİNİ SÖZCÜK SÖZCÜK AÇIP, AÇIKLAYARAK YAZILAN KİTAP
[Tasavvuf]

- Şerik: Ortak.
[YunusEmre]

- SERÎR: TAHT
[Tasavvuf]

- SERÎR: YATACAK YER
[Tasavvuf]

- SERMEDÎ: SÜREKLİ, DÂİMÎ
[Tasavvuf]

- SERTEN: Bir ülkenin/devletin parasını başka bir ülkenin parasıyla ifade etme yöntemi.
[Nesneler]

- SERVAL: Afrika'ya özgü memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- Server: Baş.
[YunusEmre]

- SES DUVARINI GEÇEN İLK UÇAK VE PİLOT: BELL XI - CHUCK YEAGER [1947]
[İlk]

- SES TEKRARI/ALLİTERASYON[Fr.]: Şiirde ya da düzyazıda aynı harf ve hecelerin uyum oluşturacak şekilde tekrar edilmesi. Bu sanat ile sözcükler arasında bir musikî oluşturulur,dizenin kulağa hoş gelmesi sağlanmış olur.
[Sanat]

- SESBİLİM: PHONOLOGY
[Dil]

- SESBİLİMSEL KOŞULLANMA: PHONOLOGICAL CONITIONING
[Dil]

- SESBİLİMSEL ÖLÇÜT: PHONOLOGICAL CRITERIA
[Dil]

- SEUL: BAŞKENT [Kore dilinde]
[Mekanlar]

- ŞEVÂ: Alın ve kafa derisi. | Baş, el, ayak gibi uzuvlar.
[Insan]

- SEVDÂ: Kalbin ortasındaki kararmaya yüz tutmuş kan.
[Insan]

- SEVDÂ: AŞK, SEVGİ
[Tasavvuf]

- SEVDÂ: AŞIRI SEVGİDEN DOĞAN BİR ÇEŞİT HASTALIK
[Tasavvuf]

- SEVDÂ: İSTEK, HEVES, ARZU
[Tasavvuf]

- SEVDÂ': ÇOK KARA, ÇOK SİYAH
[Tasavvuf]

- SEVDÂ': ESKİLERİN İNSAN MİZÂCINDA KABÛL ETTİKLERİ DÖRT HILTTAN BİRİ
[Tasavvuf]

- SEVDÂN: İKİ SİYAH [SU VE HURMA]
[Tasavvuf]

- SEVGİ:
[Diller]

- SEVİNÇ:
[Diller]

- ŞEY: MEVCUT
[Tasavvuf]

- ŞEY: NESNE
[Tasavvuf]

- ŞEY:
[Diller]

- ŞEYDÂ: SEVMEYİ SEVME
[Tasavvuf]

- ŞEYDÂ: DÎVÂNE
[Tasavvuf]

- ŞEYH POSTU: MAVİ, KIRMIZI, SİYAH, BEYAZ, YEŞİL
[Tasavvuf]

- ŞEYHÜLİSLÂM (OLABİLMEK): ( En az 35 yıl hizmet ve ilmî çalışma gerektirir. )
( Medreseyi tamamladıktan sonra...
Kasabada/Şehirde Kadı Yardımcılığı > Küçük Şehir Kadılığı > Büyük Şehir Kadılığı > Üsküdar Kadılığı > Eyüp Sultan Kadılığı > Galata Kadılığı > İstanbul Kadılığı görevlerinden sonra Rumeli Kazaskeri olunur ve en son Anadolu Kazaskeri olduktan sonra ancak Şeyhülislâm olunurdu. )
( İlk Şeyhülislâm, Celâlzade Hızır Bey'dir. [Fatih Sultan Mehmet döneminde] )
( En uzun süre Şeyhülislâm'lık görevi yürütenler: Ebû Suud [29 yıl], Molla Fenârî [24 yıl], Zembilli Ali Efendi [23 yıl], Yahya Efendi [18,5 yıl]. )
( 131 Şeyhülislâm'ın 21'i şairdi. Ancak beşinin Divân'ı elimizdedir. )
( Bu makam, Kanuni Sultan Süleyman zamanında saltanattan sonra gelen yer olarak sayılmıştır. )
( [HİZMET-İ/MAKAM-I/MANSIB-I/MESNED-İ İFTÂ'] )
[Insan]

- ŞEYH[< ŞEYHÛHET (çoğ. MEŞÂYİH)]: YAŞLI | SEÇİLMİŞ | BİR TEKKE YA DA ZÂVİYEDE REİSLİK EDEN, MÜRİTLERİ BULUNAN KİMSE, TARÎKAT ŞEYHİ
[Tasavvuf]

- ŞEYLERİ: HAYAL ETTİĞİN GİBİ GÖRMEK yerine
[Davranış - Tutum]

- ŞEYLERİN DOĞASI:
[Diller]

- SEYR Ü SÜLÛK: TARİKATTE TÂKİP OLUNAN USÛL
[Tasavvuf]

- Seyr-ü Sülûk: Hakk'a ermek için bir mürşidin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevi yolculuk.
[YunusEmre]

- ŞEYTAN: İnatta duran.
[Tasavvuf]

- SEYYÂL[< SEYELÂN]: AKICI, AKAN | HIZLI HAREKET EDEN
[Tasavvuf]

- SEYYİÂT[< SEYYİE]: KÖTÜLÜKLER | SUÇLAR, GÜNAHLAR | KÖTÜLÜĞE KARŞILIK ÇEKİLEN SIKINTILAR
[Tasavvuf]

- SEYYİD: EFENDİ, BEY; AĞA; İLERİ GELEN, BAŞ, BAŞKAN
[Tasavvuf]

- SEYYİD: HZ. MUHAMMED'İN TORUNU HZ. HASAN'IN SOYUNDAN OLAN KİMSE
[Tasavvuf]

- SEZGİ:
[Diller]

- Sheng[Çince]: Aydınlanmış, Kutsal insanlar.
[Dil/UZAKDOGU]

- SHEYBI: Kutsal Ruh.
[Insan]

- Shingon[Jap.]: Görkemli törenleri ve töre severliğiyle ün yapmış Budist okulu.
[Dil/UZAKDOGU]

- Shin[Jap.]: Jodo ya da Arık Ülke Budizmi'nin bir kolu. bkz. Amida, Jodo
[Dil/UZAKDOGU]

- Shruti: Sözel olarak "işitilen" anlamına gelir. Vahy edildiğine inanılan sözlerdir. Hiçbir şekilde değiştirilmeden kulaktan kulağa aktarılmışlardır. Rishiler tarafından işitilmişlerdir. Veda ve Upanişadlar'ı içerirler. Sadece anlamları değil, biçimleri de ebedîdir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Shunyata: Boşluk.
[Dil/UZAKDOGU]

- Siddha: Gerçeğe varmış, mükemmelliğe ulaşmış kişi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Siddhi: Doğa üstü güç.
[Dil/UZAKDOGU]

- SİDERİSMUS: Taşların/nesnelerin, insan/lar üzerindeki (olası) etkileri/etkileşimleri. | Bazı sinirsel hastalıklarda deri üzerinden madeni levya uygulanması esasına dayanan iyileştirme yöntemi, metal tedavisi.
\r\n( [İng.] A name given by the believers in animal magnetism to the effects produced by bringing metals and other inorganic bodies into a magnetic connection with the human body. )
[Bilim]

- Sıdk: Doğruluk, gerçeklik.
[YunusEmre]

- SİDRET-ÜL MÜNTEHÂ: YARATILMIŞLIĞIN SINIRI
[Tasavvuf]

- SİDRET-ÜL MÜNTEHÂ: SON SEDİR AĞACI
[Tasavvuf]

- SİDRET-ÜL MÜNTEHÂ: KÂMİLİN KAŞI, KİRPİĞİ
[Tasavvuf]

- ŞİF: Şırası alınmış üzüm posası.
[Beslenme]

- SIFAT: ADJECTIVE
[Dil]

- SIFAT TÜMCECİĞİ: RELATIVE CLAUSE
[Dil]

- SIFIR BİÇİM: ZERO MORPH
[Dil]

- SIFIR TÜRETİM: ZERO DERIVATION
[Dil]

- SIGA/SAGA: Kalıba dökmek.
[Diller/Arapca]

- SİHÂ'[çoğ. ESHİYE]: İnce deri. | Beyin zarı.
[Insan]

- SİHR-İ HELÂL: Sihir haramdır fakat dilde, şiirlerde yapılan çok anlamlılık çabalarına verilen ve helâl kabul edilen "sihir".
[Dil]

- ŞİİR: (ERİL) ARSLAN
[Tasavvuf]

- ŞİİR: SÜT (HEMŞİRE)
[Tasavvuf]

- ŞİİR:
[Diller]

- SİKATRİS: Kapanmış, iyi olmuş yara yeri.
[Insan]

- SİKÂYE: SU İÇİLEN KAB
[Tasavvuf]

- SİKÂYE: İÇİLECEK SUYUN TOPLANMASI İÇİN YAPILAN YER, BÜĞET
[Tasavvuf]

- SIKINTI: Varoluşun sesi.
[Insan]

- SİKKE: MEVLEVÎLER'İN GİYDİĞİ UZUN ARAKİYE, MEVLEVÎ KÜLÂHI
[Tasavvuf]

- SİKKE: PARA ÜZERİNE VURULAN DAMGA
[Tasavvuf]

- SİKKE: MÂDENİ PARA, AKÇE
[Tasavvuf]

- SIKLET: AĞIRLIK, YÜK
[Tasavvuf]

- SIKLET: SIKINTI
[Tasavvuf]

- Sila: Safiyet, ahlâklılık, erdem. Normlar.
[Dil/UZAKDOGU]

- ŞİLAN: Padişah sofrası.
[Beslenme]

- SILBO GOMERO (GOMERO ISLIĞI): Kanarya Adaları'ndan Gomera'da, derin vadiler arasında iletişim sağlamak üzere kullanılan ıslıklı bir dil. Bu dili konuşanlar Silbador olarak adlandırılır. [Köken olarak Guanche dilindendir.]
[Dil]

- SİLSİLE: ART ARDA GELEN ŞEYLERİN MEYDANA GETİRDİĞİ SIRA
[Tasavvuf]

- SİLSİLE: SOYSOP
[Tasavvuf]

- SİLSİLE: ZİNCİR, ZİNCİRLEME OLAN ŞEY
[Tasavvuf]

- SÎM MECÎDİYYE: Yirmi kuruş değerinde gümüş para.
[Nesneler]

- Sımak: Kırmak, bozmak, bozguna uğratmak.
[YunusEmre]

- ŞİMDİ: PRESENT
[Dil]

- ŞİMDİ:
[Diller]

- SİMEAN TOV!: HAYIRLI OLSUN! ([İbr.] Sime
[Dil]

- SİMGE:
[Diller]

- SİMGEBİLİM:
[Diller]

- Sin: Mezar, kabir.
[YunusEmre]

- SİNANPAŞA KÖŞKÜ / İNCİLİ KÖŞK: Ahırkapı - Çatladıkapı arasındaydı. [Ancak kalıntı olarak görülebilmektedir]
[Istanbul]

- SİNEKLİ MESCİD: Vefa'dadır.
[Istanbul]

- SİNGAMİ: Döllenme sırasında hücrelerin birleşmesi.
[Insan]

- SİNGSİNG: Papua Yeni Gine'de, geleneksel düğün, cenaze ya da başka bir kabileye saygı için düzenlenen törensel kutlamaların tamamı.
[Davranis-Tutum]

- SINIF:
[Diller]

- ŞİNİK[Yun.]: Tahıl için kullanılan sekiz kiloluk ölçek.
[Nesneler]

- SINIR:
[Diller]

- SİNİR SİSTEMİ: Gövdenin her yerine yayılmış olan ve her birimi birbiriyle ilişki halinde bulunan bir elektriksel ve kimyasal iletişim ağı.
[Insan]

- SİNİZM: Topluluk törelerini hor görme.
[Insan]

- SİNN-İ İNHİTÂT: Çökkünlük çağı.
[Insan]

- SİNOD: Diyakosluk'ta din işlerini konuşmak üzere toplanan kilise meclisi.
[Insan]

- SİNSİN: Bir tür halk oyunu.
[Sanat]

- SİNTİNE: Geminin içinde en alt bölüm.
[Nesneler]

- SİNÜS: Dibi ağzından geniş oyuk/yara.
[Insan]

- SİOSEPOL KÖPRÜSÜ: 33 kemerli köprü.
[Mekanlar]

- SÎR-ÂB[Fars.]: SUYA KANMIŞ
[Tasavvuf]

- SÎR-ÂB[Fars.]: TAZE, KÖRPE
[Tasavvuf]

- SİRÂC: IŞIK, KANDİL, MUM, GÜNEŞ
[Tasavvuf]

- SIRÂT: YOL, TARÎK
[Tasavvuf]

- ŞÎRÂZE[Fars.]: Ciltçilikte, kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ibrişimden örülmüş ince şerit. | Pehlivan kispetinin paçası. | Esas, düzen, nizam.
[Nesneler]

- ŞİRB[Ar.]: Su hissesi, suya ait hak. Ekin ya da hayvan sulama nöbeti.
[Insan]

- SÎRET: BİR KİMSENİN İÇ HÂLİ, TAVRI, GİDİŞİ, AHLÂKI
[Tasavvuf]

- SÎRET: HAL TERCÜMESİ(BİYOGRAFİ)
[Tasavvuf]

- SİRET: Yürüyüş, yaşam süreci.
[Doga]

- ŞIRINGA: SYRINGE
[Insan]

- ŞİRK: ALLAH'A ORTAK KOŞMAK [bkz. İŞRÂK
[Tasavvuf]

- ŞİRK: İLHÂD]
[Tasavvuf]

- ŞİRK: Kendini beğendirme isteği.
[Tasavvuf]

- ŞIRLAĞAN: Susam yağı.
[Beslenme]

- SİROZ: Karaciğerin irileşmesi ya da körleşmesi şeklinde görülen hastalık.
[Insan]

- ŞİŞ/ŞİŞLİK: SWELLING
[Insan]

- SİSTEM:
[Diller]

- SİSTİT[Fr. < Yun.]: Genellikle bakterilerin neden olduğu sidiktorbası yangısı.
[TIP]

- ŞİT: ALLAH BAĞIŞI, LÜTUF
[Tasavvuf]

- ŞİTÂİYYE: Kışlık konut.
[Mekanlar]

- SİTOLOJİ: Hücre bilimi.
[Bilim]

- SİTTİN SENE: 60 yıl.
[Genel]

- SİYAH SARIK: MAKAM-I KUTBİYYET
[Tasavvuf]

- SİYATİK: Kalça sinirleri yangısı.
[Insan]

- SİYER[< SÎRET]: AHLÂK VE YÜKSEK VASIFLAR | HZ. MUHAMMED'İN YAŞAMINDAN BAHSEDEN KİTAP
[Tasavvuf]

- Sizmek: Sızmak, akmak.
[YunusEmre]

- Skandha: Kişiliğin bir kısmı. Şekil(rupam), his ya da duyusal algılama(vedana), düşünce(samjna), oluşma(samskara), bilinç(vijnana).
[Dil/UZAKDOGU]

- SKELEROG: Doku sertleşmesi.
[Insan]

- SKENES[Mısır ölçüsü][Yunan çağında, Anadolu'da]: 60 stadion'a eşittir. [10 kilometre, 656 metre]
[Nesneler]

- SKİNK: Bir tür hayvan.
[Hayvanlar]

- SKRAPER: Toprak kazmada kullanılan alet.
[Nesneler]

- Smarana: Anımsama, zihinsel ezber.
[Dil/UZAKDOGU]

- Smriti: Sözel olarak "anımsanan" anlamına gelir. Tarihsel ve insanî yazılardır. Mahabharata ve Ramayana gibi destanları içerir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sneha: Katılık.
[Dil/UZAKDOGU]

- SOFÎ: SÂFİYETE ERMİŞ, ZÂHİRDE KÖLE, BÂTINDA HÜR OLAN
[Tasavvuf]

- SOFTA[< SÛHTE]: Medrese öğrencisi. | Yanmış, tutuşmuş, talebe, talep eden.
[Insan]

- Soham: Ben O'yum.
[Dil/UZAKDOGU]

- SOHBET: GÖRÜŞÜP KONUŞMA, ARKADAŞLIK
[Tasavvuf]

- SOHBET: MÜRŞİT İLE GÖRÜŞÜP KONUŞMA
[Tasavvuf]

- SOHBET:
[Diller]

- SOKUR: Bir gözü görmeyen hayvan.
[Hayvanlar]

- SOLA DALLANMA: LEFT BRANCHING
[Dil]

- SOLONEDON: Bir tür hayvan.
[Hayvanlar]

- SOLUK:
[Diller]

- SOLUK BORUSU YANGISI(İLTİHABI): TRAKEİT
[Insan]

- SOM: Rıhtımın su üstünde olan bölümü.
[Nesneler]

- SOMAT: SIRA, SOFRA
[Tasavvuf]

- SOMNAMBULİZM/SOMNAMBULISM[İng.]: Uyurgezerlik.
[Insan]

- SOMUT:
[Diller]

- SONAT: Çeşitli türlerde [Allegro, Adacco, Andante] üç ya da dört bölümden oluşan müzik parçası.
[Muzik]

- SONEK: SUFFIX
[Dil]

- SONEKLEME: SUFFIXATION
[Dil]

- SONİLGEÇ: POSTPOSITION
[Dil]

- SONLU:
[Diller]

- SONSUZ:
[Diller]

- SONUÇ:
[Diller]

- SONUÇLU TAMAMLIK: RESULTATIVE PERFECT, PERFECT OF RESULT
[Dil]

- SONUNCUL ÖĞE: ULTIMATE CONSTITUENT
[Dil]

- SONURGU:
[Diller]

- SÖR: Katolik mezhebinde kendini dine adayan ve manastırda yaşayan kadın/rahibe. | Bay.[İng. SIR] | Kızkardeş.[Fr. SOEUR] | Hastabakıcı.
[Insan]

- SORMAK:
[Diller]

- SORU:
[Diller]

- SORUMLULUK:
[Diller]

- SORUN:
[Diller]

- SORUNSAL:
[Diller]

- SOSYAL:
[Diller]

- SOTO[Jap.]: Çin'li Zen Ustası Ts'ao-shan'ın (840-901) adından bozulmuş bir sözcük. Basamaklı, aşamalı aydınlanmayı öngören Zen Okulu.
[Dil/UZAKDOGU]

- ŞÖVALE[Fr.]: Tabloların üzerine konulup resim yapıldığı sehpa.
[Sanat]

- SÖYLENCE:
[Diller]

- SÖYLENCEBİLİM:
[Diller]

- SOYUNMAK: SUÂL-İ MUKADDERE YANIT
[Tasavvuf]

- SOYUT:
[Diller]

- SÖZ:
[Diller]

- SÖZ DİZİLİMİ DEĞİŞTİRGENİ: WORD ORDER PARAMETER
[Dil]

- SÖZ DİZİMİ:
[Diller]

- SÖZCÜK: WORD
[Dil]

- SÖZCÜK AİLESİ: WORD FAMILY
[Dil]

- SÖZCÜK SINIFI: WORD CLASS
[Dil]

- SÖZCÜKBİÇİM: WORD FORM
[Dil]

- SÖZCÜKSEL KOŞULLANMA: LEXICAL CONDITIONING
[Dil]

- SÖZDİZİM: SYNTAX
[Dil]

- SÖZDİZİMSEL ÖLÇÜT: SYNTACTIC CRITERIA
[Dil]

- SÖZLEŞME:
[Diller]

- SÖZLÜK:
[Diller]

- SÖZLÜK: LEXICON
[Dil]

- SÖZLÜK KÜTÜĞÜ: LEXICAL ENTRY
[Dil]

- SÖZLÜKBİRİM: LEXEME
[Dil]

- SÖZLÜKÇE: LEXICON
[Dil]

- SÖZLÜKSEL: LEXICAL
[Dil]

- SÖZLÜKSEL BİÇİMBİLİM: LEXICAL MORPHOLOGY
[Dil]

- SÖZLÜKSEL KÜTÜK: LEXICAL ENTRY
[Dil]

- SÖZLÜKTE KELÂM:
[Mantik]

- SÖZLÜSEL BİÇİMBİRİM: LEXICAL MORPHEME
[Dil]

- SÖZÜN ÇEŞİTLERİ VE DERECELERİ/DEREKELERİ:
[Oncelikliler]

- Sparsa: Dokunma.
[Dil/UZAKDOGU]

- SPELEOLOGY: Mağaraları inceleyen bilim dalı.
[Bilim]

- SPINCHTER: Kasılıp-gevşeme suretiyle anüsün açılıp kapanmasını sağlayan kas halkası.
[Insan]

- SPOR:
[Diller]

- Sravaka: Duyan-Dharma'ya, o vaaz ediliyorken duyup yaklaşan kişi.
[Dil/UZAKDOGU]

- STADION: 600 ayak. 185 metre. [Atina stadion'u 77,6 metredir.]
[Nesneler]

- STEMMA: Omurgasızlarda bileşik göz.
[Hayvanlar]

- STEPPE: BOZKIR, STEP
[Doga]

- STEREOSCOPY: Nesnelerin üç boyutlu görünüşü.
[Nesneler]

- STING: Arı, akrep iğnesi; yılanın zehir dişi.
[Hayvanlar]

- STOA: DİREKLİ GALERİ
[Felsefe]

- STOACILIK: REVÂKİYE
[Felsefe]

- STRAIN: Soy, ırk, nesil.
[Hayvanlar]

- STRATİGRAFİ: Katmanbilim.
[Bilim]

- SU:
[Diller]

- ŞU ANDA VE BURADA:
[Diller]

- ŞU'LE: ALEV, ATEŞ ALEVİ
[Tasavvuf]

- ŞU'LE: IŞIK
[Tasavvuf]

- ŞU'LE: ATLARDA BEYAZ TÜYLERDEN OLUŞAN BENEKLER
[Tasavvuf]

- ŞU'ÛBİYYE: MİLLİYETÇİLİK
[Genel]

- ŞUÂ': IŞIK
[Tasavvuf]

- ŞUÂİYYE[Ar.]: Işınlılar.
[Hayvanlar]

- ŞUÂİYYE[Ar.]: RADIOLAIRES[Fr.]
[Hayvanlar]

- SUARE: Sinema ve tiyatroların akşam/gece [daha çok 21.00] gösterdikleri son film/oyun.
[Sanat]

- SUBAŞI: Osmanlılar'da belediye görevlisi.
[Insan]

- SÜBHÂN: ALLAH | TENZİH~TEŞBİH (EDİLEN)
[Tasavvuf]

- SUBHA[< SADR]: BİNEFSİHİ ÂŞİKÂR VAROLMAYAN FAKAT EŞYANIN SURETİ İLE AÇIKLIK KAZANDIĞI İÇİN HEYULA DENİLEN [HEBÂ] GÜNEŞİN IŞIĞINDA GÖRÜLEN İNCE TOZ
[Tasavvuf]

- SUBRA[Fr.]: Koltukaltına dikilen parça.
[Nesneler]

- SUBRE[Ar.]: Yığın, birikinti. [tahıl, buğday yığını gibi.]
[Nesneler]

- SUBSCRIPT: SİMGELERİN SAĞINA YA DA ALTINA YAZILAN İŞARET
[Bilim]

- SUÇ TÜRLERİ'NDE:
[Genel]

- SUDG[Ar. çoğ. ASDÂG]: Şakaklardan sarkan saçlar.
[Insan]

- Şudralar: Köylüler, işçiler ve hizmetçiler. Tenleri koyu esmerdir.
[Dil/UZAKDOGU]

- SÜDS/SÜDÜS: Altıda bir. [1/6]
[Nesneler]

- SUDÛR: SÂDIR OLMA, MEYDANA ÇIKMA, OLMA (VUKU', ZUHÛR)
[Tasavvuf]

- SUDÛR: MEYDANA ÇIKMA, OLMA, SÂDIR OLMA
[Tasavvuf]

- SUDÛR[< SADR]: GÖĞÜSLER
[TIP]

- ŞÜF'A[Ar.]: Bir mülk kaça satın alınmışsa, o mülke o para ile sahip olma.
[Nesneler]

- SÜFLÎ: AŞAĞIDA BULUNAN
[Tasavvuf]

- SÜFLÎ: ALÇAK, BAYAĞI
[Tasavvuf]

- ŞUGL: İŞ, GAİLE
[Tasavvuf]

- SÜHÂ: Büyükayı yıldız kümesinin en küçük yıldızıdır.
[Insan]

- SUHNÂN[Fars.]: Sıcak gün. | Sıcak, kızgın.
[Genel]

- SUHTE: Medreseli.
[Insan]

- ŞÜHÛD[< ŞÂHİD]: TANIKLAR | VAR OLMA, GÖRÜNME
[Tasavvuf]

- ŞÜHÛD[< ŞÂHİD]: TANIKLAR | VAR OLMA, GÖRÜNME
[Tasavvuf]

- SUHULETLE: KOLAYLIKLA
[Tasavvuf]

- ŞÛH[Fars.]: Hareketlerinde serbest. | Neşeli, şen ve oynak. | Açık saçık, utanması olmayan.
[Insan]

- ŞÜK(Ü)R: GÖRÜLEN İYİLİĞE GÖSTERİLEN MEMNUNLUK, MİNNETTARLIK (ŞÜKR LİSÂNEN, ŞÜKR KALBEN, ŞÜKR FİİLEN)
[Tasavvuf]

- SÛK-U ÂRİFAN: ÂRİFLER PAZARI
[Tasavvuf]

- Sukha: Mutluluk.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sukha: Zevk, safâ.
[Dil/UZAKDOGU]

- SÜKÛNET: ZİHNİN HUZURU
[Tasavvuf]

- SÜKÛNET: DURGUNLUK, DİNGİNLİK
[Tasavvuf]

- SÜKÛNET: RAHAT
[Tasavvuf]

- SÜKÛT: SUSMA, SÖZ SÖYLEMEME
[Tasavvuf]

- SULAK: Kuşlar için su konulan kap.
[Hayvanlar]

- SÜLÂSÎ[< SELÂSE]: ÜÇLÜ, ÜÇ ŞEYDEN MEYDANA GELEN
[Tasavvuf]

- SÜLEYMAN: Barışın hikmetini bilen.
[Tasavvuf]

- SÜLEYMAN'IN TAPINAĞI: BET HA MİKDAŞ
[Mekanlar]

- SULH: BARIŞ, BARIŞMA, BARIŞIKLIK
[Tasavvuf]

- SULH: RAHATLIK
[Tasavvuf]

- SULH: UYUŞMA, UZLAŞMA
[Tasavvuf]

- SÜLH MÜREKKEB: KIRMIZI MÜREKKEB
[Sanat]

- SULTÂN: PÂDİŞAH, HÜKÜMDAR
[Tasavvuf]

- SULTÂN: HÜKÜMDAR AİLESİNDEN OLAN (ANNE, KIZ KARDEŞ, KIZ ÇOCUK GİBİ) KADINLARDAN HER BİRİ
[Tasavvuf]

- SULTÂN: BÂZI BEKTÂŞÎ BÜYÜKLERİNE VERİLEN AD
[Tasavvuf]

- SULTANLARIN/PADİŞAHLARIN SIFATLARI:
[OSMANLI]

- SULTANLARIN/PADİŞAHLARIN SIFATLARI: ( * Yönetilenlerin hakkını gözetir, onlardan hak talep etmez; bu fazilettir(fadl) ve en yüksek(ulyâ) derecedir.
* Ya da haklarını gözetir ve karşılığında hak talep eder, bu adâlettir(adl) ve orta(vustâ) derecedir.
* Ya da hak talep eder haklarını gözetmez; bu da aşağı(süflî) derecedir. )
[Insan]

- SULTA[Ar.]: Baskı. | Yetke. [Fr. AUTORITE]
[Davranis-Tutum]

- SÜLÛK DERECELERİ:
[Tasavvuf]

- SÜLÛK[< SİLK]: BİR YOLA GİRME | ÖZEL BİR SINIFA, BİR GRUBA KATILMA | TARÎKATE İNTİSAB
[Tasavvuf]

- SUMALOG: Bir çeşit Özbek yemeği.
[Beslenme]

- SÜMME: SONRA
[Tasavvuf]

- SÜMME: TEKRAR TEKRAR
[Tasavvuf]

- SÜMME: (SÜMME HÂŞÂ)
[Tasavvuf]

- SÜM[Fars.]: Dört ayaklı hayvanların tırnağı.
[Hayvanlar]

- SÜNBÜK[Ar. | çoğ. SENÂBİK]: Toynak, at, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı.
[Hayvanlar]

- SÜNBÜL: SÜNBÜL
[Tasavvuf]

- SÜNBÜL: GÜZELLERİN SAÇI
[Tasavvuf]

- SÜNE: Ekinlere zarar veren bir böcek.
[Hayvanlar]

- Sung Soyu: Çin'de (960-1279) yılları arasında egemen olan hükümdarlar soyu. Özellikle edebiyatın çok geliştiği bu dönemde ünlü Zen Ustaları yetişmiştir.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sunya, Sunyata[Sansk.](K'ung[Çince]): Boşluk, Mahayana Budizmi'nde ikici karşıtlar düzlemi aşıldıktan sonra ortaya çıkan evrenin gerçek böylesiliği.
[Dil/UZAKDOGU]

- SUOMİ: Finlandiya'nın Fince adı.
[Mekanlar]

- SUPARA: Osmanlılar'da okul kitabı.
[Nesneler]

- SUPARA: Osmanlılar'da okul kitabı.
[OSMANLI]

- SÛR: BOYNUZDAN YAPILMIŞ BÜYÜK BORU
[Tasavvuf]

- SÛR: KIYÂMETTE, HZ. İSRÂFİL'İN ÜFLEYECEĞİ BORU
[Tasavvuf]

- SÜRE:
[Diller]

- SÜREÇ:
[Diller]

- SÜREKLİ:
[Diller]

- SÜREKLİLİK:
[Diller]

- SÛRET: BİÇİM, GÖRÜNÜŞ, KILIK
[Tasavvuf]

- SÛRET: TARZ, YOL, GİDİŞ
[Tasavvuf]

- SÛRET: ÇÂRE
[Tasavvuf]

- Suret: Şekil, yüz, resim, tarz, biçim.
[YunusEmre]

- SURETLER/ULÛHİYYET SIFATLARI[SIFAT-I SÜBÛTİYE / SIFAT-I HAKÎKİYE]:
[Tasavvuf]

- SÜRÛR: SEVİNÇ
[Tasavvuf]

- SÜRÛR: TESKİN/TESELLİ
[Tasavvuf]

- SÜRÛŞ: MELEK
[Tasavvuf]

- SÜRÛŞ: CEBRÂİL
[Tasavvuf]

- ŞÛR[Fars.]: Tuzlu, kekremsi.
[Beslenme]

- SÜSMEK/TENÂTUH[Ar.]: Hayvanların boynuzlaşması.
[Hayvanlar]

- Sutratma: Tüm varlıklar arasındaki bağlantı halkası. Tezahür âlemlerini birarada tutan iplik, yani tüm varlıkların destekleyicisi olan Saf Bilinç.
[Dil/UZAKDOGU]

- Sutra[Sansk.]: Temel metinler. Buda'nın kendi gerçek öğretisinin bulunduğu cilt. Buda'nın öğretilerinden oluşan ve doğrudan Buda'nın sözlerini aktardığı varsayılan yazılara verilen ad. Tripitaka'nın bir kısmı.
[Dil/UZAKDOGU]

- SÜTÜR/SUTURE[İng.]: Kafatası kemiklerinin dikişe benzer ek yerleri.
[Insan]

- ŞUÛR: ANLAMA, ANLAYIŞ, HİSSETME, DUYMA
[Tasavvuf]

- SÜVÂR[Fars.]: BİNMEK, BİNİCİ
[Tasavvuf]

- ŞÜYÛ'[Ar.]: Ortaklardan birinin aralarındaki ortak malların her bir parçasının üzerine hisselerinin yayılmış olması.
[Nesneler]

- Swarga: Semavi âlemler.
[Dil/UZAKDOGU]

- Swarupa: Bireyin kendi şekli, doğası, karakteri.
[Dil/UZAKDOGU]

- SYMBIOSIS: Yaşam ortaklığı.
[Doga]

- SYMBIOSIS: Yaşam ortaklığı.
[Hayvanlar]

- T: DEĞİŞİMDE DEĞİŞMEDEN KALAN
[Tasavvuf]

- T: EN YÜKSEK VE TANIMLANAMAZ GERÇEKLİK
[Tasavvuf]

- T: TEO, TAO, TE, THE, EL-
[Tasavvuf]

- T'ang Soyu: Çin'de (618-907) yılları arasında egemen olmuş olan T'ang soyu dönemi Zen'in altın çağı olarak anılır. Pek çok ünlü Zen Ustası bu dönemde yetişmiştir.
[Dil/UZAKDOGU]

- T'I ve Yung: Madde ve görev. T'I evrensel zihin, madde, şekilsiz, maddi olmayan, algılanamayan. YUNG ise onun görevi.
[Dil/UZAKDOGU]

- TA'BÎR CAİZSE: DEYİM YERİNDEYSE
[Tasavvuf]

- TA'BÎR[< UBÛR]: İFÂDE, ANLATMA | BİR ANLAMI OLAN SÖZ | DEYİM | TERİM | RÜYA YORMA
[Tasavvuf]

- TA'DÂD[< ADED]: SAYMA; SAYI | BİRER BİRER SÖYLEME, SAYIP DÖKME; SAYIM
[Tasavvuf]

- TA'LÎK[< ALAK]: ASMA, ASILMA | BİR ŞEYE BAĞLI GÖSTERME | GECİKTİRME, ASKIDA BIRAKILMA | BELLİ BİR ZAMANA BIRAKMA | İRAN YAZISI (hatt-ı ta'lîk)
[Tasavvuf]

- TA'LÎM[< İLM]: ÖĞRENME, ÖĞRETME, ÖĞRETİM, ÖĞRETİLME | OKUTMA, DERS VERME/VERİLME | MEŞK İLE YETİŞTİRME | EGZERSİZ
[Tasavvuf]

- TA'N: SÖVME, YERME
[Tasavvuf]

- TA'N: AYIPLAMA
[Tasavvuf]

- TA'N: ALEYHTE DEDİKODU
[Tasavvuf]

- TA'ZİB[< AZAB]: EZİYET ETME, BOŞUNA YORMA
[Tasavvuf]

- TA'ZÎM[< AZM]: BÜYÜKLEME, ULULAMA, BÜYÜK SAYMA | SAYGI GÖSTERME, İKRÂM ETME
[Tasavvuf]

- TA'ZİYE[< AZV]: BAŞSAĞLIĞI DİLEME | CA'FERÎ MEZHEBİNDE OLANLARIN MUHARREM AYINDA YAPTIKLARI MÂTEM MERÂSİMİ
[Tasavvuf]

- TAABBÜD[< ABD]: İBÂDET ETME, KULLUK ETME; TAPMA, TAPINMA
[Tasavvuf]

- TAACCÜB[< ACEB]: ŞAŞAKALMA [bkz. TAHAYYÜR]
[Tasavvuf]

- TAALLUK[< ALAK]: ASILI OLMA, ASILMA | İLİŞKİN, İLİŞİĞİ OLMA | SEVME | ÂİT OLMA | [tas.] DÜNYA İLGİSİ
[Tasavvuf]

- TAALLÜM[< İLM]: ÖĞRENME, ÖĞRENİLME, OKUYARAK, DERS ALARAK ÖĞRENME, ELDE ETME
[Tasavvuf]

- TAÂM[< ET'İME]: YEMEK, AŞ
[Beslenme]

- TAARÜF: BİRBİRİNİ BİLMEK, TANIMAK
[Tasavvuf]

- TAAŞŞÎ: Akşam yemeği yeme.
[Beslenme]

- TAASSUB[< ASAB]: BİRİNE TARAFTARLIK ETME | HASTALIK HALİNE VARMIŞ OLAN TUTUCULUK (FANATİZM)
[Tasavvuf]

- TÂAT: ALLAH'IN EMİRLERİNİ YERİNE GETİRME, İBÂDET
[Tasavvuf]

- TÂÂT: İBÂDETLER
[Tasavvuf]

- TAAYYÜN[< AYN]: MEYDANA ÇIKMA, ÂŞİKÂR OLMA | BELLİ OLMA | BELİRME | ŞEKİL | ÂYAN SIRASINA GİRME, ÎTİBARLANMA, BELLİ BAŞLI ADAM OLMA
[Tasavvuf]

- TAAZZUM[< AZAMET]: BÜYÜKLÜK SATMA, KİBİRLENME | KEMİKLEŞME
[Tasavvuf]

- TÂB-NÜMÂ[Fars.]: Güç/kuvvet ölçer.
[Nesneler]

- TABAN: BASE
[Dil]

- TABASBUS[< BASBASA]: YALTAKLANMAK, ALÇAKÇA YALVARMA | RİYÂKÂRLIK, KENDİNİ KÜÇÜLTEREK RİYÂKÂRLIKLA KENDİNİ BEĞENDİRMEYE ÇALIŞMAK
[Tasavvuf]

- TÂBİ'[< TAB]: KİTAP BASAN/BASTIRAN, TAB'EDEN | MATBAACI
[Tasavvuf]

- TÂBİ'[< TEB]: BİRİNİN ARKASI SIRA GİDEN, ONA UYAN | BOYUN EĞEN, BAĞLI KALAN | BİRİNİN EMRİ ALTINDA BULUNAN / [Tasavvuf] | Sil
[Tasavvuf]

- TABÎB-İ MANEVİ: ŞEYH, MÜRŞİD
[Tasavvuf]

- TABİL[Ar. | çoğ. TEVÂBİL]: Nane, biber, tarçın, karanfil gibi baharatlar.
[Beslenme]

- TABULARASA: BOŞ LEVHA
[Felsefe]

- TABULİ: İnce bulgurlu, maydanoz salatası.
[Lübnan mutfağı mezelerinden]
[Beslenme]

- TÂC: MEŞAYİHİN GİYDİKLERİ KAVUK
[Tasavvuf]

- TÂC-I ŞERÎF: TERK-İ DÜNYA, TERK-İ UKBÂ, TERK-İ HESTÎ, TERK-İ TERK
[Tasavvuf]

- TÂCİR/TCR: TAKÎ - CESUR - RAUF
[Tasavvuf]

- TÂCİR[< TCR]: TAKÎ + CESUR + RAUF
[Insan]

- TADA'DU'[< Dİ'DA]: ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK GÖSTERME | HOR OLMA | VÎRÂN OLMA | "AKLINI KAYBETME"
[Tasavvuf]

- TADPOLE: İribaş; Kurbağanın yumurtadan yeni çıkmış kurtçuğu.
[Hayvanlar]

- TAFRA[Ar.]: Yukarıya sıçrama, atlama. | Yukarıdan atıp tutma. | İlimde, rütbe, derece alma.
[Insan]

- TAFSÎL[< FASL]: ETRAFIYLA, ETRAFLI OLARAK BİLDİRME, UZUN UZADIYA ANLATMA, AYRINTILI AÇIKLAMA
[Tasavvuf]

- TAGAMGUM[< Ar. GAMGAMA]: Anlaşılmaz söz.
[Dil]

- TAHAKKUK[< HAKK]: HAKÎKAT OLARAK MEYDANA ÇIKMA, GERÇEKLİĞİ ANLAŞILMA
[Tasavvuf]

- TAHALLÜF[< HİLÂF]: GERİDE KALMA, ARKADA BIRAKILMA | UYGUN GELMEME
[Tasavvuf]

- TAHAMMÜL[< HAML]: YÜKLENME, BİR YÜKÜ ÜSTÜNE ALMA | DAYANMA, KATLANMA | KALDIRMA
[Tasavvuf]

- TAHAMMÜR[< Ar. HAMR | çoğ. TAHAMMÜRÂT]: Mayalanma, ekşime.
[Beslenme]

- TAHÂRET: TEMİZLİK
[Tasavvuf]

- TAHÂRET: TEMİZLENME
[Tasavvuf]

- TAHASSÜR[< HASRET]: HASRET ÇEKME | ÇOK İSTENİLEN VE ELE GEÇİRİLEMEYEN ŞEYE ÜZÜLME
[Tasavvuf]

- TAHASSÜSÂT[< TAHASSÜS < HİSS]: DUYGULANMALAR, HİSLENMELER | KALPLE İSTEMEK
[Tasavvuf]

- TAHAYYÜR[< HAYRET]: HAYRÂN OLMA, HAYRETE DÜŞME, ŞAŞAKALMA, ŞAŞIRMA
[Tasavvuf]

- TAHFÎF[< HİFFET]: HAFİFLETİLME | YÜKÜNÜ AZALTMA
[Tasavvuf]

- TAHİYYÂT[< HAYY]: SELÂMLAR, HAYIRLI DUALAR | NAMAZIN KA'DELERİNDE OKUNAN "ETTEHİYYÂTÜ" DUASI
[Tasavvuf]

- TAHİYYE[< HAYY]: HAYAT DUASI ("ALLAH ÖMÜR VERSİN!") | SELÂM VERME, HAYIR DUA ETME | MÜLK, MÂLİKİYYET
[Tasavvuf]

- TAHKİK[< HAKK]: DOĞRU OLUP OLMADIĞINI ARAŞTIRMA | DOĞRU OLUP OLMADIĞINI MEYDANA ÇIKARMA | DOĞRU, GERÇEK
[Tasavvuf]

- TAHKİYE[< HİKÂYE]: HİKÂYE ETME, ANLATMA
[Tasavvuf]

- TAHMÎL[< HAML]: YÜKLEME, YÜKLETME, YÜKLETİLME | BİR İŞİ, BİRİNİN ÜZERİNE BIRAKMA
[Tasavvuf]

- TAHRÎC[< HURÛC]: ÇIKARMA | DİPLOMA VERME | HZ. PEYGAMBER'İN SÖZÜNÜ İLK RİVÂYET EDENİ ORTAYA ÇIKARMA
[Tasavvuf]

- TAHRÎME: NAMAZA BAŞLARKEN "ALLAHÜ EKBER" SÖZÜYLE İKİ ELİN BAŞ PARMAKLARINI KULAK MEMELERİNE DOĞRU KALDIRARAK TEKBİR ALMA
[Tasavvuf]

- TAHRİR: Sahife dört kenarına çekilen çizgiye denir.
[Yazmalar]

- TAHT EL BAHİR: DENİZALTI
[Nesneler]

- TAHTAKALE[Ar. < TAHT el-KALÂ]: Kalenin/surun altı.
[Istanbul]

- TAHVÎL[< HAVL]: DEĞİŞTİRME, DEĞİŞTİRİLME, ÇEVİRME, DÖNDÜRME | BORÇ SENEDİ; AKSİYON
[Genel]

- TÂİFE: BÖLÜK, TAKIM, GÜRUH, FIRKA
[Tasavvuf]

- TÂİFE: KAVİM, KABÎLE
[Tasavvuf]

- TÂİFE: TAYFA, GEMİ İŞÇİSİ
[Tasavvuf]

- TÂİF[E][< TAVÂF]: TAVÂF EDEN, ETRAFINI DOLAŞAN, DÖNEN | ARABİSTAN'DA MEKKE YAKININDA BİR ŞEHİR
[Tasavvuf]

- TAIL[İng.]: Kuyruk.
[Hayvanlar]

- TÂK-DÂNE[Fars.]: Üzüm çekirdeği.
[Beslenme]

- TAKA: Duvarın içindeki kapaksız dolap.
[Nesneler]

- TAKALLÜB[< KALB]: DÖNME, BİR YANDAN BİR YANA ÇEVRİLME | DEĞİŞME, BAŞKA KALIBA GİRME
[Tasavvuf]

- TÂKAT: GÜÇ, KUVVET
[Tasavvuf]

- TÂKAT: İKTİDAR
[Tasavvuf]

- TAKAV: At nalı.
[Hayvanlar]

- TAKEOMETRE: Harita alma işinde kullanılan ölçü aleti.
[Nesneler]

- TAKÎ: DOĞRULUK İLKESİ
[Tasavvuf]

- TAKIMERKİ:
[Diller]

- TAKİN: Bir tür hayvan.
[Hayvanlar]

- TAKİR: Çöldeki sert kil tabakası.
[Doga]

- TAKLAMAKAN: "GİDERSİN AMA ASLA DÖNEMEZSİN" [Uygur dilinde]
[Mekanlar]

- TAKVÂ[< VİKAYE]: ALLAH'TAN KORKMA, ALLAH KORKUSUYLA DİNİN YASAK ETTİĞİ ŞEYLERDEN KAÇINMA
[Tasavvuf]

- TAKVÎM[< KAVM, KIYÂM]: EĞRİYİ DOĞRULTMA, BİÇİME KOYMA
[Genel]

- TALEB: İSTEME, DİLEME
[Tasavvuf]

- TALEB: İSTEK
[Tasavvuf]

- TÂLİB[< TULLÂB, TULLEB, TALEBE]: İSTEYEN, İSTEKLİ | ÖĞRENCİ
[Tasavvuf]

- TALİH:
[Diller]

- TALÎK: GÜLERYÜZLÜ
[Tasavvuf]

- TALÎK: DÜZGÜN SÖZ SÖYLEYEN
[Tasavvuf]

- TALTİF[< LÛTF (çoğ. TALTÎFÂT: LÛTUFLAR, İHSANLAR)]: GÖNÜL OKŞAMA, GÖNLÜ HOŞ ETME ] YUMUŞATMA,YUMUŞATACAK BİR İLÂÇ KULLANMA ] RÜTBE, NİŞAN, MAAŞ ARTIRIMI GİBİ ŞEYLERLE SEVİNDİRME
[Tasavvuf]

- TAM ALGI:
[Diller]

- TAM İKİLEME: FULL REDUPLICATION
[Dil]

- TAMA': DOYMAZLIK
[Tasavvuf]

- TAMA': ÇOK İSTEME
[Tasavvuf]

- TAMA': AÇGÖZLÜLÜK
[Tasavvuf]

- TAMAMLIK GÖRÜNÜŞÜ: PERFECT ASPECT
[Dil]

- Tamas: Karanlık, atalet, pasiflik. Kozmik Cevher'in oluşturduğu üç vasıftan(guna'lar) biri. (Rajas, Tamas, Sattva)
[Dil/UZAKDOGU]

- TÂMÂT-I CÜHELÂ[Fars.]: Cahillerin saçmasapan sözleri.
[Dil]

- TÂMÂT[Fars.]: Uygunsuz, saçmasapan söz.
[Dil]

- TÂMET-ÜL-KÜBRA: KIYÂMET GÜNÜ
[Tasavvuf]

- TAMLAMA: (SYNTACTIC) COMPOUND
[Dil]

- TAMLAYAN DURUMU: GENITIVE CASE
[Dil]

- TAMLAYICI: COMPLEMENT
[Dil]

- Tamu: Cehennem.
[YunusEmre]

- TANATOLOJİ: Ölümü konu alan bilim dalı.
[Doga]

- TANIM:
[Diller]

- TANÎN-İ ZÜBÂB[Ar.]: Sinek vızıltısı.
[Hayvanlar]

- TANIT:
[Diller]

- TANITLAMA:
[Diller]

- TANNÂNE/SENFONİ: Sonat biçiminde orkestra eseri.
[Muzik]

- TANRI: İYİ VE ADÂLET | Varolmanın olmazsa olmaz niteliklerinin birliği.
[Felsefe]

- TANRIBİLİM:
[Diller]

- TANRIÇA MAET: ADALET VE DOĞRULUK TANRISI/KORUYUCUSU (MAET YASALARI/KURALLARI)
[Felsefe]

- Tantra[Sansk.]: Mahayana Budizmi'nin pek çok okullarını etkilemiş olan Hinduizm'in bir kolu. Tantra doktrini, tutkulardan kurtulmanın en doğru, en kestirme yolunun isteklere karşı koymak ve istekleri doygunlaştırmak olduğunu savunur. Bu doktrinde eşeysel simgeler önemli bir yer tutar.
[Dil/UZAKDOGU]

- TANZÎM[< NAZM]: DÜZELTME, DÜZENLEME, DÜZEN VERME, YOLUNA KOYMA | NESİR YA DA NAZIM OLARAK YAZMA
[Tasavvuf]

- TAO: DEĞİŞİMDE DEĞİŞMEDEN KALAN
[Tasavvuf]

- TAO: EN YÜKSEK VE TANIMLANAMAZ GERÇEKLİK
[Tasavvuf]

- TAO: TEO, TE, T, THE, EL-
[Tasavvuf]

- TAO: Birlik. | Yokluk. | Yol ya da akan ve sürekli olarak değişen gerçeklik. | En yüksek ve tanımlanamayan gerçeklik.(Kozmik Tao) | Değişimde değişmeden kalan.
[Felsefe]

- TAO[Çince]: Yol, patika. Tanrı. Zen'de Tao sözcüğünün Taoculuktakinden değişik bir anlamı vardır. Zen'in iç öğretisi; ancak yaşam deneyle ulaşılabilecek Gerçek anlamındadır.
[Dil/UZAKDOGU]

- TAPINMA, ULULAMA:
[Diller]

- TAPİR[Brezilya yerlilerinin dilinden]: Kısa hortumlu bir hayvan türü.
[Hayvanlar]

- TAPİR[Brezilya yerlilerinin dilinden]/TAPIRUS[Lat.]: İki metre uzunluğunda, kısa hortumlu bir hayvan. Asya ve Avrupa'nın tropikal bölgelerinde yaşar.
[Hayvanlar]

- TARAGOZ KUŞU: El Salvador'un simgesi olan yeşil-mavi kuyruklu bir kuş.
[Hayvanlar]

- TARASSUD[< RASAD]: GÖZETME, BEKLEME, DİKKATLE BAKMA, GÖZLEME
[Tasavvuf]

- TARÂVET: TAZELİK, TAZE OLMA
[Tasavvuf]

- TARAZ: Taramak. | İpek gibi düz ve parlak bir kumaşın üzerinde bulunan tel tel iplik. Dokumanın taraktan geçirilirken kopan ipliklerinden oluşan kabartılar. | (Saç için) Dağınık, biçim verilmemiş, kabarık. | Taraz sözcüğü Anadolu halk ağzında daraz biçiminde de söylenir. Bu sözcüğün kökünde daralmak, sıkılmak, dağılmak, kopmak, üşümekten tüyleri dikilmek vb. anlamlar vardır.
[Nesneler]

- TARAZLAMAK: Tezgâhtan çıkan kumaşın tarazlarını ayıklamak.
[Nesneler]

- TARD: KOĞMA, SÜRME, UZAKLAŞTIRMA
[Tasavvuf]

- TARD: GÖREVDEN, OKULDAN UZAKLAŞTIRMA
[Tasavvuf]

- TARİH:
[Diller]

- TARÎKÂT: ALLAH'A ULAŞMAK ARZUSUYLA TUTULAN YOL
[Tasavvuf]

- TARÎKÂT: TASAVVUFÎ MESLEK
[Tasavvuf]

- TARİKAT'TA 10 MAKAM:
[Tasavvuf]

- Tariki[Jap.]: Bir Buda ya da Bodhisattva'ya bağlanarak onun aracılığıyla kurtuluşu aramak. (Tasavvuf'ta da Tarikat/Yol; İntisab)
[Dil/UZAKDOGU]

- TARÎK[< TURUK]: YOL | BİR VELÎNİN ALLAH'A ULAŞMASI İÇİN TUTTUĞU YOL | USÛL | MESLEK | VÂSITA, NEDEN
[Tasavvuf]

- TÂRZ-I MEFSÛL[Ar.]: Kesik kesik tümcelerle söz söyleme.
[Dil]

- TASALLUT[< SALÂLET]: MUSALLAT OLMA, SATAŞMA, BAŞINA EKŞİME
[Tasavvuf]

- TASARIM:
[Diller]

- TASARRUF[< SARF]: SAHİP OLMA | İDÂRE İLE KULLANMA, TUTUM, EKONOMİ | ARTIRMA, ARTIRILMA
[Tasavvuf]

- TASAVVUF: GÖLGELER İLMİ
[Tasavvuf]

- TASAVVUF[< SÛF]: GÖNLÜNÜ ALLAH SEVGİSİNE BAĞLAMA | SULH İLE ELE GEÇMEK
[Tasavvuf]

- TAŞBALIĞI: En zehirli balık.
[Hayvanlar]

- TASFÎK-İ ESNÂN[Ar.]: Soğuktan dişlerin birbirine çarpması.
[Insan]

- TASFÎK[Ar. çoğ. TASFÎKAT]: Kanat çırpma.
[Hayvanlar]

- TASFİYE-İ DERUN: ÖZÜ SAFLAŞTIRMA
[Tasavvuf]

- TASFİYE-İ KALB: YÜREĞİNİ TEMİZLEME
[Tasavvuf]

- TASFİYE[< SAFV]: SAF KILMA, SAFLAŞTIRMA | TEMİZLEME
[Tasavvuf]

- TASHÎH[< SIHHAT]: SAĞLIĞINI İADE ETME, İYİLETME | YANLIŞI DOĞRULTMA, DÜZELTME | YANLIŞ DÜZELTİLME
[Tasavvuf]

- TASIM:
[Diller]

- TAŞKAPI / PETRİ KAPISI: Haliç deniz suru kapılarından biridir. Topkapı adıyla da bilinir.
[Istanbul]

- TAT: İran'lılara verilen bir ad.
[Insan]

- Tat-Sat: Gerçek O'dur. Kutsal metin "Om, Tat Sat"dır. Onda Brahmanbu üç sözcüğün her biriyle tanımlanır.
[Dil/UZAKDOGU]

- TATAMİ[Jap.]: Japonya'da yer döşemesi olarak kullanılan bir tür hasır. Japon yaşamında bu hasırın üstüne konan yastıklara oturulur. (Swissôtel The Bosphorus'un (İstanbul) özel Japon odalarında~Miyako Rest.'da görmek olanaklıdır)
[Dil/UZAKDOGU]

- TATAVLA: KURTULUŞ
[Istanbul]

- Tathagata: 1. Buda'yı ifade eden bir terim. 2. Tüm Dharmaların böyleliği. 3. Zihin-özü. 4. Ebedi Mevcudiyet. 5. Ebedi Şimdi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Tathagata-dhyana: Aydınlanmış Meditasyon.
[Dil/UZAKDOGU]

- Tathata[Sansk.]: Böylesilik. Evrenin tüm zihinsel koşullanmalar, sınırlamalar ve sınıflamalar aşıldıktan sonra görülebilen gerçek durumu.
[Dil/UZAKDOGU]

- Tathata[Sansk.]: Böylesilik. Evrenin tüm zihinsel koşullanmalar, sınırlamalar ve sınıflamalar aşıldıktan sonra görülebilen gerçek durumu.
[Dil/UZAKDOGU]

- TATİL/TÂ'TÎL: ATÂLET
[Tasavvuf]

- Tattva: Gerçek, Öz.
[Dil/UZAKDOGU]

- TATU: Amerika'ya özgü bir hayvan.
[Hayvanlar]

- TATU: Karagöz oynatılan kıraathane.
[Mekanlar]

- TATUS: Bir tür hayvan.
[Hayvanlar]

- TAUN: BULAŞICI HASTALIKLAR
[Tasavvuf]

- TAV'AN: İSTEYEREK, KENDİ İSTEĞİYLE
[Tasavvuf]

- TAV'AN VE KERHEN: HEM İSTEYEREK, HEM İSTEMEYEREK
[Tasavvuf]

- TAVÂF: ETRAFININ DOLAŞMA
[Tasavvuf]

- TAVÂF: HACI OLMAK ÜZERE ZAMANINDA VE BELİRLİ USÛL DAHİLİNDE KÂBE'NİN ETRAFINI DOLAŞARAK ZİYARET ETME
[Tasavvuf]

- TAVÎLE: Hayvan katarı, birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan.
[Hayvanlar]

- TAVÎLE: At ahırı.
[Hayvanlar]

- TAVÎLE: Çayıra koyuverilen hayvanın ayağına bağladıkları ip, tavla ipi.
[Hayvanlar]

- TAVÎLET-ÜL-ERCÜL: İncikleri uzun olan kuşlar.[leylek, devekuşu vb.]
[Hayvanlar]

- TAVLA/TAVÎLE: At ahırı.
[Hayvanlar]

- TAVSÎF[< VASF]: VASIFLANDIRMA, NİTELEME | İLİM, BİLGİ
[Tasavvuf]

- TAXIS: Yerinden oynamış ya da çıkmış bir uzvu el ya da koyma.
[Insan]

- TAYF/SPEKTRUM: Birleşik bir ışık demetinin bir biçmeden geçtikten sonra ayrıldığı renkler görüntüsü.
[Bilim]

- TAYLASÂN: SARIĞIN TAC-I ŞERİFTEN SARKAN UCU
[Tasavvuf]

- TAYLASÂN: BAŞA VE BOYNA SARILAN ŞAL VB.
[Tasavvuf]

- TAYLASÂN/MAŞLÂH: Hizmeti simgeler.
[Tasavvuf]

- TAYRA: Yırtıcı, memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- TAYY-İ MEKÂN: MEKÂNI, MESAFEYİ AN İÇİNDE GEÇME, ZAMAN İÇİNDE ZAMANIN HALK OLUŞU
[Tasavvuf]

- TAYYİB: İYİ, GÜZEL, HOŞ, TERTEMİZ
[Tasavvuf]

- TAZARRU'[< ZURÛ]: KENDİNİ ALÇALTARAK YALVARMA
[Tasavvuf]

- TAZMANYA CANAVARI/SARCOPOLUS[Lat.]: Yeni Zelanda'nın güneyindeki Tazmanya'da yaşar. Gebelik süreleri 21 gündür. Her doğumda 30 civarında çok minik yavruları olur annenin sadece 4 memesi olduğu için ancak 3-4'ü yaşar.
[Hayvanlar]

- TE'HÎR[< AHAR]: SONRAYA, GERİYE BIRAKMA, GECİKTİRME, GECİKTİRİLME
[Tasavvuf]

- TE'KÎL[Ar.]: Birine yedirme, yedirilme.
[Beslenme]

- TE'VÎL[< MEÂL]: SÖZÜ ÇEVİRME, SÖZE AYRI ANLAM VERMEYE KALKIŞMA | ASLA RÜCÛ
[Tasavvuf]

- TEARRÜF: BİR ŞEYİ ARAŞTIRARAK ÖĞRENME
[Tasavvuf]

- TEÂRÜF[< AREF]: BİR ŞEYİN HERKESÇE BİLİNMESİ
[Tasavvuf]

- TEÂSÜR: GÜZEL GEÇİNME, DİRLİK ETME
[Tasavvuf]

- TEBAHHUR[< BAHR]: DERYALANMA, DENİZLEŞME | BİR ŞEYİN İÇİNE DALMA VE PEK DERİNİNE VARMA | BİR İLİMDE DERİN İHTİSAS KAZANMA
[Tasavvuf]

- TEBÂREK[< BEREKET]: "MÜBÂREK ETSİN!"
[Tasavvuf]

- TEBCÎL[< BECL < BÜCÛL]: ULULAMA, AĞIRLAMA | ÖVME
[Tasavvuf]

- TEBCÎL[Ar. < BECL/BÜCÜL]: Ululama, ağarlama.
[Insan]

- TEBDÎL[< BEDEL]: DEĞİŞTİRME, DEĞİŞTİRİLME, BAŞKA BİR HÂLE GETİRME
[Tasavvuf]

- TEBELLEŞ: BİRBİRİNE GEÇMİŞ, KARMAKARIŞIK, KARIŞMIŞ
[Tasavvuf]

- TEBELLÜR[< BİLLÛR]: BİLLÛRLAŞMA
[Tasavvuf]

- TEBER: BALTA
[Tasavvuf]

- TEBER: DERVİŞLERİN KULLANDIĞI/TAŞIDIĞI UZUN SAPLI VE YARIM AY ŞEKLİNDEKİ BALTA
[Tasavvuf]

- TEBER: MEŞİN BIÇAĞI
[Tasavvuf]

- TEBERRÂ[< BERÂ]: UZAKLAŞMA, UZAK DURMA, ÇEKİLME | SEVMEYİP YÜZ ÇEVİRME | KÖTÜ AHLÂK
[Tasavvuf]

- TEBERRÜKEN: HEDİYE OLARAK
[Tasavvuf]

- TEBERRÜK[< BEREKET]: MÜBÂREK SAYMA, UĞUR SAYMA
[Tasavvuf]

- TEBŞÎRÂT[< TEBŞÎR]: MÜJDELEMELER | RÜYADA ALINAN MÂNEVÎ MÜJDELER
[Tasavvuf]

- TEBŞÎR[< BEŞR]: MÜJDE VERME, MÜJDELEME, MÜJDELENME
[Tasavvuf]

- TECA'ÜD[Ar. CA'D]: Saçın kıvırcık, büklüm büklüm olması. )
[Insan]

- TECBÎR[Ar. CEBR]: Kırık/çıkık kemiği iyileştirme, sarma/alçıya alma.
[Insan]

- Tecelli: Görünme, belirme, Allah'ın sır ve kudretinin, eşya âleminde ve canlılarda görünmesi.
[YunusEmre]

- TECELLÎ[< CELÂ~CELV]: GÖRÜNME, BELİRME | KADER, TÂLİH | ALLAH'IN LÜTFÛNA NAİL OLMA | HAK NÛRUNUN TESÎRİYLE MAKBUL KULLARIN KALBİNDE İLÂHÎ SIRLARIN AYÂN OLMASI
[Tasavvuf]

- TECESSÜS[< CESS]: OLAĞAN/BASİT MERAK | YOKLAMA, ARAŞTIRMA, DİKKAT VE GAYRETLE ARAŞTIRMA | BİR ŞEYİN İÇ YÜZÜNÜ ARAŞTIRIP SIRRINI ÇÖZMEYE ÇALIŞMA | GÖZETLEME | MERAK
[Tasavvuf]

- TECEZZÎ: [bkz.TECEZZÜV)
[Tasavvuf]

- TECEZZÜV[< CÜZ]: KISIM KISIM BÖLÜNME, DOĞRANMA, UFALMA
[Tasavvuf]

- TECRÎD[< CERED]: SOYMA, SOYULMA | AYIRMA, BİR TARAFTA TUTMA | ÖNCE GÖNLÜNÜ GAFLETTEN, NEFSİNİ HEVÂDAN, DİLİNİ BOŞ SÖZDEN MÜCERRED EYLEYİP, DÜNYAYI KALBİNDEN ÇIKARARAK HAKK'A YÖNELME | (çoğ. TECERRÜD) | (felsefe)SOYUTLAMA | (fiz.)YALITMA
[Tasavvuf]

- TECVÎD[< CEVDET]: BİR ŞEYİ GÜZEL YAPMA | KUR'AN'-I KERÎM'İ USÛLÜNE BAĞLI KALARAK OKUMA İLMİ | BU OKUMAYI ÖĞRETEN KİTAP
[Tasavvuf]

- TEDÂÎ[< DA'VET]: BİR ŞEYİ HATIRA GETİRME | ÇAĞRIŞIM
[Tasavvuf]

- TEDBÎR[< DÜBÛR]: BİR ŞEYİ TE'MİN EDECEK YA DA ÖNLEYECEK YOL, ÇARE | KUL İRADESİ
[Tasavvuf]

- TEDEMMU'[< DEM][Ar.]: Gözün yaşarması. | Sayrılıktan dolayı gözden yaş gelme.
[Insan]

- TEDSÎR[Ar.]: Kuşun, yuvasını düzenlemesi/düzeltmesi.
[Hayvanlar]

- TEDVÎN[< DÎVÂN]: Dîvân şekline sokma. | Kitaplaştırma. | Yasalaştırma. [yazılı~bütünlüklü hale getirilen kurallar][İng. CODIFICATION]
[Genel]

- TEDVÎN[< DÎVÂN]: DÎVÂN ŞEKLİNE SOKMA (MANZUMELERİ) | ESER/KİTAP HÂLİNE GETİRME
[Tasavvuf]

- TEEKKÜL: Yaranın açılıp büyümesi, oyulup açılması.
[Insan]

- TEEMMÜL[< EMEL]: İYİCE, ETRAFLICA DÜŞÜNME
[Tasavvuf]

- TEENNÎ:
[Tasavvuf]

- TEENNÎ[< ENÂET]: YAVAŞ GİTME, YAVAŞ HAREKET ETME, YAVAŞLIK; GECİKME | İLERİYİ DÜŞÜNEREK ACELESİZ, DİKKATLİ DAVRANMA
[Tasavvuf]

- TEESSÜM[< İSM]: GÜNAHTAN KAÇINMA
[Tasavvuf]

- TEESSÜR: OYALANDIRMA, İŞTEN ALIKOYMA
[Tasavvuf]

- TEESSÜR[< ESR~ESÂRET]: KEDERLİ VE ÜZÜNTÜLÜ OLARAK HİSLENME, İÇLENME | ACI, KEDER DUYMA
[Tasavvuf]

- TEFAHHUŞ[Ar. < FUHŞ]: Açık saçık, âdî sözcükler kullanma, müstehcen bir şekilde konuşma.
[Dil]

- TEFÂHÜR[< FAHR]: ÖVÜNME | ÖVÜNÇ
[Tasavvuf]

- TEFÂVÜD: YARARLAŞMA, BİRBİRİNDEN YARARLANMA
[Tasavvuf]

- TEFE'ÜL[< FÂL]: FAL AÇMA, FALA BAKMA | HAYRA YORMA, UĞURSAMA, UĞUR SAYMA
[Tasavvuf]

- TEFEKKÜR VE TEZEKKÜR DİZGESİ:
[Tasavvuf]

- TEFEKKÜR[< FİKR]: DÜŞÜNME, ZİHİN YORMA | DÜŞÜNÜLME | İNSANIN KENDİNİ, KENDİNDE ARAMASI | ZİKİR
[Tasavvuf]

- TEFERRU'/ÂT[< FER]: DALLANMA, DAL BUDAK SALIVERME | BİRÇOK KISIMLARA AYRILMA | BİR KÖKTEN ÇIKIP AYRILMA | AYRINTI/LAR
[Tasavvuf]

- TEFERRÜC: Açılma, ferahlama. | Gezinti. | Gezintiye çıkıp gam dağıtma.
[Insan]

- TEFERRUH[< FERAH]: FERAHLAMA, İÇİ AÇILMA
[Tasavvuf]

- TEFRÎK[< FARK]: AYIRMA, SEÇME, AYIRDETME
[Tasavvuf]

- TEFRÎŞ, TEFRÎŞÂT[Ar. < FERŞ]: Döşeme, döşenme, yayma. | Ev eşyasını düzenleme.
[Nesneler]

- TEFRÎT[< FART]: TERSİNE AŞIRILIK, ORTALAMANIN ÇOK ALTINDA KALMA | KULUN HAKK'LA BERABER OLMASI
[Tasavvuf]

- TEFSİRE[Ar.]: Hekimin, sayrının sidiğindeki değerleri/sonuçları incelemesi. | Sayrının, hekim tarafından incelenmiş sidiği.
[Insan]

- TEFSÎR[< FESR]: YORUM | KUR'AN-I KERÎM'İN ANLAM BAKIMINDAN AÇIKLAMASI | ÖRTÜYÜ AÇMAK
[Tasavvuf]

- TEFVÎZ: İHÂLE, SİPÂRİŞ ETME
[Tasavvuf]

- TEFVÎZ: ALLAH'TAN BEKLEME
[Tasavvuf]

- TEFVÎZ: DAĞITIM
[Tasavvuf]

- TEGALÜB: [bkz. MUGALEBE]
[Tasavvuf]

- TEHÂBB: SEVİŞME, DOSTLUK PEYDÂ ETME
[Tasavvuf]

- TEHÂCÎ[Ar. HECÂ]: Hicv etme, hicivleşme.
[Dil]

- TEHÂCÜM[< HÜCÛM]: SALDIRMA | ÜŞÜŞME, TOPLAŞMA
[Tasavvuf]

- TEHASSÜS: [bkz. TAHASSUS]
[Tasavvuf]

- TEHECCÜD[< HECD]: GECE UYANIP NAMAZ KILMA | GECE KILINAN NAMAZ
[Tasavvuf]

- TEHEVVÜR[< HEVR]: İLERİ GAZAP, ÖFKELENME, KÖPÜRME (İMANI BOZAR)
[Tasavvuf]

- TEHLÎL:
[Tasavvuf]

- TEHLÎL[< HELL]: ALLAH'A İNANMA VE BUNU SIK SIK SÖZLE DE TEKRARLAMAK, "LÂİLÂHE-İLL-ALLAH" SÖZÜNÜ TEKRARLAMA
[Tasavvuf]

- TEHZÎB: TERBİYE, ISLÂH ETME, DÜZELTME
[Tasavvuf]

- TEHZÎB: TEMİZLEME
[Tasavvuf]

- TEHZÎB: ÇOCUĞU "ADAM ETME"
[Tasavvuf]

- Tejas: Ateş.
[Dil/UZAKDOGU]

- TEK:
[Diller]

- TEK ANLAMLI:
[Diller]

- TEK KAPI: YANIK/HARUP KAPI
[Tek]

- TEK SU İÇMEYEN/LER: BEYAZ TÜYLÜ LEMUR
[Tek]

- TEKÂMÜL[< KEMÂL]: OLGUNLAŞMA
[Tasavvuf]

- TEKARÜB: İKİ ŞEYİN BİRBİRİNE YAKIN OLMA HALİ
[Tasavvuf]

- TEKARÜB: YAKINSAMA
[Tasavvuf]

- TEKBENCİLİK:
[Diller]

- TEKBÎR[< KİBR]: "ALLAHÜ EKBER(ALLAH ULULARIN ULUSUDUR)", "ALLAHÜ EKBER, ALLAHÜ EKBER, LÂİLÂHE İLL'ALLAHÜ V'ALLAHÜ EKBER, ALLAHÜ EKBER VE Lİ-LLÂH-İL HAMD"
[Tasavvuf]

- TEKÇİLİK:
[Diller]

- TEKDÎR[< KEDER]: BULANDIRMA | KEDERLENDİRME | AZARLAMA, AZAR | ÖĞRENCİYE VERİLEN VE SİCİLİNE GEÇİRİLEN CEZÂ
[Tasavvuf]

- TEKEBBÜR[< KİBR]: KİBİR GÖSTERME, BÜYÜKLÜK SATMA [bkz. TAAZZUM]
[Tasavvuf]

- TEKELLÜM[Ar. KELÂM]: Söyleme, konuşma. | Bir yazarın kendini ölmüş sayarak yazı yazması.
[Dil]

- TEKEMMÜL[< KEMÂL]: KEMÂLE GELME, KEMÂL BULMA, OLGUNLAŞMA
[Tasavvuf]

- TEKİL: SINGULAR
[Dil]

- TEKİL:
[Diller]

- TEKKE: bkz. TEKYE
[Tasavvuf]

- TEKKE-İ MÜRGAN: Kuşların tekkesi. [Süleyman Peygamber'in kurduğu tekke.]
[Hayvanlar]

- TEKMÎL[< KEMÂL]: KEMÂLE ERDİRME | TAMAMLAMA, TAMAMLANMA, BİTİRME | TAM, EKSİKSİZ, BÜTÜN, HEP
[Tasavvuf]

- TEKNİK:
[Diller]

- TEKRARLANABİLİR: RECURRENT
[Dil]

- TEKRÎM[Ar. < KEREM]: Saygı gösterme, ululama. | Cömertlik.
[Oncelikliler]

- TEKRÎS[< VEKÂ]: TEMELE TAŞ KOYMA | TANRI'YA VAKFETME, TAKDÎS | İTHAF
[Tasavvuf]

- TEKSÎF[< KESÂFET]: KOYU VE SIK YAPMA, BİR SIVIYI KOYULAŞTIRMA | DOKUMA VE SÂİREYİ SIKLAŞTIRMA | ŞEFFAFLIĞINI GİDERME | YIĞMA, TOPLAMA
[Tasavvuf]

- TEKTANRICILIK:
[Diller]

- TEKTONİK: Katmanları konu alan bilim dalı.
[Doga]

- TEKYE[< VEKÂ]: TEKKE | DAYANMA | GÜVENME
[Tasavvuf]

- TELA'SÜM[Ar.]: Yanıt verilecek yerde veremeyip kekeleme. | Saçmasapan yanıt verme, kemküm etme. | Dil dolaşma.
[Dil]

- TELÂKKİ[< LİKA]: ALMA, KABUL ETME | KİŞİSEL ANLAYIŞ, KİŞİSEL NİYETLE KABUL ETME
[Tasavvuf]

- TELÂZUM: Birbirini gerektirme ilişkisi.
[Mantik]

- TELBİYE:
[Tasavvuf]

- TELEBBÜN[Ar. LEBEN]: Memeden sütün damla damla akması.
[Beslenme]

- TELECLÜC[Ar. < LÜCCET]: Şaşkınlıktan dolayı sözü ağzında karıştırarak söyleme.
[Dil]

- TELES[Ar. TALLİS]: Yıpranmış, tel tel iplikleri çıkmış kumaş.
[Nesneler]

- TELLAL/DELLÂL[Ar.]: Alıcı ile satıcı arasında, antlaşmayı sağlayan kişi.
[Insan]

- TELMÎH[< MELH]: SÖZ ARASINDA KASTEDİLEN BİR ŞEYİ ANLAMLI OLARAK SÖYLEME, AÇIK SÖYLEMEME, ÎMÂLI KONUŞMA
[Tasavvuf]

- TELVÎH[Ar. < LEVH | çoğ. TELVÎHÂT]: Posa haline getirme.
[Beslenme]

- TEMÂŞÂ: BAKIP İZLEME
[Tasavvuf]

- TEMÂŞÂ: GEZME [KONTEMPLASYON, İng. CONTEMPLATION]
[Tasavvuf]

- TEMCÎD[< MECD]: ULULAMA, AĞIRLAMA | SABAH NAMAZI VAKTİNDEN ÖNCE MİNARELERDE BELLİ MEKÂNLARDA SÖYLENEN ARAPÇA NİYAZ İLÂHİSİ | 2 KERE ISITILAN PİLAV, YENMEZSE SÜTLAÇ YAPILIR
[Tasavvuf]

- TEMEDDÜH[< MEDH]: BÖBÜRLENME, KENDİNİ ÖVME
[Tasavvuf]

- TEMEDDÜN: ŞEHİRLEŞME
[Istanbul]

- TEMEK: Ahırdaki pisliği dışarı atmak için kullanılan kapaklı ya da kapaksız delik/pencere.
[Hayvanlar]

- TEMEKKÜN[< MEKÂNET]: MEKÂNLANMA, YERLEŞME, YER TUTMA
[Tasavvuf]

- TEMEL:
[Diller]

- TEMEL BİLİM:
[Diller]

- TEMELTAŞI: BETEL/KİFAS[İbr.]
[Mekanlar]

- TEMELTAŞI: PETRUS[Lat.]
[Mekanlar]

- TEMENNÎ: DİLEME, DİLEK, İSTEK
[Tasavvuf]

- TEMESSÜK[< MESK]: TUTUNMA, SARILMA | BORÇ SENEDİ
[Tasavvuf]

- TEMESSÜL[< MİSL]: BİR ŞEKİL VE SÛRETE GİRME | İNSAN SÛRETİNDE GÖRÜNME | BENZEŞME | ÖZÜMLEME
[Tasavvuf]

- TEMEYYÜZ: KENDİNİ GÖSTERME, SİVRİLME, BENZERLERİNDEN FARKLI OLMA
[Tasavvuf]

- TEMEZZÜC: UYUM
[Tasavvuf]

- TEMKÎN[< MEKÂNET]: AĞIR BAŞLILIK | İHTİYAT, TEDBİR | TELEVVÜNDEN KURTULUP HUZUR VE SÜKÛNA MAZHAR OLMUŞ KİMSE, KENDİNİ YALNIZ HAKK YOLUNA ADAMIŞ OLAN KİMSE
[Tasavvuf]

- TEMMUZ: Bitki/ağaç tanrısı. | Güneş tanrısı. | Orakayı.
[Genel]

- TEMREN/PEYKÂN[Fars.]: Okun ucundaki sivri demir. Temren. Başak. | [Divan şiirinde] Sevgili'nin kirpiği.
[Sanat]

- TEMRÎN: ALIŞTIRMA, İDMAN YAPTIRMA, YAPTIRILMdA, EGZERSİZ
[Tasavvuf]

- TEMYÎZ[< MEYZ]: AYIRMA, AYRILMA, SEÇME, SEÇİLME | İYİYİ KÖTÜDEN AYIRT ETME
[Tasavvuf]

- TENÂSÜH: Bazı hayvanların kurttan kelebek haline dönüşmesi durumu.
[Hayvanlar]

- TENÂSÜL-İ BİKRÎ[Ar.], PARTENOJENEZ/PARTHÉNOGÉNÈSHE[Fr.]: Eşeysel ilişki olmaksızın gerçekleşen doğum.
[Hayvanlar]

- TENÂSÜR: SAÇILMA, SERPİLME
[Tasavvuf]

- TENÂSÜR: PÜSKÜRME
[Tasavvuf]

- TENÂVÜL[< NEVL]: Alıp yeme.
[Beslenme]

- Tendai[Jap.]: Çin'de T'ien T'ai Budist okulundan geliştirilmiş Japon Budist okulu. Budist filozof Nagarjuna'nın felsefesine dayanan bu okulda felsefe içeriği çok yüksektir.
[Dil/UZAKDOGU]

- TENEDDÜB[< NEDBE]: Yaranın kapanması.
[Insan]

- TENEFFÜS[< NEFES]: NEFES, SOLUK ALMA | YORGUNLUK ALMAK İÇİN DİNLENME | OKULDA DERS ARALARI VERİLEN DİNLENME | TAN YERİ AĞARMA | DENİZ SUYUNUN DALGA İLE SÂHİLE VURMASI
[Tasavvuf]

- TENHEL: Defne ağacı.
[Doga]

- TENNÛRE: MEVLEVÎ DERVİŞLERİNİN SEMÂ ÂYÎNİ SIRASINDA GİYDİKLERİ GENİŞ ETEKLİK
[Tasavvuf]

- TENNÛR[< TENÂHÎR]: FIRIN, KAPALI BİR OCAK
[Tasavvuf]

- TENREK: Memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- TENTÜRDİYOT: TINCTURE OF IODINE
[Insan]

- TERAKKİ[< RAKY]: YUKARI KALKMA, YÜKSELME | İLERLEME | HALLERDE, MAKAMLARDA, BİLGİLERDE İLERLEME
[Tasavvuf]

- TERANE[Fars.]: Ezgi.
[Muzik]

- TERATOLOJİ: Ucubeleri inceleyen bilim dalı.
[Hayvanlar]

- TERBİYE[< RÜBÜV, RUBUBİYET/RAB]: BESLEYİP BÜYÜTME | EĞİTİM | GÖRGÜ | ALIŞTIRMA | HAFİF CEZALANDIRMA | TAVSİYE; KAYIRMA, KORUMA
[Tasavvuf]

- TERBİYE[< RÜBÜV]: Bazı yemeklere konulan limon, sirke, salça gibi şeyler.
[Beslenme]

- TEREDDÎ[< REDY]: SOYSUZLAŞMA, YOZLAŞMA
[Tasavvuf]

- TEREKKÜN[< RÜKN]: Rükünleşme, erkândan olma. | Manen kuvvet bulma.
[Tasavvuf]

- TERESSÜB[< RÜSÛB (çoğ. TERESSÜBAT)]: TORTULANMA, DİBE ÇÖKME, DURULMA
[Tasavvuf]

- TERETTÜB[< RÜTÛB]: SIRALANMA, SIRASINDA OLMA, SIRASI GELME | ÂİT OLMA, GEREKME | (BİR İŞİN ÜZERİNE) DÜŞME
[Tasavvuf]

- TEREVVUH: BİR ŞEYDEN KOKU ALMA
[Tasavvuf]

- TERİM:
[Diller]

- TERK: TERKİN EN FAZİLETLİSİ VARLIK İÇİNDE YAPILANDIR
[Tasavvuf]

- TERK: TERK-İ DÜNYA, TERK-İ UKBÂ, TERK-İ HESTÎ, TERK-İ TERK
[Tasavvuf]

- TERKİB[< RÜKÛB]: BİRKAÇ ŞEYİ BİRLEŞTİRİP KARIŞIK BİR ŞEY MEYDANA GETİRME | BİRKAÇ ŞEYDEN MEYDANA GETİRİLMİŞ ŞEY | (dil bilg.)BİRLEŞTİRME | TAKIM | (kimya)SENTEZ
[Tasavvuf]

- TERKİN: BOYAMA, YAZMA
[Tasavvuf]

- TERKİN: YAZILI BİR ŞEYİ BOZMA, ÇİZME, SİLME
[Tasavvuf]

- TERKÎN: BELLİ BİR YERDE VE SAATTE BULUŞMA SÖZLEŞMESİ
[Tasavvuf]

- TERRITORIAL: Belirli bir bölgeye ait.
[Doga]

- TERS: Hayvan pisliği.
[Hayvanlar]

- TERS-ÇEVİRİM: REVERSIVE
[Dil]

- TERVÎHA[çoğ. TERÂVÎH]: Terâvîh namazının, her dört rek'atı.
[Tasavvuf]

- TERZÎK[< RIZK]: Besleme, rızık verme.
[Beslenme]

- TEŞA'U': Işığın, merkezden, etrafa doğru dalgalanması.
[Bilim]

- TESÂNÜD[< SENED]: DAYANIŞMA
[Tasavvuf]

- TESÂRİF[< TASRÎF]: Allah'ın, istediği gibi hükmetmesi, irâde ve ihtiyârı. | [dilb.] Tasrifler, çekimler.
[Tasavvuf]

- TESBÎH[< SEBH]: "SÜBHÂNALLAH" SÖZCÜĞÜNÜ SÖYLEYEREK VE ÖBÜR SIFATLARINI ANARAK ALLAH'A TA'ZİM ETME, SENÂ ETME | KALBİN ŞİFÂSI, İTMİNÂNI VE VİSÂLİDİR | TESPİH
[Tasavvuf]

- TESCÎ'[< SEC | çoğ. TESCÎÂT]: Düz yazıda, uyak kullanma, tümceleri uyaklama.
[Sanat]

- TEŞE'ÜM[< ŞEÂMET]: UĞURSUZ SAYMA
[Tasavvuf]

- TEŞEHHÜD MİKDÂRI: Ettehiyâtü okuyacak kadar zaman; gayet kısa bir zmaan, az zaman.
[Tasavvuf]

- TEŞEHHÜD[< ŞAHÂDET]: Namazda, oturarak, "ettehiyyâtü" duasını okuma.
[Tasavvuf]

- TESEHHÜR[< SEHR]: GECE UYUMAYIP, UYANIK KALMA
[Tasavvuf]

- TEŞEKKÜL[< ŞEKL]: ŞEKİLLENME | KURULMA, KURULUŞ, MEYDANA GELİŞ | OLUŞUM
[Tasavvuf]

- TEŞEKKÜL[< ŞEKL]: ŞEKİLLENME | KURULMA, KURULUŞ, MEYDANA GELİŞ | OLUŞUM
[Tasavvuf]

- TEŞEMMÜS[< ŞEMS]: Güneş çarpması.
[TIP]

- TEŞENNÜC[Ar. < ŞENC]/İSPAZMOS/SPASM[İng.]/SPASME[Fr.]: Kasların kasılması, gerilip/çekilip büzülmesi.
[TIP]

- TEŞEVVÜŞ[< ŞEVEŞE]: KARIŞMA, KARMAKARIŞIK OLMA, KARIŞIKLIK
[Tasavvuf]

- TESHÎK: EZME, DÖVME, DÖVÜP EZME
[Tasavvuf]

- TESHÎR[< SİHR < SEHHAR]: BÜYÜ YAPMA, BÜYÜLEME, ALDATMA, KENDİNİ BAĞLAMA
[]

- TESHÎR[< SİHRİYY]: ZAPT VE İSTÎLÂ ETME, ELE GEÇİRME, ELDE ETME
[Tasavvuf]

- TESLÎF: Kahvaltı etme.
[Beslenme]

- TESLİM TAŞI: TARÎK-İ BEKTÂŞİYYE'DE KULLANILAN ONİKİ DİLİMLİ TAŞ
[Tasavvuf]

- TESLÎM[< SÜL, SELEME]: KENDİNİ ALLAH'IN KADERİNE BIRAKMA | BİR EMÂNETİ YERİNE VERME | BİR ŞEYİ YENİ SAHİBİNE VERME | HAKİKAT OLDUĞUNU SÖYLEME | DAYANAMAYIP PES DEME | EMRE UYMAK, İTİRAZ ETMEMEK | SELÂM VERME, SELÂMETLE DUA ETME
[Tasavvuf]

- TESLİS:
[Diller]

- TESMİYE[< İSM]: AD KOYMA, ADLANDIRMA, İSİM VERME | BESMELE ÇEKME
[Tasavvuf]

- TEŞTİYE[< ŞİTÂ]: Kışın uyuyacak olan hayvanların uykusu.
[Hayvanlar]

- TEŞVÎŞ[< ŞEVEŞE]: KARIŞTIRMA, KARMAKARIŞIK ETME, KARIŞIKLIK
[Tasavvuf]

- TEŞYİ': YAYMAK
[Tasavvuf]

- TEŞYÎ[< ŞİYÂ]: SELÂMETLEME, UĞURLAMA | RAMAZANDAN SONRA ALTI GÜN (ŞEVVAL'İN 1'NDEN 6'SINA KADAR) ORUÇ TUTMA
[Tasavvuf]

- TETÂBUK[< TIBK]: UYMA, UYGUN GELME, UYGUN DÜŞME, KARŞILIK GELMESİ
[Tasavvuf]

- TETAVVU': FARZ OLMAYAN İBÂDETTE BULUNMA
[Tasavvuf]

- TETÂYÜR[< TAYERÂN]: UÇMA, UÇUŞMA, UÇUŞUP DAĞILMA | MÂYİLERİN GAZ HÂLİNE GEÇMESİ
[Tasavvuf]

- TETİR: Cevizin yeşil kabuğu ve yaprağı. | Yeşil ceviz kabuğu, nar gibi bitkilerin bıraktığı leke.
[Beslenme]

- TETKİK: İNCELEME, ARAŞTIRMA
[Tasavvuf]

- TETRALOJİ: Bir yazarın dört piyeslik eserinin tümü.
[Sanat]

- TEV'EM: İKİZ
[Tasavvuf]

- TEV'EM: EŞ, BENZER
[Tasavvuf]

- TEVÂBİL[< TÂBEL/TÂBİL]: Yemeklere konulan, nane, biber, tarçın, karanfil gibi baharatlar.
[Beslenme]

- TEVÂCÜD[< VECD]: KENDİNE VECİD DÂVET ETME, VECD İÇİNDE OLABİLMEK İÇİN GAYRET SARFETME, VECDİ TALEP ETMEK
[Tasavvuf]

- TEVÂZU'[< VAZ (çoğ. TEVÂZUÂT)]: ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK (GÖSTERME)
[Tasavvuf]

- TEVÂZÜN[< VEZN]: TARTIDA BİR OLMA, DENK OLMA
[Tasavvuf]

- TEVBE: TÖVBE, İŞLENMİŞ BİR GÜNAH YA DA SUÇUN BİR DAHA İŞLENMEYECEĞİNE DÂİR VERİLEN SÖZ
[Tasavvuf]

- TEVBE: KULUN SAF BİR KALPLE HAKK'A YÖNELMESİ, TEKRAR GÜNAH İŞLEMEMEYE AHD ETMESİ
[Tasavvuf]

- TEVBÎH: TEKDİR, AZARLAMA, PAYLAMA
[Tasavvuf]

- TEVBÎH: MEMURLARA UYGULANAN BİR DİSİPLİN CEZASI
[Tasavvuf]

- TEVCÎH[< VECH]: ÇEVİRME, YÖNELTME, DÖNDÜRME | SÖZ ATMA, BAKMA | ANLAM VERME, YORUMLAMA | RÜTBE, MEVKİ VERME
[Tasavvuf]

- TEVDÎ'[< VED]: BIRAKMA, EMÂNET ETME | VEDÂLAŞMA
[Tasavvuf]

- TEVECCÜH[< VECH]: ÇEVRİLME, YÖNELME, DOĞRULMA | BİR YERE DOĞRU HAREKET ETME | GÜLERYÜZ GÖSTERME, YAKINLIK DUYMA | HOŞLANMA, SEVGİ | NASİP VE MÜYESSER OLMA
[Tasavvuf]

- TEVEK/ÇOTUK: Asma, kavun, karpuz gibi bitkilerin sürgünü ya da dalı.
[Doga]

- TEVEKKÜL: İŞİ ALLAH'A BIRAKIP, KADERE RÂZI OLMA
[Tasavvuf]

- TEVELLÂ: bkz. TEVELLÎ
[Tasavvuf]

- TEVELLÎ[< VELY]: BİRİNE YANAŞMA | BİRİNİ DOST TUTMA | İYİ AHLÂK | EHL-İ BEYT'İ, HZ. ALİ'Yİ SEVME, ONLARDAN MEDET VE ŞEFÂAT İSTEME, KENDİLERİNE OLAN YAKINLIK, BAĞLILIK
[Tasavvuf]

- TEVFÎK[< VEFK]: UYDURMA, UYDURULMA, UYGUNLAŞTIRMA | ALLAH'IN YARDIMINA KAVUŞMA
[Tasavvuf]

- TEVHÎD[< VAHDET]: BİR KILMA, BİR ETME, BİRLEŞTİRME | BİR SAYMA, BİR OLARAK BAKMA, BİRLİĞİNE İNANMA | ALLAH'IN BİRLİĞİNE İNANMA | "LÂİLÂHE-İLL-ALLAH"(KELİME-İ TEVHİD) SÖZÜNÜ TEKRARLAMA
[Tasavvuf]

- TEVŞÎH[< VİŞÂH]: SÜSLEME, SÜSLENDİRME | SÜSLÜ ELBİSE GİYDİRME | KUR'AN-I KERÎM'İ USÛL, ÂDÂB VE ERKÂNI İLE OKUMA | MEVLİD CEMİYETLERİNDE OKUNAN İLÂHİLER
[Tasavvuf]

- TEVZÎ'[< VEZ]: DAĞITMA, DAĞITILMA | HERKESE PAYINI DAĞITMA, ÜLEŞTİRME
[Tasavvuf]

- TEYAKKUZ[< YAKAZA]: UYANMA, UYKUDAN KALKMA | UYANIK OLMA, UYANIKLIK, AÇIKGÖZLÜLÜK
[Tasavvuf]

- TEZAHÜR[< ZUHÛR]: MEYDANA ÇIKMA, BELİRME, GÖRÜNME | BELİRTİ | BİRBİRİNE YARDIM ETME [İng. TO APPEAR]
[Tasavvuf]

- TEZÂYÛF/CONNOTER[Fr.]: Birbirini aynı anda gerektiren.
[Mantik]

- TEZEVVÜD: Yol için yanına yiyecek/azık alma.
[Beslenme]

- TEZKİYE[< ZEKÂT]: TEMİZ ETME (KUSURDAN), TEMİZE ÇIKARMA, AKLAMA, ARINMA | SORUŞTURARAK BİRİNİN İYİ HALLİ OLDUĞUNU MEYDANA ÇIKARMA
[Tasavvuf]

- TEZVÎD: Yol için yiyecek/azık verme, azıklandırma.
[Beslenme]

- TEZVÎR[< ZEVR]: YALAN DOLAN | ARABOZUCULUK
[Tasavvuf]

- TEZYÎN[< ZÎNET]: ZİNETLENDİRME, SÜSLEME, SÜSLENME
[Tasavvuf]

- THALES KURAMI: Bir dik üçgende, dik açının tepe noktasından hipotenüse indirilen dikmenin, iki tarafında kalan iki üçgen, birbirine ve asıl üçgene benzer üçgenlerdir.
[Bilim]

- THERAVADA: "Eskilerin Okul Sistemi". Pirlerin Öğretisi adı da verilen Güney Budizmi. Budizm'in başlangıçtaki durumuna benzerliğini yitirmemiş olan Budist Mezhebi. Budizm'in Ortodoks ve orijinal biçimi olarak kabul edilir. Özellikle Seylan, Burma, Tayland, Laos ve Chittagong'da uygulanmaktadır.
[Dil/UZAKDOGU]

- TİARA: Papalık'ın simgesi olan üç katlı taç.
[Nesneler]

- TİBET: TANRI EVİ
[Mekanlar]

- TİBR: Sikke haline sokulmamış altın ve gümüş. | Toz halinde altın. | Altın külçesi.
[Nesneler]

- TIDAL VOLUME: Bir hayvanın her soluk alış-verişinde aldığı havanın hacmi.
[Hayvanlar]

- TIDAL WAVES: Denizaltı yer sarsıntısından oluşan iri dalgalar.
[Doga]

- TİDU: MARDİN
[Mekanlar]

- TÎHÛ[Fars.]: Çil kuşu.
[Hayvanlar]

- TIKAMA KURALI: BLOCKING RULE
[Dil]

- TİKEL:
[Diller]

- TİLAKA: Hint kadınlarının alınlarına taktığı süs.
[Nesneler]

- TILAVET: GÜVELLİK, SEVİMLİLİK
[Tasavvuf]

- TİLÂVET: KUR'AN-I KERÎM'İ GÜZEL SESLE VE USÛLÜNE GÖRE OKUMA
[Tasavvuf]

- TİLMA: İlk kuyunun başı.
[Doga]

- TİN:
[Diller]

- TİN: ÜRETİLENLERİN BİRLİK SEZGİSİ | İNSAN ELİYLE ÜRETİLMİŞLER/OLUŞTURULMUŞLAR | İNSANI OLUŞTURAN VE İNSANDAN OLUŞAN HERŞEY
[Felsefe]

- TINAZ: Savrulmak için hazırlanan dövülmüş ekin yığını.
[Nesneler]

- TİNNÎN: Ejderha.
[Hayvanlar]

- TIP:
[Diller]

- TİP: Benzerlerinin niteliklerini toplayan örnek.
[Sanat]

- TÎR-İ TERÂZÛ: Terazi kolu.
[Nesneler]

- TİRAT: Bir tiyatro oyununda, oyunculardan birinin uzun uzun konuşması.
[Sanat]

- TIRIS: Atların kısa adımlarla hızlı yürüyüşü.
[Hayvanlar]

- Tisarana: Üç Sığınma Yeri. 1. Buda, 2. Dharma, 3. Sangha.
[Dil/UZAKDOGU]

- TİŞE: Kazma, keser.
[Nesneler]

- TİYÎS: Kokan bir keçi hastalığı.
[Hayvanlar]

- TIYNET: YARADILIŞ, MİZÂC, MAYA
[Tasavvuf]

- TNT: TRINITROTOLUENE
[Bilim]

- TO: Japonya'da eski bir hacim ölçüsü.
[Nesneler]

- TOBAR İLKESİ: Bir iktidar, anayasaya aykırı bir yol ile [hükümet darbesi vb.] el değiştirdiğinde, yeni iktidar, ulus tarafından kendi temsilcisi olarak kabul edilmedikçe öteki devletlerce o hükümetin tanınmaması ilkesi. [Ekvator Dışişleri Bakanı Dr. Tobar tarafından] [15 Mart 1907]
[Genel]

- TOLUA: Upolu'da yüksek bir dağ. [Polinezya Adaları]
[Mekanlar]

- TOMAR[Yun.]: DÜRÜLEREK BORU BİÇİMİ VERİLMİŞ DERİ/KÂĞIT
[Tasavvuf]

- TOMAR[Yun.]: KUHUD ZİKRİ GİBİ ZİKİRLERDE DİZLER İÇİN KULLANILAN DERİ
[Tasavvuf]

- TOP GİBİ YUVARLANABİLEN TEK ARMADİLLO: ÜÇ KEMERLİ ARMADİLLO
[Tek]

- TOPAZ[Yun.]/SARIYAKUT: Alüminyum silikatı ve flüorinden oluşan, kahverengi ya da soluk sarı renkte değerli bir taş.
[Nesneler]

- TOPLU: COLLECTIVE
[Dil]

- TOPLUM:
[Diller]

- TOPLUMBİLİM:
[Diller]

- TORBO/THEORBO: Telli bir çalgı.
[Muzik]

- TÖRE:
[Diller]

- TÖREN: Maddi dünyaya metafizik yorum getirme.
[Felsefe]

- TORF: Su birikmesi sonucu havasızlıktan çürüyen bitki.
[Doga]

- TORPOR: Hayvanlarda kalp atış hızını ve solunumu yavaşlatmak üzere enerji korunması sağlayan fizyolojik durum.
[Hayvanlar]

- TORUN: NEVE[Fars.]
[Insan]

- TÖVBE: bkz. TEVBE
[Tasavvuf]

- TÖZ:
[Diller]

- TRACT: Solunum sistemi.
[Insan]

- TRAFİK:
[Diller]

- TRANSSENDENTAL:
[Diller]

- TRETE: Bir bilim ya da sanatın ana kurallarının yazılı olduğu kitap.
[Bilim]

- TRETE: Bir bilim ya da sanatın ana kurallarının yazılı olduğu kitap.
[Sanat]

- TRİBOLOJİ: Sürtünmebilim.
[Bilim]

- TRIGRAPH[İng.]: Tek ses çıkaran üç harf.
[Dil]

- Trikaya: Buda'nın üçlü elbisesi. Nirmanakaya, Dharmakaya, Sambhogakaya.
[Dil/UZAKDOGU]

- TRİKOLOJİ: Kıl ve saç hastalıklarını inceleyen bilim dalı.
[Insan]

- TRİL: Atardamarlarda duyulan özel titreme.
[Insan]

- TRİPİTAKA: Üç sepet. Budist Metinlerin tümü. Budist öğretileri yazıldıkça, konularına göre farklı sepetlere konulduğu için bu adı almıştır. Bölümleri:
1. Vinaya pitaka: Ahlâkî İlkeler/Disiplin Kitabı. | 2. Sutta pitaka: Öğreti Kitabı.(Dhammapada'yı içerir) | 3. Abhidhamma pitaka: Felsefe ve Psikoloji Kitabı.
[Dil/UZAKDOGU]

- Trishna[Sansk.]:
[Diller]

- Trishna[Sansk.](Tanha[Palice]): Tutkular, aşırı istekler, yaşam için duyulan doyumsuzluk. Theravada Budizmi'nde dört yüce gerçekten biri.
[Dil/UZAKDOGU]

- TRİUMVİRA: Üç kişilik kurul tarafından yönetilen hükümet şekli. [Pompée, Cesar ve Crassus'un iktidar olmak için kurdukları siyasi birliğe verdikleri ad.] [Cesar öldürülünce Octavius, Antoine~Lepidus yeni bir triumvira kurmuşlardı]
[Genel]

- TROPİK PARK: Rusya'nın en büyük botanik bahçesi.
[Mekanlar]

- TROPİKLER: 23-5º kuzey ve güney enlemleri arasındaki bölge.
[Doga]

- TRUP: Aynı tiyatrodaki oyuncu topluluğu.
[Insan]

- TU'M: Yiyinti, azık. | Tad, çeşni.
[Beslenme]

- TU'ME[çoğ. TUAM]: Yiyinti, azık. | Tad, çeşni. | Lokma.
[Beslenme]

- tûbâ: GÜZELLİK, İYİLİK, HOŞLUK
[Tasavvuf]

- tûbâ: RAHATLIK
[Tasavvuf]

- Tûbâ: KÖKLERİ SEMÂDA, DALLARI ZEMİNE UZANMIŞ CENNETTE (SİDRE'DE) BİR AĞAÇ
[Tasavvuf]

- Tûbâ: CENNETİ GÖLGELEYEN İLÂHÎ AĞAÇ
[Tasavvuf]

- TUĞRALAR'DA:
[OSMANLI]

- TUHME: Mide dolgunluğu, hazımsızlık.[İMTİLÂ-İ MİDE]
[Beslenme]

- TUİGA[Samoa dilinde]: Baş süsü.
[Nesneler]

- TÜKETİCİ:
[Diller]

- TÛL: Uzunluk. [Tûl perde] | Zaman çokluğu, uzun süre. | Boylam. [TÛL DAİRESİ]
[Nesneler]

- TÛLÂNÎ: Uzunluğuna.
[Nesneler]

- TÜLEK: Tüy dökümü.
[Hayvanlar]

- TÜMCE: SENTENCE
[Dil]

- TÜMCE AYRIŞTIRMA: SENTENCE PARSING
[Dil]

- TÜMCECİK: CLAUSE
[Dil]

- TÜMDENGELİM:
[Diller]

- TÜMEL:
[Diller]

- TÜMEL TAMAMLIK: PERFECT OF PERSISTENT SITUATION
[Dil]

- TÜMEVARIM:
[Diller]

- TÜMLEÇ: COMPLEMENT
[Dil]

- TÜMLEYİCİ: COMPLEMRENTIZER
[Dil]

- TÜMTANRICILIK:
[Diller]

- TUN: Gizli yer, köşe bucak.
[Mekanlar]

- TUN: Gizli yer.
[Mekanlar]

- TUPITUARANI: Brezilya'da kullanılan yerli dili.
[Dil]

- Tûr: Hazreti Musa'nın ilâhi tecelliye mazhar olduğu dağ.
[YunusEmre]

- TÜR:
[Diller]

- TURAN: Türklerin yurdu.
[Mekanlar]

- TÜRETİM EKİ: DERIVATIONAL AFFIX
[Dil]

- TÜRETİMSEL BİÇİMBİRİM: DERIVATIONAL MORPHEME
[Dil]

- TÜRETME: DERIVATION
[Dil]

- TURFAN KARIZLARI: Yeraltı su kanalları.
[Mekanlar]

- TURGAY: Bir tür çayırkuşu.
[Hayvanlar]

- TURİYA: Samadhi'nin süper-bilinç hali (turiya, dördüncü), Ruhun Brahman ile bir olduğu, en yüksek farkındalık olan, (ruhun) dördüncü hali.
[Dil/UZAKDOGU]

- Turiyatita: En yüksek farkındalık halinin ötesi.
[Dil/UZAKDOGU]

- TÜRK: ER, GÜÇLÜ
[Insan]

- TÜRKİSTAN: HÂREZM
[Mekanlar]

- TÜRKİSTAN: SOĞD BÖLGESİ/SOGHDIANA
[Mekanlar]

- TÜRKİYE'DEKİ EN BÜYÜK ÇINAR: İznik'tedir. [Çapı 20 m.]
[En]

- TÜRKİYE/TÜRKİYÂ: TÜRK ELİ
[Mekanlar]

- TÜRKMEN: TÜRK-İ İMAN
[Insan]

- TÜRLER:
[Diller]

- TURUK-U ÂLİYE: YÜCE YOL
[Tasavvuf]

- TÜRÜM:
[Diller]

- TÜRÜM: Varolanların oluşumu.
[Felsefe]

- Tuş: Benzer, denk, eş.
[YunusEmre]

- Tuş: Taraf, rast gelmek.
[YunusEmre]

- Tuş: Taraf, yön, cihet, rast gelme, karşısında duran.
[YunusEmre]

- TUTARLI:
[Diller]

- TUTKU:
[Diller]

- TUTUM:
[Diller]

- TUVAL: CANVAS[İng.]
[Sanat]

- TUVAREK: Çöl insanları.
[Insan]

- TUYGUN: Yırtıcı bir kuş.
[Hayvanlar]

- TÜZE:
[Diller]

- Tyaga: Red, terk. Tyaga tüm çalışmaların meyvelerini red ve terk etmektir. Örneğin, tyaga, karma'yı tutkusuzca~sonuçları hakkında hiçbir arzu taşımaksızın icra etmelidir, yerine getirmelidir.
[Dil/UZAKDOGU]

- TYMPANIC: Kulak zarı.
[Insan]

- Tzu- Jan[Çince]: Doğal olarak, kendiliğinden oluşum.
[Dil/UZAKDOGU]

- UBÛDET: AŞK VE ŞEVL
[Tasavvuf]

- UBÛDİYYET: KULLUK
[Tasavvuf]

- UBÛDİYYET: AŞIRI BAĞLILIK (BİRİNE)
[Tasavvuf]

- ÜÇ MİHRAPLI CAMİ: HOCA HAYRETTİN CAMİİ - EMİNÖNÜ
[Tek]

- UC(U)B: KİBİR, KENDİNİ BEĞENME VE GÜVENME
[Tasavvuf]

- Uçmağa varmak: Cennete gitmek.
[YunusEmre]

- Uçmak: Cennet.
[YunusEmre]

- UÇUK: TEBHÂL/E[Ar.] | COLD SORE, HERPES[İng.]
[Insan]

- ÜÇÜL: TRIAL
[Dil]

- UÇUN: Bayrağın gönder/uçkurluk karşısındaki kenarı.
[Nesneler]

- ÜÇÜRDÜM[< Üçer tüm]: Masrafı çıktıktan sonra tememttünün sermaye~tayfa arasında üçe bölünmesi. [Deniz ticaretinde kullanılan bir terimdir]
[Genel]

- ÜFÛL: BATMA, KAYBOLMA, GÖRÜNMEZ OLMA
[Tasavvuf]

- ÜFÛL: YOK OLUŞ
[Tasavvuf]

- UFÛNET[Ar.]: Çürüyüp kokma, kötü koku. | Yangı, iltihap.
[Insan]

- UGİYA: Moritanya'nın para birimi.[Paranın üzerinde, geleneksel motifler bulunur.]
[Nesneler]

- UHREVÎ BELDE: EYÜP SULTAN
[Mekanlar]

- UHREVÎ[< UHRÂ]: ÂHİRETE AİT, ÂHİRETLE İLGİLİ
[Tasavvuf]

- UHURU: Klimanjaro Dağı'nın yerli dilindeki adı.
[Mekanlar]

- UHUVVET: KARDEŞLİK
[Tasavvuf]

- UHUVVET: DOSTLUK, BAĞLILIK
[Tasavvuf]

- UKBÂ: ÂHİRET
[Tasavvuf]

- UKBÂ: CEZA
[Tasavvuf]

- ÜLÂ: EVVEL, ÖNCE
[Tasavvuf]

- ULAH: Osmanlı döneminde Eflâk kesimindeki yerli halk.
[Insan]

- ULAH: Osmanlı döneminde Eflâk kesimindeki yerli halk.
[OSMANLI]

- ULAM: INSECTION, CATEGORY
[Dil]

- ULEMÂ: BİLGİNLER
[Tasavvuf]

- ULEMÂ: ÜLKELERİ AYDINLATAN KANDİLLER
[Tasavvuf]

- ULEMÂ-Yİ ÂMİLÎN: İLİM, BİLGİSİ GEREĞİNCE HAREKET EDEN BİLGİLİ KİMSELER
[Tasavvuf]

- ÜLFET: KAYNAŞMA
[Tasavvuf]

- ÜLGER: Kadife üzerindeki ince tüyler.
[Nesneler]

- ÜLGER: Şeftali üzerindeki ince tüyler.
[Beslenme]

- ÜLKER/SÜREYYA[Ar.]/PERVÎN[Fars.]/PLESIADES: Boğa burcunda, yedi yıldızdan oluşan takım. | Kuzey yarımkürede, Boğa[Sevr] burcunun en parlak yıldızı olan Eddeberân'ın ilerisinde ve Feres-i A'zam yönünde görünen güzel bir yıldız kümesi.
[Doga]

- ÜLKÜ:
[Diller]

- ÜLKÜSEL:
[Diller]

- ULÛFE[Ar. < ALEF]: Hayvan yemi. | Sipahiler ve yeniçerilere verilen maaş. [Üç ayda bir]
[Genel]

- ULUS[Moğolca]: PAY, BUDUN(HANEDAN'IN PAYINA DÜŞEN BÖLGE)
[Insan]

- ULYÂ: PEK (DAHA, EN, ÇOK) YÜCE
[Tasavvuf]

- ÜMM-İ SÜLBE[Ar.]/DURE-MÈRE[Fr.]: Beyin zarlarından en kalını ve en dışta bulunanı.
[Insan]

- ÜMM-ÜL-KİTÂB: AKL-I EVVEL
[Tasavvuf]

- ÜMM-ÜL-KİTÂB: ARŞIN ÜSTÜNDEKİ KAZÂ VE KADER LEVHASI
[Tasavvuf]

- ÜMM-ÜL-KİTÂB: FÂTİHA SÛRESİ
[Tasavvuf]

- ÜMM-ÜL-KİTÂB: İNSAN-I KÂMİL'İN GÖNLÜ
[Tasavvuf]

- Umman: Deniz.
[YunusEmre]

- UMÛR[< EMR]: İŞLER, MADDELER, ŞEYLER | ÖNEM VERME, ALDIRMA, ÜZERİNDE DURMA, İŞ SAYMA, İŞ EDİNME | (MÜSHİL-ÜL-UMÛR: İŞLERİ KOLAYLAŞTIRAN | ALLAH
[Tasavvuf]

- UMUT:
[Diller]

- UMUTSUZLUK:
[Diller]

- ÜNİTE: Birim, vahit, ölçü.
[Nesneler]

- ÜNİVERSİTE:
[Diller]

- ÜNLÜ DEĞİŞİMİ: VOWEL CHANGE, UMLAUT
[Dil]

- ÜNS: ALIŞIKLIK, ALIŞKANLIK, ALIŞMA
[Tasavvuf]

- ÜNS: ALLAH'IN İNSAN GÖNLÜNDE GÖRÜLMESİ
[Tasavvuf]

- ÜNS: ALLAHÜ TEÂLÂ'NIN DIŞINDAKİNDEN, HATTA KENDİ NEFSİNDEN UZAK DURMAK
[Tasavvuf]

- ÜNSİYYET: YAKINLIK, ARKADAŞLIK
[Tasavvuf]

- Upanişadlar: Sözel olarak bir grup öğrencinin, öğretmenlerinin dizinin dibine oturmalarını ifade eder. Hindu felsefesinin kaynaklarından sayılan Sanskritçe yazılarından oluşur. Klasik sayılan onüç yazı, M.Ö. 800-400 tarihleri arasında yazılmışlardır.
[Dil/UZAKDOGU]

- UPARATI: Dinlenme, sakin kalma, hoşgörü ve tüm mezhepsel kuralları red ve terk etme. Vedanta\'da ulaşılması öngörülen altı nitelikten biri;Sama(sükûnet, iç huzuru),
Dama(ego kontrolü, kendini dizginleme),
Uparati(hoşgörü),
Titiksha(tahammül),
Sraddha(inanç),
Samadhana(denge hali).
[Dil/UZAKDOGU]

- Uparati: Dinlenme, sakin kalma, hoşgörü ve tüm mezhepsel kuralları red ve terk etme. Vedanta'da ulaşılması öngörülen altı nitelikten biri;
Sama(sükûnet, iç huzuru),
Dama(ego kontrolü, kendini dizginleme),
Uparati(hoşgörü),
Titiksha(tahammül),
Sraddha(inanç),
Samadhana(denge hali).
[Dil/UZAKDOGU]

- Upasaka: Belirli kimi kurallara göre yaşayan sıradan bir insan. (Bir tür Derviş, Fakir)
[Dil/UZAKDOGU]

- Upaya[Sansk.]: Uyanıp aydınlanmayı sağlayan, bu yoldaki engelleri aşmakta yardımcı olan uygun yöntemler, ustaca teknikler.
[Dil/UZAKDOGU]

- UPUYGUN:
[Diller]

- URANISME: Eşeysel ilişkiye varmayacak biçimde eril ile erilin sevişmesi.
[Insan]

- URBAN: Çöl arapları, bedevî.
[Insan]

- URBANİZM: Mimarlığın şehir düzeniyle uğraşan kolu. [URBANİST
[Mekanlar]

- ÜRE: Gövdede, azotlu maddelerden oluşan sidikle dışarı atılan madde.
[Insan]

- ÜREMİ: Ürenin dışarı atılmaması nedeniyle kanda birikmesi.
[Insan]

- URUGUAY: Kuşları barındıran ırmak.
[Mekanlar]

- URUK ŞEHRİ: İlk sur inşa edilen yer.
[Felsefe]

- URUP[Ar.]: Arşının sekizde bir uzunluğundaki ölçü.
[Nesneler]

- Uş: İşte.
[YunusEmre]

- US:
[Diller]

- USÇULUK:
[Diller]

- USDIŞI:
[Diller]

- ÜSKÜDAR:
[Istanbul]

- USLAMLAMA:
[Diller]

- ÜST-DİL:
[Diller]

- USÛL: SABAH, AKŞAM VE YATSI USÛLÜ
[Tasavvuf]

- UTANÇ:
[Diller]

- Utksepana: Yükselme, hurûç.
[Dil/UZAKDOGU]

- UYANIK: "KUL HAKK'I YÂD ETTİĞİ ZAMAN, HAKK'IN KENDİNİ YÂD ETTİĞİNDEN HABERDAR OLUR"
[Tasavvuf]

- UYGARLIK:
[Diller]

- UYKUSUZLUK EŞİĞİ: En fazla 11 gün [olabilir]. [Çok uzun süre uykusuz olduğunu düşünen/söyleyenlerin durumu uykuyu algılayamama sorunudur.]
[Esik]

- UYUM: AGREEMENT
[Dil]

- UYUM:
[Diller]

- UYUTUM:
[Diller]

- UZAKTAN EN İYİ FARK EDİLEN RENK: TURUNCU
[En]

- UZAM:
[Diller]

- UZAMLI ŞEY:
[Diller]

- UZAY:
[Diller]

- UZAYA ÇIKAN İLK İNSAN/LAR:
[İlk]

- UZAYA İLK ÇIKAN HAYVAN/LAR:
[İlk]

- UZAYA İLK ÇIKAN KÖPEK: LAIKA [Sputnik II, 1957]
[İlk]

- UZAYA İLK ÇIKAN MAYMUN: ALBERT II [1949'da 134 km.]
[İlk]

- UZLAŞIM:
[Diller]

- UZLAŞIMSAL:
[Diller]

- UZLET: BİR KENARA ÇEKİLME
[Tasavvuf]

- UZLET: KESRETTEN AYRILMA
[Tasavvuf]

- UZLET: YALNIZLIK [bkz. İNZİVÂ]
[Tasavvuf]

- VÂCİB-ÜL-VÜCÛD: VARLIĞI GEREKLİ OLAN
[Tasavvuf]

- VÂCİB-ÜL-VÜCÛD: ALLAH
[Tasavvuf]

- VAGZAL: İstasyon.
[Mekanlar]

- VAHDÂNİYYET: BİRLİK, ALLAH'IN BİR OLUŞU
[Tasavvuf]

- VAHDET: ALLAH'A YAKINLIK, ALLAH'A ULAŞMA
[Tasavvuf]

- VAHDET: YALNIZLIK, TEKLİK, BİRLİK
[Tasavvuf]

- VAHDET: ÖZGÜR BİREYLERİN BİRLİĞİ
[Tasavvuf]

- VAHDET-İ VÜCUD: VARLIĞIN TEK OLUŞU
[Tasavvuf]

- VAHDET-İ VÜCUD: TASAVVUF MESLEĞİ
[Tasavvuf]

- VAHİD-ÜR-RAHÎM[Ar.]: En çok bir yavru yapan hayvanlar.
[Hayvanlar]

- VÂHİDİYYET: BİRLİK, TEKLİK, BİR OLMA, TEK OLMA
[Tasavvuf]

- VÂHİD[< VAHDET]: YALNIZ, TEK
[Tasavvuf]

- VAHÎM: AĞIR, SONU TEHLİKELİ, ÇOK KORKULU
[Tasavvuf]

- VÂHİME: Gerçekliği olmayan değerler üretmek.
[Oncelikliler]

- VÂHİME: Gerçekliği olmayan değerler üretmek.
[Tarih]

- VAHY: BİR FİKRİN YA DA BİR EMRİN ALLAH TARAFINDAN BİR PEYGAMBERE BİLDİRİLMESİ
[Tasavvuf]

- Vairagya: Dünyevi arzuların yokluğu. Gerçek olmayana, geçici olana karşı kayıtsızlık. Zevk~haz verici olan nesnelere yönelik hiçbir çekimin duyulmaması. Bağımlılıklardan kurtuluş.
[Dil/UZAKDOGU]

- Vaişyalar: Ticaret ve zanaat ile uğraşanlar. [Tenleri sarımsıdır.]
[Dil/UZAKDOGU]

- VÂİZ[< VA'Z]: DÎNÎ ÖĞÜTLERDE BULUNAN (İBADET YERLERİNDE)
[Tasavvuf]

- Vajra: Elmas ya da adamantin. Nihai yok edilemez ve gerçek anlamlarında kullanılır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Vajrayana: Elmas Araç/Yol. Tibet ve Moğolistan'da yaygın olan bir Mahayana Budizmi okulu. Batıda Lamaizm olarak geçer. Öğretileri ve uygulamaları genelde yanlış anlaşılır.
[Dil/UZAKDOGU]

- VAK(İ)T: SAAT, GÜNÜN ÇEŞİTLİ SAATLERİ
[Tasavvuf]

- VAK(İ)T: MEVSİM
[Tasavvuf]

- VAK(İ)T: BELİRTİLEN ZAMAN
[Tasavvuf]

- VAK(İ)T: FIRSAT
[Tasavvuf]

- VAK(İ)T: ZAMAN
[Tasavvuf]

- VAKAR: BAŞLILIK, TEMKİNLİLİK
[Tasavvuf]

- VAKFE: DURAK, DURULACAK YER
[Tasavvuf]

- VAKFE: HACILARIN ARAFAT'TA DURMALARI (ÖĞLEDEN ERTESİ GÜN ŞAFAK SÖKENE KADAR)
[Tasavvuf]

- VAKFE: DURAKLAMA ÂNI
[Tasavvuf]

- VÂKİ[< VUKU]: OLAN, DÜŞEN | OLAGELEN, RASTLAYAN | GEÇEN, GEÇMİŞ OLAN | GERÇEKLEŞME
[Tasavvuf]

- VAKT-İ MERHÛN: BEKLENEN ÇAĞ VE ZAMAN
[Tasavvuf]

- VÂLİDE SULTAN: Osmanlı'larda Sultan'ın annesi. [Protokolda Sultan'dan sonra gelir.]
[Insan]

- VALVULITIS: Kalp kapakçığı yangısı.
[Insan]

- VÂMIK[Ar.]: Seven, âşık, sevdalı.
[Insan]

- VANTOK KÜLTÜRÜ: "Tek ağız" anlamına gelen, Papua Yeni Gine'de bulunan bir kabilenin, üyelerinin aynı dili kullanmalarıyla birbirlerini her yönden korudukları bir kültür.
[Dil]

- VANTRİLOK[Fr. VENTRE: Karın. | LOQUI: Konuşmak.(< LOGOS)][Ar. AB'ÂB]: Başkası söylüyormuş gibi konuşma becerisi olan, karnından konuşan.
[Insan]

- VARAGELE: Bir şeyi bir yerden başka bir yere çekmek için kullanılan halat.
[Nesneler]

- VÂRESTE: KURTULMUŞ
[Tasavvuf]

- VÂRESTE: SERBEST, RAHAT
[Tasavvuf]

- VÂRESTE: İLİŞİKSİZ
[Tasavvuf]

- VARGI:
[Diller]

- VÂRİD: SU BULMA GÖREVLİSİ
[Tasavvuf]

- VÂRİS[< VERASET]: MİRASÇI
[Tasavvuf]

- VARLIĞIN DÖRT HALİ:
[Oncelikliler]

- VARLIK:
[Diller]

- VARLIKBİLİM:
[Diller]

- VARNA: Dört temel kast. Brahmanlar, Kşatriyalar, Vaişyalar, Şudralar ve bu kastın dışında tutulan Paryalar. Varna aynı zamanda "renk" anlamına da gelmektedir. Sidharta Gautama bu ayrıma karşı çıkmıştır.
[Dil/UZAKDOGU]

- VAROLUŞ:
[Diller]

- VAROLUŞÇULUK:
[Diller]

- VAROLUŞU ANLAMANIN 5 ARACI:
[Oncelikliler]

- VARSAYIM:
[Diller]

- VAS(I)F: ÖZELLİK, NİTELİK
[Tasavvuf]

- VAS(I)F: ÖVME
[Tasavvuf]

- VÂS(I)L: (BİR ŞEYİ BAŞKA BİR ŞEYE) ULAŞTIRMA, BİRLEŞTİRME
[Tasavvuf]

- VÂS(I)L: ULAŞMA, BİRLEŞME
[Tasavvuf]

- VÂS(I)L: KAVUŞMA(VUSLAT)
[Tasavvuf]

- Vasıl: Hakk'a eren kişi.
[YunusEmre]

- Vasl: Hakk'a ermek.
[YunusEmre]

- VASSALE: Eski kitapların onarılması.
[Nesneler]

- Vasubandhu: Yogachara doktrininin kurucusu olan Hintli Budist filozof (280-360).
[Dil/UZAKDOGU]

- VATİKAN: 1929 yılında Papa ve Mussolini arasında imzalanan Latran Antlaşması ile egemenliği resmileşmiş din devleti. [Katolikliğin merkezidir.] [Burada yasa Papa'nın iradesidir.] [44 hektarlık bir alandır].
[Mekanlar]

- VATMAN: Tramvay sürücüsü.
[Nesneler]

- VAV: Herşeyle her şey olan yön.
[Tasavvuf]

- VAV: Kasem. | Mutlak kaynak/dayanak.
[Tasavvuf]

- Vayu: Hava.
[Dil/UZAKDOGU]

- VAZÎFE: GÖREV
[Tasavvuf]

- VAZÎFE: ÖNEM VERİLEN İŞ
[Tasavvuf]

- VÂZIH[Ar.]: Açık, meydanda, belirli, kapalı olmayan söz/tümce.
[Dil]

- VEBÂL: ŞİDDET, AĞIRLIK, AZAP
[Tasavvuf]

- VEBÂL: GÜNAH
[Tasavvuf]

- VEBER[Ar.]: Deve ya da tavşan tüyü.
[Hayvanlar]

- VECÂR/VİCÂR[Ar. çoğ. EVCİRE, VÜCÜR]: Kurt, aslan gibi yırtıcı hayvan yatağı, in.
[Hayvanlar]

- VECD: KENDİNDEN GEÇEREK İLÂHİ AŞKA DALMA
[Tasavvuf]

- VECD: AŞIRI HEYECAN
[Tasavvuf]

- VECD: KEDERLENME
[Tasavvuf]

- Vecd: Kendini kaybedercesine ilâhi aşka dalma hâli.
[YunusEmre]

- VECHE[aslı VİCHE]: YÜZ
[Tasavvuf]

- VECHE[aslı VİCHE]: YAN, TARAF, SEMT
[Tasavvuf]

- VED: GÜL
[Tasavvuf]

- VED: DOSTLUK
[Tasavvuf]

- VEDUD: ÇOK ŞEFKATLİ, KENDİSİNE ÇOK SEVGİ BESLENEN
[Tasavvuf]

- Vedud: Tanrı'nın bir isim-sıfatı; seven, sevginin kaynağı.
[YunusEmre]

- VEDÛK[Ar.]: Kösnük, kösnümüş, çiftleşme zamanı gelmiş hayvan.
[Hayvanlar]

- VEFÂ: SÖZÜNDE DURMA, SÖZÜNÜ YERİNE GETİRME
[Tasavvuf]

- VEFÂ: DOSTLUĞU DEVAM ETTİRME
[Tasavvuf]

- VEFÂ: ONUN YANINDAYKEN NASILSAN, UZAKTAYKEN DE AYNI OLMAK
[Tasavvuf]

- VEHHÂB[< VEHB]: ÇOK HÎBE EDEN, FAZLA BAĞIŞLAYAN, KARŞILIKSIZ VEREN
[Tasavvuf]

- VEHLETEN: BİRDENBİRE, ANSIZIN
[Tasavvuf]

- VEHM: KURUNTU, YERSİZ KORKU
[Tasavvuf]

- VEHM: ŞÜPHE, TEREDDÜT
[Tasavvuf]

- VELÂYET: ERMİŞLİK, VELÎLİK
[Tasavvuf]

- VELÂYET: ALLAH DOSTLUĞU
[Tasavvuf]

- VELÂYET: VELÎ VE ERMİŞ OLAN KİMSENİN HÂLİ VE SIFATI
[Tasavvuf]

- VELÂYET: BAŞKASINA SÖZÜNÜ GEÇİRME
[Tasavvuf]

- VELÂYET: DOSTLUK, SADÂKAT
[Tasavvuf]

- VELED-İ KALB: KALP ÇOCUĞU, MÂNEVÎ HAL
[Tasavvuf]

- VELEH: (KEDERDEN GELEN) ŞAŞKINLIK, SERSEMLİK
[Tasavvuf]

- VELEH: KAHIR VE HIŞIM
[Tasavvuf]

- VELEV[Ar. bağlaç, belirteç]: İster, isterse, olsa da, kaldı ki, hatta.
[Dil]

- VELÎ: TÜM İŞLERİNİ ALLAH'A SUNAN KİŞİ
[Tasavvuf]

- Veli: Ermiş, seven, dost, sahip.
[YunusEmre]

- VELÎME[Ar. çoğ. VELÂİM]: Düğün yemeği/ziyafeti, şölen. | Evlenme, düğün.
[Beslenme]

- VELİYY-ÜD-DİN: DÎNE SIMSIKI BAĞLI
[Tasavvuf]

- VERA': HARAMDAN, ŞÜPHELİLERDEN KAÇINMA/SAKINMA
[Tasavvuf]

- VERB[Ar.]: Yabani hayvan ini.
[Hayvanlar]

- VESVESE: ŞÜPHE, KURUNTU, İŞKİL
[Tasavvuf]

- VEZİRLERİN SIFATLARI:
( * Zeki (vâfiru'l-akl)
* Düzgün tabiatlı (selimu't-tab)
* Edebli (edibu'n-nefs)
* Mutedil mizaçlı (mutedilu'l-ahlâk)
* Doğru iş yapan (munâsibu'l-efâl)
* Çabuk karar veren (serîatu'l-bedîha)
* İyi görünüşlü (makbûlu's-sûre)
* Açık görüşlü (cezlu'r-rey)
* Fikri isabetli (saibu'l-fikre)
* Sır vermeyen (kalilu's-sirre)
* Yerinde tedbir sahibi (hasenu't-tedbîr) )
( VEZÂRET[Ar.]: Vezirlik, paşalık. [Osmanlı'da en büyük rütbe.] )
[Insan]

- VEZN: TARTMA, TARTILMA, TARTI
[Tasavvuf]

- VEZNECİLER: Adını, barut ölçüsünden[vezne < vezn] ve bu ölçüyle barut satan dükkanların bulunduğu bölgeden almıştır.
[Nesneler]

- VEZNECİLER: Adını, barut ölçüsünden[vezne < vezn] ve bu ölçüyle barut satan dükkanların bulunduğu bölgeden almıştır.
[Istanbul]

- Vibhaga: Ayırım, böl/ün/me.
[Dil/UZAKDOGU]

- Vijnana[Sansk.]: Bilinç. Yargı yeteneğinin yardımıyla kavrayıp anlama.
[Dil/UZAKDOGU]

- VİKUNYA: Güney Amerika'ya özgü, memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- Vinayana: Budist keşişler tarafından uygulanan disiplin.
[Dil/UZAKDOGU]

- Viparinama: Değişim, dönüşüm.
[Dil/UZAKDOGU]

- Vipasyana: Sezgi meditasyonu.
[Dil/UZAKDOGU]

- Vippassana: Sezgi. İçe yönelme ya da idrak. (Tendai Okulu)
[Dil/UZAKDOGU]

- VİRAN KÖYDEN: HARAÇ DA, ÖŞR DE ALINMAZ/DI
[Genel]

- Virâne: Yıkık, harap yer.
[YunusEmre]

- Vird: Dervişlerin belli zamanlarda okuduğu dualar.
[YunusEmre]

- VİRD[çoğ. EVRÂD]: BELLİ ZAMANLARDA OKUNMASI ÂDET OLAN KUR'ÂN CÜZLERİ, DUÂLARI
[Tasavvuf]

- VIRGINIA MEŞESİ[QUERCUS VIRGINIANA]: Filmlerde görülen yosundan halkalarla süslenmiş olan ağaç.
[Doga]

- VİROLOJİ: Virüsleri konu alan bilim dalı.
[Doga]

- Virya: Şevk.
[Dil/UZAKDOGU]

- VİSAL[< VASL]: ULAŞMA, BİTİŞME | SEVGİLİYE KAVUŞMA
[Tasavvuf]

- Viseşa: Özgüllük.
[Dil/UZAKDOGU]

- Vishnu: Hindu teslisinin tanrılarından biri. Brahma - Vishnu - Shiva.
[Dil/UZAKDOGU]

- VİSKAÇA: Güney Amerika'ya özgü, memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- Viveka: Doğruyu sahteden, gerçeği gerçek dışından ayırt edebilme, doğru ayırt edebilme. Viveka, zihnin gerisinde gizli olan spiritüel bilincin ifadesidir. Viveka, vairagya'ya iletir.
[Dil/UZAKDOGU]

- VİVİPAR/VIVIPAROUS[İng.]/VİVİPARE[Fr.]: Doğurucu, canlı yavru doğuran.
[Hayvanlar]

- VOLVOKS: Kamçılılar sınıfına giren, küre biçiminde koloniler yapan, hem hayvan~bitki sınıflandırmalarında yer alan, evrimde tek hücrelilerden çok hücrelilere geçiş olarak kabul edilen canlılar.
[Doga]

- VOMBAT/WOMBAT: Keseli, kısa bacaklı memeli bir hayvan. Avustralya'da yaşar.
[Hayvanlar]

- VÜCÛD: BULUNMA, VAR OLMA, VARLIK
[Tasavvuf]

- VUDÛ: ABDEST (MASİVA'DAN VUDÛ ETMEK)
[Tasavvuf]

- VUKUF[< VAKF]: DURMA, DURUŞ | BİR HALDE, OLDUĞU GİBİ KALMA, İLERLEME YA DA GERİLEMEME | ANLAMA, BİLME, ÖĞRENME, HABERLİ OLMA, BİLGİ
[Tasavvuf]

- VUKUF[< VAKF]: DURMA, DURUŞ | BİR HALDE, OLDUĞU GİBİ KALMA, İLERLEME YA DA GERİLEMEME | ANLAMA, BİLME, ÖĞRENME, HABERLİ OLMA, BİLGİ
[Tasavvuf]

- VUSTÂ: ORTA, ORTADA BULUNAN, ARADA OLAN, İÇ
[Tasavvuf]

- VÜSÛK: İNANMA, GÜVENME
[Tasavvuf]

- VÜSÛK: MUHKEMLİK, SAĞLAMLIK
[Tasavvuf]

- VÜSUK[< VESÂK VE VİSÂK]: BAĞLAR, RÂBITALAR | ANTLAŞMALAR, SÖZLEŞMELER
[Tasavvuf]

- VUZÛH: AÇIK VE BELLİ OLMA, ANLAŞILIR OLMA
[Tasavvuf]

- VUZÛH: AÇIKLIK, AYDINLIK
[Tasavvuf]

- VUZÛH: İFADEDE AÇIKLIK
[Tasavvuf]

- Vyakta: Tezahür halindeki madde, tekâmül etmiş doğa.
[Dil/UZAKDOGU]

- Vyakti: Kişi, dış benlik.
[Dil/UZAKDOGU]

- VYAKTİTVA: Kişilik, gövde ile özdeşleşmişlik.
[Dil/UZAKDOGU]

- WU-HSING[Çince]: Hakiki doğa, kendi doğası, öz doğa. Yin-Yang simgesinin başka bir adı.
[Dil/UZAKDOGU]

- WU-HSİN[Çince]: Zihnin yokluğu (doktrini). Bu doktrine göre bilinçli zihnin olumsuz etkisi yok edildiği zaman zihin bütünleşmesi ve doğal çalışması sağlanmış olur.
[Dil/UZAKDOGU]

- WU-NİEN[Çince]: Düşüncenin yokluğu.
[Dil/UZAKDOGU]

- WU-WEİ[Çince]: Bir şey yapmamak, bir şey söylememek, böylece zihnin kendiliğinden doğal olarak çalışmasına olanak sağlamak.
[Dil/UZAKDOGU]

- YABGU: Han'ın yardımcısı.
[Insan]

- YÂD: ANMA, ANIMSAMA
[Tasavvuf]

- YÂD: HATIR, GÖNÜL
[Tasavvuf]

- YADERKLİK:
[Diller]

- YADSIMA:
[Diller]

- YAĞIŞ MİKTARI: PRECIPITATION
[Doga]

- YAGUARUNDİ: Küçük yapılı, memeli bir hayvan.
[Hayvanlar]

- YAKAZA: UYANIKLIK
[Tasavvuf]

- YAKÎN: ÖLÜM
[Tasavvuf]

- YAKIN GEÇMİŞ TAMAMLIK: PERFECT OF RECENT PAST
[Dil]

- YAKÎN[< YAKN]: SAĞLAM BİLGİ, KESİN OLARAK BİLME | İLM-EL, AYN-EL, HAKK-EL YAKÎN ["YAKIN" SÖZCÜĞÜ AYRIDIR]
[Tasavvuf]

- YÂL U BÂL: BOY-POS
[Insan]

- YÂLE[Fars.]: Sığır boynuzu.
[Hayvanlar]

- YALIN: ABSOLUTE, NOMINATIVE
[Dil]

- YALIN (ÖNERME):
[Diller]

- YALIN DURUM: NOMINATIVE CASE
[Dil]

- YALIN TÜMCE: SIMPLE CLAUSE
[Dil]

- YALIN ZAMAN: ABSOLUTE TENSE
[Dil]

- YAN TÜMCECİK: SUBORDINATE CLAUSE
[Dil]

- YANAZ: Hiçbir şeyden memnun olmayan.
[Insan]

- YANILMA:
[Diller]

- YANILMALI TASIM:
[Diller]

- YANILSAMA:
[Diller]

- YANKI: AKSİSEDÂ, BİNT-ÜL-CEBEL[
[Doga]

- YANLIŞ:
[Diller]

- YANSIZ: NEUTRAL
[Dil]

- YANULAMLAMA: SUBCATEGORIZATION
[Dil]

- YAPINTI:
[Diller]

- YAPISAL BULANIKLIK: STRUCTURAL AMBIGUITY
[Dil]

- YAPISALCILIK:
[Diller]

- YÂR: "TARİKATDE YÂR OLMAK VAR, BÂR OLMAK YOK"
[Tasavvuf]

- YARA İZİ: NEDBE[Ar.], SCAR[İng.]
[Insan]

- YARADANCILIK:
[Diller]

- YÂRÂN[< YÂR]: DOSTLAR, SEVENLER
[Tasavvuf]

- YARARLANAN: BENEFACTIVE
[Dil]

- YARASA: "Güzelliğim" "fazla görülmesin" diye gece uçar.
[Uc]

- YARASIN:
[Diller]

- YARDA: İngiliz uzunluk ölçü birimi.
[Nesneler]

- YARDIMCI ÖNERME:
[Diller]

- YARGI:
[Diller]

- YARI İKİLEME: PARTIAL REDUPLICATION
[Dil]

- YARIM: NÎM[Fars.]
[Nesneler]

- YARIŞMA:
[Diller]

- YARLIGAMAK: GÜNAHLARINI BAĞIŞLAMAK
[Tasavvuf]

- YAŞ SORUSUNA: SÖYLEMEM! BEREKETİ KAÇAR!
[Insan]

- YASA:
[Diller]

- YASA/KANUN: KÜLLÎ KAİDELER
[Mantik]

- YAŞAM:
[Diller]

- YAŞAMA GÜCÜ:
[Diller]

- YAŞANACAK/OTURULACAK ARAZİNİN VE YAPISININ SEÇİMİ'NDE:
[Mekanlar]

- YAŞANTI:
[Diller]

- YÂSİN: KUR'AN'IN KALBİDİR
[Tasavvuf]

- YATUK: ŞEHİR
[Istanbul]

- Yavı kılmak: Kaybetmek, ortadan kaldırmak.
[YunusEmre]

- YAZGICILIK:
[Diller]

- YEĞİNLİK (PEKİŞTİRME): INTENSITY
[Dil]

- YEİS, YE'S: ÜZÜNTÜ, UMUTSUZLUK, ELEM, KEDER, OLMAYACAĞINI DÜŞÜNMEK
[Tasavvuf]

- YEK-TEN: ANSIZIN, ÂNÎDEN, BİRDENBİRE
[Tasavvuf]

- YEK-TEN: DURUP DURURKEN, HİÇ YOKTAN
[Tasavvuf]

- YEKPÂRE: TEK PARÇA
[Tasavvuf]

- YEKTÂ: TEK, EŞSİZ, BENZERSİZ
[Tasavvuf]

- YELEME: Ciddi işlerle uğraşmayan.
[Insan]

- YEMEK: YEMEK ÖYLE YENMELİ Kİ, SİZ ONU YEMELİSİNİZ, O SİZİ YEMEMELİ
[Tasavvuf]

- YEMEK: LOKMA
[Tasavvuf]

- YEMÎN: AND, KASEM
[Tasavvuf]

- YEMÎN: KUVVET VE SAĞLAMLIK
[Tasavvuf]

- YEMÎN: SAĞ, SAĞ TARAF
[Tasavvuf]

- YER: LOCATION
[Dil]

- YERÇEKİMİNİN BİTTİĞİ NOKTA: 105 km.
[Esik]

- YEREL/MAHALLÎ SAAT: Herhangi bir yerin yerel saati, o yerin meridyeninden[nısf-ün-nehâr] Güneş'in tam 12'de geçmesi esasına dayanılarak hesaplanan saat.
[Genel]

- YERGİ, SUÇLAMA:
[Diller]

- YERİNE KOYMA: SUBSTITUTION
[Dil]

- YERYÜZÜ:
[Diller]

- YERYÜZÜ HAYATI: TERRESTIAL LIFE
[Doga]

- YETERLİ:
[Diller]

- YETİ:
[Diller]

- YEVM-İ / YEVM-ÜT TERVİYE: Zilhicce'nin 8. günü, arefeden önceki gün.[Hacıların, o gün, suyu olmayan Minâ'ya gittikleri gün olup, gitmeden önce nefisleriyle binek hayvanlarını suya kandırdıkları ya da Hz. İbrahim'in kesilme rüyasını o gece görüp, gündüz gereği gibi derin derin düşündükleri için bu ad verilmiştir.]
[Tasavvuf]

- YEVM-İ MEAD: KIYAMET GÜNÜ (YEVM-EL-FETH, YEVM-ÜD-DÎN, YEVM-ÜL-CEM, -AHD, -FASL, -HAŞR, -KARÂR, -KIYÂM, -MÎÂD, -MİSÂK, -MÎZÂN)
[Tasavvuf]

- YIĞIN:
[Diller]

- YILDIZ:
[Diller]

- Yiltemek: Arzu uyandırmak.
[YunusEmre]

- YİNEKE: Bizans kiliselerinde bayanlara ayrılan bölüm.
[Mekanlar]

- YİNELEMELİ: RECURSIVE
[Dil]

- Yitti: Yetti.
[YunusEmre]

- YİYECEK:
[Diller]

- Yoga: Hindu felsefesindeki altı sistemden biri. Yoga bireysel ruhun(jivatma) Evrensel Ruh(Paramatma) ile birleşebilme yollarını öğretir. Yoga sisteminin Patanjali tarafından kurulduğuna inanılır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Yoga-Bhrasta: Yüksek Yoga mertebesinden düşen kişi.
[Dil/UZAKDOGU]

- Yoga-Kshetra: Yoga sahası, felsefi anlamda fiziksel gövde.
[Dil/UZAKDOGU]

- Yoga-Sadhana: Spiritüel Yoga uygulamaları.
[Dil/UZAKDOGU]

- Yogi: Yoga uygulayan.
[Dil/UZAKDOGU]

- YOKLUK:
[Diller]

- YOKSUNLUK:
[Diller]

- YOL:
[Diller]

- YOL GEÇEN HANI: Beyazıt'ta, Çarşıkapı - Kapalıçarşı arasında bulunan eski bir han.
[Istanbul]

- YÖN: DIRECTION
[Dil]

- YÖN:
[Diller]

- YONCA: TREFOIL
[Doga]

- YÖNELİM:
[Diller]

- YÖNELME DURUMU: DATIVE CASE
[Dil]

- YÖNETİM: Allah ilmi.
[Tasavvuf]

- YÖNETİM:
[Diller]

- YONT: Başıboş hayvan.
[Hayvanlar]

- YÖNTEM:
[Diller]

- YÖNTEMBİLİM:
[Diller]

- YÖNTEMİNE GÖRE BİLGİ:
[Oncelikliler]

- YORUM:
[Diller]

- YORUMSAMA:
[Diller]

- YÖRÜNGE: TRAJECTORY
[Doga]

- YÜCE:
[Diller]

- YÜCEGÖNÜLLÜLÜK:
[Diller]

- YUĞMAK: YIKAMAK
[Tasavvuf]

- YÜKLEM:
[Diller]

- YÜKLEM:
[Diller]

- YUKLİMA: Kuyu ağzına konulan örtü.
[Doga]

- YÜKSEK KALDIRIM: Tünel ile Karaköy arasında bulunan yokuş yol ve semt adı. [Adını eskiden burada bulunan merdivenlerden almıştır]
[Istanbul]

- YÜKSÜK: THIMBLE
[Nesneler]

- YÜKÜMLÜLÜK KİPİ: DEONTIC MODALITY
[Dil]

- YUNAN HARFLERİ: Alfa, Beta, Chi, Delta, Emicron, Epsilon, Eta, Gamma, Iota, Kappa, Lambda, Mu, Nu, Omega, Phi, Pi, Rho, Sigma, Tau, Theta, Upsilon, Xi, Zeta
[Dil]

- YURDU: İğne deliği.
[Nesneler]

- YÜRÜYEN BALİNA: OSMANLI
[Insan]

- YÜZSÜZLÜK:
[Diller]

- Z: HAYAT | ZÕIO[< ZÕION]: CANLI
[Hayvanlar]

- ZÂD: Azık, yiyinti.
[Beslenme]

- ZÂHİB[< ZEHÂB]: GİDİCİ, GİDEN | BİR FİKİR YA DA ZANNA UYAN, KAPILAN | (~OLMA):VARSAYIMINA KAPILMA
[Tasavvuf]

- Zahid: Sofu. Kendini sadece dine veren.
[YunusEmre]

- ZÂHİD[< ZÜHD]: DİNİN ŞEKLİ YÖNÜNE FAZLA ÖNEM VEREN, AŞIRI, ÇOK SOFU | MASİVA'YA İTİBAR ETMEYEN
[Tasavvuf]

- ZÂHİR-ÜZ-ZENEB[Ar.]: Kuyruklular.
[Hayvanlar]

- ZÂHİR-ÜZ-ZENEB[Ar.]: URODÈLES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂHİRE: DIŞARI FIRLAMIŞ GÖZ, LOKMA GÖZ
[Tasavvuf]

- ZAHÎRE[< ZAHÂİR]: GEREKTİĞİ ZAMAN HARCANMAK ÜZERE AMBARDA SAKLANAN HUBÛBAT, YİYECEK
[Tasavvuf]

- ZÂHİR[< ZUHUR]: GÖRÜNEN, GÖRÜNÜCÜ, AÇIK, BELLİ | DIŞ YÜZ, GÖRÜNÜŞ
[Tasavvuf]

- Zahm: Yara.
[YunusEmre]

- ZAHMET: SIKINTI, EZİYET, RAHATSIZLIK
[Tasavvuf]

- ZAHMET: ZOR, GÜÇ
[Tasavvuf]

- ZAHMET: YORGUNLUK
[Tasavvuf]

- ZAHRİYE: Fatih devrinde çift sahifedir. İlk sahifede Fatih'in mütalaası için kaydı. İkincisi normal... Bazıları madalyon biçimindedir.
[Yazmalar]

- ZÂKİRBAŞI: DEVRÂNİ ZİKİRLERDE ZÂKİRLERİN REİSİ
[Tasavvuf]

- ZÂKİR[< ZİKR]: ZİKREDEN, ZİKREDİCİ, ANAN | TEKKELERDE ZİKİR ESNÂSINDA DERVİŞLERİ TEŞVİK İÇİN İLÂHİLER OKUYAN KİMSE
[Tasavvuf]

- ZÂLİ': Aksak hayvan.
[Hayvanlar]

- ZAMAN:
[Diller]

- ZAMAN (ANLAMSAL): TIME (SEMANTIC)
[Dil]

- ZAMAN (DİLBİLGİSEL): TENSE (GRAMMATICAL)
[Dil]

- ZAMAN VE MEKÂN ALGILAMALARI/YORUMLAMALARI:
[Oncelikliler]

- ZAMAN VE MEKÂN ALGILAMALARI/YORUMLAMALARI:
[Tarih]

- ZÂMÂN-I SAÂDET: HZ. MUHAMMED'İN YAŞADIĞI DÖNEM
[Tasavvuf]

- ZAMAN/DÖNEMLER ÜZERİNE DEYİMLER VE ATASÖZLERİ:
[Genel]

- ZAMBAK: Masumiyeti simgeler.
[Doga]

- ZAMBEZİ IRMAĞI: Zimbabwe ile Zambiya doğal sınırını oluşturup Mozambik'te, Hint Okyanusu'na dökülen Zambezi, Afrika'nın 4. uzun ırmağıdır. [2700 km. uzunluğunda, 1500 m. genişliğini de bulabiliyor]
[Doga]

- ZANGOÇ[Erm.]: Kilise hizmetlerini gören ve çan çalan görevli.
[Insan]

- ZANN: SANMA, SANI
[Tasavvuf]

- ZANN: ŞÜPHE
[Tasavvuf]

- ZANN: VAR DEĞİL, VARLIĞI OLMAYAN
[Tasavvuf]

- ZARBÂN[Ar.]: Kertenkeleleri avlayan, kedi büyüklüğünde yırtıcı bir hayvan.
[Hayvanlar]

- Zâri kılmak: Ağlamak.
[YunusEmre]

- ZARÎF: GÜZEL, ŞIK, ZARÂFETLİ
[Tasavvuf]

- ZARÎF: NÂZİK, İNCE, YAKIŞIKLI
[Tasavvuf]

- ZARÎF: İNCE NÜKTELİ, İNCE NÜKTELERLE KONUŞAN
[Tasavvuf]

- ZAR[Ar. çoğ. ZURÛ']: İnek vb. hayvanların memesi.
[Hayvanlar]

- ZÂT: KENDİ
[Tasavvuf]

- ZÂT: ASIL, ÖZ, CEVHER
[Tasavvuf]

- ZÂT: SAYGIYA DEĞER KİMSE
[Tasavvuf]

- ZÂT-ÜD-DİMÂĞ: Beyin dokusunun/nescinin yangısı.
[Insan]

- ZÂT-ÜL-BATNEYN[Ar.]: İkikarınlı.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-BATNEYN[Ar.]: BIVENTRE[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-BATNİYYE[Ar.]: Karındanbacaklılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-BATNİYYE[Ar.]: GASTÉROPODES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-CEZRİYYE[Ar.]: Köktenbacaklılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-KEFFİYYE[Ar.]: Perdeayaklılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-KEFFİYYE[Ar.]: PALMIPÈDES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-KESÎRE[Ar.]: Çokayaklılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-KESÎRE[Ar.]: MYRIAPODES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-MAFSALİYYE[Ar.]: Eklembacaklılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-MAFSALİYYE[Ar.]: ARTHROPODES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-MEŞKUKA[Ar.]["ka" uzun okunur]: Çataltırnaklılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İR-RE'SİYYE[Ar.]: Baştanayaklılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İR-RE'SİYYE[Ar.]: CÉPHALOPODES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ESÂBİ'-İL-MÜFREDE[Ar.]: Toynaklılar, tektırnaklılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ESÂBİ'-İL-MÜFREDE[Ar.]: ONGULÉS[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ESÂBİ-İL-MÜZDEVİCE[Ar.]: Suaygırı gibi ayakları eşit parmaklarla biten iri hayvanlar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-EYDİ-L-ERBA'[Ar.]: Dört elli hayvanlar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-EZFÂR[Ar.]: Parmakları birbirinden ayrı, hareketli ve pençeli olan hayvanlar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-FIKARÂT[Ar.]: Omurgalılar, belkemiği olan hayvanlar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-FIKARÂT[Ar.]: VERTÉBRÉS[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-GALSAME-İ DÂİME[Ar.]: Şeklini değiştirme özelliği eksik olan bir tür kurbağa.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-GALSAMET-İL-MUSAFFAHA[Ar.]: Yassısolungaçlılar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-GALSAMET-İL-MUSAFFAHA[Ar.]: LAMELLIBRANCHES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-HARÂŞİF-İL-MÜŞA'ŞAA[Ar.]: Cildi, mineli ve kemikli olan balık sınıfı.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-HURTÛM[Ar.]: Hortumlu hayvanlar sınıfı, hortumlular.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-HURTÛM[Ar.]: PROBOSCIDIENS[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-IZÂM-İT-TÂMME[Ar.]: Tamamen kemikleşmiş fıkraları birer kıhıftan ibaret olan balıklar sınıfı.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-KÎSÎ[Ar.]: Karnının altında bir kesesi olup yavrularını ilk kez olarak bunun içinde doğuran hayvanlar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-KURÛN-İL-MUSAMME/MÜCEVVEFE[Ar.]: Boynuzlarının içi boş olan hayvanlar, boş boynuzlular.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-KURÛN-İS-SÂKITA[Ar.]: Geyik, karaca gibi sadece erillerinde bulunup mevsim mevsim düşen~sonra yeniden boynuzu çıkan hayvanlar sınıfı.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-MİSKAB[Ar.]: Karınlarının sonunda birer delik bulunan omurgasız hayvanlar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SEDÂYÂ-Yİ BAHRİYYE[Ar.]: Denizayılanı gibi memeliler sınıfı.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SEDÂYÂ-Yİ BAHRİYYE[Ar.]: SIRÉNIENS[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SUKABÂT-I GAYR-İ MÜŞA'ARA[Ar.]: Matraporalar.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SUKABÂT-I GAYR-İ MÜŞA'ARA[Ar.]: MADRÉPORES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SUKABÂT[Ar.]: Delikliler.
[Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SUKABÂT[Ar.]: FORAMINIFÈRES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÂTEN: ASLINDA, ASIL OLARAK, ESASEN
[Tasavvuf]

- ZÂVİL: Türk musikîsinde çok eski bir makam. [Mahur makamına benzemekle beraber karar verirken la perdesi üzerinde do-diez ve si-bemol kullanarak hicaz geçkisi ile rast perdesinde karar verir.]
[Muzik]

- ZÂVİYE: KÜÇÜK TEKKE
[Tasavvuf]

- ZÂVİYE: KÖŞE
[Tasavvuf]

- ZÂVİYE: AÇI
[Tasavvuf]

- ZAYİÇE: Yıldızların belli zamanlardaki yerlerini gösteren cetvel.
[Bilim]

- ZAZEN[Jap.](Tso Ch'an[Çince]): Oturarak yapılan Zen Meditasyonu. Gözler çok hafif açık(kapalı-açık arası) olarak uygulanır.
[Dil/UZAKDOGU]

- Zebâne: Alev.
[YunusEmre]

- ZEBERCED: ZÜMRÜTTEN DAHA AÇIK YEŞİL OLAN VE ZÜMRÜT KADAR DEĞERİ OLMAYAN BİR SÜS TAŞI
[Tasavvuf]

- ZEBUR: KAYA
[Tasavvuf]

- ZEHÂB: GİTME
[Tasavvuf]

- ZEHÂB: BİR FİKRE, DÜŞÜNCEYE UYMA, SAPMA
[Tasavvuf]

- ZEHÂB: ZİHNEN BİR YOLA SAPMA
[Tasavvuf]

- ZEHÂB: ZANNETME, ÖYLE SANMA
[Tasavvuf]

- ZEHÂDETLÜ: Şeyhlere ve din adamlarına hitâben kullanılan unvan.
[OSMANLI]

- ZEKÎ[< ZEKÂ), ZEKİYYE: TEMİZ, HÂLİS, HÂLİ TEMİZ OLAN KİMSE | AKLINI SAFLAŞTIRMIŞ, ARI, DURU HALE GETİRMİŞ KİŞİ
[Tasavvuf]

- ZELBER: Yük üstüne atılan öteberi.
[Nesneler]

- ZELÎL[< ZİLLET]: HOR, HAKİR, ALÇAK, AŞAĞI TUTULAN, AŞAĞILANAN
[Tasavvuf]

- ZELLE(T]: SÜRÇÜP KAYMA
[Tasavvuf]

- ZEMM: YERME, KINAMA; AYIPLAMA
[Tasavvuf]

- ZEMZEM: Yavaş ve hafif türkü söyleme. | Türk müziğinde en az 5-6 yüzyıllık bir mürekkep makam.[örneği kalmamıştır]
[Muzik]

- ZENB: CEZAYI GEREKTİRECEK GÜNAH
[Tasavvuf]

- ZENDO[Jap.]: Zen manastırlarında toplu meditasyon yapmak için ayrılmış olan salon. (Tasavvuf'ta: Meydan; Zikir ve/veya Sema yapılan alan)
[Dil/UZAKDOGU]

- ZER'Î/ZER'İYYÂT[Ar.]: Arşınla ölçülen şey.
[Nesneler]

- ZER-İ DEH-PENCÎ[Fars.]: Yarısı bakır olan altın.[onda beşi]
[Nesneler]

- ZER-İ KAMER-TÂB[Fars.]: Üzerinde ay simgesi bulunan bir altın para.
[Nesneler]

- ZER-İ KÂMİL[Fars.]: Tam, hâlis, ayarı tamam altın.
[Nesneler]

- ZER-İ MAHBÛB[Fars.]: Yirmibeş kuruş değerinde bir altın para.[1787'de 3,5 kuruş değer konulmuş ve II. Mustafa devrinde çıkarılmıştı.]
[Nesneler]

- ZER-İ MAKLÛB[Fars.]: Kalıp altın.
[Nesneler]

- ZER-İ SÂV/SÂVE[Fars.]: Ayarı tam altın ya da kırıntısı.
[Nesneler]

- ZER-İ ŞEŞ-SERÎ/VÎJE[Fars.]: Hâlis altın.
[Nesneler]

- ZERDÜŞT'LÜKTE: İYİ DÜŞÜN - İYİ KONUŞ - İYİ YAP
[Felsefe]

- ZEREFŞAN[Fars.]: Tezhip sanatında bezeme, süsleme sanatı.
[Sanat]

- ZERİK: Eski İran'da, Dariüs devrinde bastırılmış altın para.
[Nesneler]

- ZERR[Ar.]: Karınca yumurtası.
[Hayvanlar]

- ZEVÂL: YERİNDEN AYRILIP GİTME
[Tasavvuf]

- ZEVÂL: SONA ERME, TÜKENME
[Tasavvuf]

- ZEVÂL: GÜNEŞ'İN BAŞUCUNDA BULUNMA ZAMANI, ÖĞLE VAKTİ, SAAT TAM 12.00
[Tasavvuf]

- ZEVÂL: Güneşin tepede bulunma zamanı. Öğle vakti, tam 12
[Genel]

- ZEVÂT[< ZÂT]: KİŞİLER | SÂHİP, MÂLİK
[Tasavvuf]

- ZEVCİY-YÜL-ESÂBİ'[Ar.]: Çiftparmaklılar.
[Hayvanlar]

- ZEVCİY-YÜL-ESÂBİ'[Ar.]: ARTIODACTYLES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZEYL: Son.
[Son]

- ZEYTİN AĞACI: OLEA EUROPEA[Lat.]
[Doga]

- ZI'F: İki kat.
[Nesneler]

- Zİ-ŞÂN: SOYLU, ŞEREFLİ
[Tasavvuf]

- Zİ-ŞÂN: BİR ÇEŞİT LÂLE
[Tasavvuf]

- ZIBÂBİYYE-İ BERRİYYE[Ar.]: Kertenkele ve benzeri hayvanlar.
[Hayvanlar]

- ZIBÂBİYYE-İ MÂİYYE[Ar.]: Bu sınıfın suda yaşayan bölümü.
[Hayvanlar]

- ZIBÂBİYYE[Ar.]: Kertenkele, timsah, bukalemun, kör yılan gibi hayvanları içine alan bir sınıf.
[Hayvanlar]

- ZİFOS: Yerden sıçrayan çamur.
[Doga]

- ZİGANKA: Rus köylü dansı.
[Sanat]

- ZİGOT: Döllenmiş hücre.
[Doga]

- ZİHÂF: İBAREDE UZUN OKUNMASI GEREKEN BİR SESLİ HARFİN VEZİN ZORUNLULUĞUYLA KISA OKUNMASI
[Tasavvuf]

- ZİHİN SÖZLÜĞÜ: LEXICON
[Dil]

- ZİKR: ANMA, ANILMA, ŞEREF Ü ŞAN. ALLAH İSİMLERİNİN TEKRARLANMASI(ZİKRULLAH) (EZKÂR)
[Tasavvuf]

- ZİKR: BİLDİRME, BİLDİRİLME
[Tasavvuf]

- ZİKR: DÜŞÜNCE YOLUYLA KENDİNİ DİNLEME
[Tasavvuf]

- ZİLC[Pehlevice]: Gökyüzü haritası.
[Bilim]

- ZILF[Ar. çoğ. EZLÂF, ZULÛF]: İnek, koyun, keçi gibi hayvanların çatal tırnağı.
[Hayvanlar]

- ZILGIT[< ZIL yansıma sesine GIT eki ile]: Korkutma, çıkışma, gözdağı, azarlama.
[Insan]

- ZIMBABWE: TAŞLAR ÜLKESİ
[Mekanlar]

- ZİNCİRLEME TASIM:
[Diller]

- ZİNDE: DİRİ, YAŞAYAN, CANLI
[Tasavvuf]

- ZİNDE: DİNÇ, SAĞLAM
[Tasavvuf]

- ZİNK/CORNET: Nefesli bir çalgı.
[Muzik]

- ZİNNÛREYN: HZ. OSMAN
[Tasavvuf]

- ZİNNÛREYN: EDEB VE HAYÂ
[Tasavvuf]

- ZIR: Sazın ince teli.
[Muzik]

- ZİRÂ'[Ar.]: Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan bir uzunluk ölçüsü. Arşın.
[Nesneler]

- ZİRÂ-İ A'ŞÂRÎ[Ar.]: Metre.
[Nesneler]

- ZİRÂ-İ AMME[Ar.]: Altı kabza, yani yirmidört parmak miktarı olan arşın.[karesi 576 parmak]
[Nesneler]

- ZİRÂ-İ KİRBÂSÎ[Ar.]: Yedi kabza, yani yirmisekiz parmak miktarı olan arşın.[bezlerde, kumaşlarda kullanılırdı]
[Nesneler]

- ZİRÂ-İ KİSRÂ/MELİK[Ar.]: Yedi kabza, yani yirmisekiz parmak miktarı olan arşın.
[Nesneler]

- ZİRÂ-İ MESAHA[Ar.]: Yedi kabza ve bir dikili parmak miktarı olan arşın.[Arazide kullanılırdı]
[Nesneler]

- ZİRÂ-I Mİ'MÂRÎ[Ar.]: Arşın.[Arşın'ın Eski Türkçe'deki kullanımı.] | Kalfa ve marangozların(dülgerlerin) kullandıkları yirmidört parmaktan oluşan bir uzunluk ölçüsü.
[Nesneler]

- ZIRNIK/ZIRNÎH[Fars.]: Sıçanotu, arsenik madeni ile kükürt karışımı bir madde. | Herhangi bir şeyin en küçük, önemsiz ve işe yaramaz parçası.
[Doga]

- ZIVANA[Fars.]: Bir kilit dilinin yerleşmesi için açılmış delik. | ki ucu açık küçük boru.
[Nesneler]

- ZİYÂ-Yİ KAMER[Ar.]: Ayışığı.
[Doga]

- ZİYÂ-Yİ MUNTAFÎ[Ar.]: Bazı akşamlar, güneş battıktan sonra Batı ufkunda ve sabahları güneş doğmadan önce doğu ufkunda görülen hafif ışık.
[Doga]

- ZİYÂDE: ARTMA, ÇOĞALMA
[Tasavvuf]

- ZİYÂDE: ARTAN, FAZLA KALAN
[Tasavvuf]

- ZİYÂDE: ÇOK BOL
[Tasavvuf]

- ZİYÂDE: AŞIRI, FAZLA
[Tasavvuf]

- ZÎYÂFET: Konuk kabul etme. | Konuğa yedirip içirme, şölen.
[Beslenme]

- ZİYÂFET: DEĞİŞİK VE KARIŞIK OLMA
[Tasavvuf]

- ZİYÂFET: MİSAFİR KABUL ETME
[Tasavvuf]

- ZİYÂFET: MİSAFİRE YEDİRİP, İÇİRME, ŞÖLEN
[Tasavvuf]

- ZİYAN: ZARAR, KAYIP
[Tasavvuf]

- ZİYÂRET: GÖRMEYE/GÖRÜŞMEYE GİTME
[Tasavvuf]

- ZİYÂRETGÂH: TÜRBE
[Tasavvuf]

- ZODYAK: Kümelenmiş sabit yıldızlar.
[Doga]

- ZOLOTA: Osmanlı zamanında geçerli olan Leh parası.
[Nesneler]

- ZONK: Bhutan'da bulunan kale/meclis ve ibâdet merkezi.
[Dil/UZAKDOGU]

- ZORİL/LCTONYX CAPENSIS[Lat.]:
[Hayvanlar]

- ZORUNLU:
[Diller]

- ZORUNLU (ÖNERME):
[Diller]

- ZORUNLU KOŞUL(OLMAZSA OLMAZ):
[Diller]

- ZORUNLULUK: OBLIGATION
[Dil]

- ZORUNLULUK:
[Diller]

- ZÜ-L-AKL: HALKI ZÂHİR VE HAKK'I BÂTIN GÖREN (KİMSE)
[Tasavvuf]

- ZÜ-L-AKL VE-L-AYN: HAKK'I HALKTA VE HALKI HAKK'TA GÖREN (KİMSE)
[Tasavvuf]

- ZÜ-L-CENÂH-I MÜCELLED[Ar.]: Abalı memeliler. | DERMAPTÈERES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-CENÂH-I SÂBİH[Ar.]: Yanyüzergiller.
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-CENÂH-I SÂBİH[Ar.]: PLEURONECTES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-CENÂHEYN: İKİ KANATLI
[Tasavvuf]

- ZÜ-L-CENÂHEYN: ZÂHİRÎ VE BÂTINÎ, YÂNİ DÜNYÂ VE ÂHİRETE ÂİT BİLGİSİ GENİŞ OLAN KİMSE
[Tasavvuf]

- ZÜ-L-CENÂHEYN: HAL-İ ENBİYÂ VE EVLİYÂ
[Tasavvuf]

- ZÜ-L-CENÂHEYN: HZ. CA'FER-İ TAYYÂR
[Tasavvuf]

- ZÜ-L-CENÂHEYN[Ar.]: Çiftekanatlılar.
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-CİNSEYN[Ar.]: İkieşeyli, hünsa. | BISEXUELLE[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-CİNSEYN[Ar.]: BISEXUELLE[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-EFVÂH-I CENBİYYE[Ar.]: Köpekbalıkları.
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-EHDÂB[Ar.]: Kirpikliler. | CILIÉS[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-FEM-İL-MÜSTEDÎR[Ar.]: Yuvarlakağızlılar. | CYLOSTOME[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-GALSAMET-İL-MUSAFFAHA[Ar.]: Yassısolungaçlılar. | LAMELLIBRANCHES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-HÂFİR[Ar.]: Toynaklılar, tek tırnaklılar. | ONGULÉS[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-HASALE[Ar.]: Kavuzlular. | GLUMIFLORES[Fr.]
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-KARNEYN: KUR'ÂN-I KERÎM'DE ADI GEÇEN NEBÎ Mİ, VELÎ Mİ OLDUĞUNDAN TEREDDÜT EDİLEN ZÂT
[Tasavvuf]

- ZÜ-L-KARNEYN: (RİVÂYETE GÖRE) BÜYÜK İSKENDER
[Tasavvuf]

- ZÜ-L-LEVÂHİK[Ar.]: Kamçılılar.
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-MEFÂSIL[Ar.]: Eklemliler.
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-MİMÂS[Ar.]: Sifonlular.
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-TARAFEYN-İ MÜFEVVEHE[Ar.]: Bir çeşit şerit solucanı.
[Hayvanlar]

- ZÜ-L-YEDEYN[Ar.]: İki elliler. | İnsan.
[Insan]

- ZÜBDE: BİR ŞEYİN EN SEÇKİN PARÇASI
[Tasavvuf]

- ZÜBDE: ÖZ
[Tasavvuf]

- ZÜBDET'ÜL ÂLEM: MAKRO/MİKRO KOZMOS, İNSAN
[Insan]

- ZÜHD: HER TÜRLÜ ZEVKE KARŞI KOYARAK KENDİNİ İBÂDETE VERME, TERK
[Tasavvuf]

- Zuhur: Görünme, baş gösterme, meydana çıkma.
[YunusEmre]

- ZUHURAT: HESAPTA OLMAYAN
[Tasavvuf]

- ZUHUR[< Ar. ZHR]: DIŞLAŞMAK~IŞIMAK[< İbr. ZOHAR: Işık]
[Tasavvuf]

- ZÛLÂ': Hayvanların ayaklarında çıkan ve hayvanı aksatan bir hastalık.
[Hayvanlar]

- ZÜLÂL[Ar.]: Saf, hafif, soğuk, güzel, tatlı su.
[Doga]

- ZÜLL: ALÇALMA, HORLUK, HAKİRLİK, ZİLLET
[Tasavvuf]

- ZULMET: KARANLIK
[Tasavvuf]

- ZULMİYE CAMİSİ: Eminönü'ndedir.
[Istanbul]

- ZULÜM/ZÂLİM: ADALETTEN UZAKLAŞMAK/UZAKLAŞAN
[Tasavvuf]

- ZULÜM/ZÂLİM: BİR ŞEYİN YERİNDE OLMAMASI
[Tasavvuf]

- ZÜMRE: CEMÂAT, TOPLULUK, GRUP
[Tasavvuf]

- ZÜMRÜD-İ ANKÂ: ADI OLAN, ZÂHİRİ OLMAYAN KUŞ
[Tasavvuf]

- ZÜMRÜT: NEFS-İ KÜLL
[Tasavvuf]

- ZÜRRÂH/ZERRÂH/ZÜRRÛH/ZERRÛH[Ar. çoğ. ZERÂRÎH]: Kuduz böceği.
[Hayvanlar]

- [Ar.] MEVKİN[çoğ. MEVÂKİN] UŞ/UŞŞ, VEKN[çoğ. VÜKÛN], VEKR[çoğ. EVKÂR, VÜKÛR]: Kuş yuvası.
[Hayvanlar]

 

 

Bu sayfa 01 Ocak 2020 itibariyle 112 kez incelenmiş/okunmuştur. 


FaRkLaR Kılavuzu Facebook Grubu             FaRkLaR Kılavuzu Twitter Sayfası
grubumuza da katılabilirsiniz...             'dan da takip edebilirsiniz...
6D Bilgi Hizmetleri vs. | www.6Dtr.com       FaRkLaR Kılavuzu       GösterGe Bilişim ve İnternet Hizmetleri

Yenilikler ve Duyurular | Desteğiniz Lüt(û)fen!!!