A'dan Z'ye SÖZCÜKLER
( KAVRAMLAR/TERİMLER )

( 6618 Sözcük/Kavram/Terim )

 

( Kılavuz/Sözlük içi arama için: Klavyenizde "Ctrl + F" tuşlarıyla(önce "Ctrl" tuşu ve basılı tutarken "F" tuşuna basarak) ve/veya(^/v) fareyle(mouse) sol üst köşedeki "Düzenle/Edit" kısmında "Bul/Find"'ı tıklayarak aradığınız sözcüğü yazarak aramanızı yapabilirsiniz. )
* ( Windows için geçerlidir. )
* ( Linux ve Macintosh kullanıcıları nasıl arama yapacaklarını biliyorlardır. )

 

Açıklamalar:

- Bu kılavuz/sözlük üzerine olan tüm katkı/destek/uyarı/yorum ve önerilerinizi görmek ve değerlendirmekten mutluluk duyarız! Ayrıca burayı tıklayarak, dille ve buradaki içerikle ilgilenebileceğini düşündüğünüz kişilere tavsiye edebilirsiniz.

 


 

 

- SÖZLÜKLER!

- DİLLER!

- ETİMOLOJİ



 

 



- "BURNU SÜRTMEK": Yavuz Sultan Selim, hükümdarlığında, hırsızlık yapanları bir direğe bağlar, tanınması için günlerce çarşının içinde dolaştırtırmış. Bugünkü deyimle yüz kızartıcı suçlar dediğimiz çeşitli ahlâki suçlarda ise suçluyu burnu yere sürtecek şekilde bir arabaya yatırtır, burnunu yere sürttürürmüş. "Bırak, burnu sürtsün biraz!" deyimi buradan gelmektedir. [Bölüm:Insan]

- "BÜYÜLÜ": TROMPET [Bölüm:Muzik]

- "ÇEŞİTLİ" KOKULAR('I)[Anlayana!] [ODOR: KOKU][OS[İsveççe] [Bölüm:Insan]

- "DE-NE" DİLİ: EN ESKİ DİLLERDEN [Bölüm:Dil]

- "SANKİ YEDİM" CAMİSİ: Fatih'te, Sanki Yedim Sokağı'ndadır. [Hocanın, yediğini farz ederek biriktirdiği para ile yaptırılmıştır.] [Bölüm:Istanbul]

- (ALT) MANTO: Yerkabuğunun altındaki 660. km.'de başlayan yarı erimiş devasa katman. [2002'de Science Dergisi'nde yayımlanan bir Japon deneyine göre, alt mantoda çözünmüş su, dünyanın yüzeyinden dolanan sudan 5 kat daha fazla olabilir.] [Bölüm:Doga]

- (TİMUR) LENK: TOPAL (TİMUR) [Bölüm:Insan]

- 17 KAVİM: M.Ö. 300'E KADAR [Bölüm:Insan]

- 2 MISIRLI: AHMES VE EMHETOP [Bölüm:Insan]

- 3 BOYUT/İMTİDAD-I SELÂSE: UZUNLUK/BOY - GENİŞLİK/EN - DERİNLİK [Bölüm:Genel]

- 6 EVRENSEL DUYGU: ( * SEVİNÇ
* KEDER
* ÖFKE
* KORKU
* TİKSİNTİ
* SÜRPRİZ ) [Bölüm:Insan]

- A: SAYGI[Çince'de] [Bölüm:Insan]

- A CAPELLA: Çalgı eşliği olmayan koro. [Bölüm:Muzik]

- A'MÂL-ÜL-MA'DEN: Metalurji. [Bölüm:Bilim]

- A'SAC: Saçı, alnı üzerine dökülmüş. [Bölüm:Insan]

- A'ZÂ[< UZV]: ÖRGENLER, ÜYELER [Bölüm:TIP]

- ÂBİL: Çayırda otlayarak suya gereksinimi olmayan hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- ABİSTA: Abhazya'da, mısır unundan yapılan bir yiyecek. [Bölüm:Beslenme]

- ABİYOGENEZ: Kendiliğinden türeme. [Bölüm:Doga]

- ABORDA: Teknenin yanını vererek yanaşması. [Bölüm:Nesneler]

- ABRAMAK: Deniz taşıtlarını yönetmek. [Bölüm:Nesneler]

- ABRÂŞ[Ar.]: Yüzünde sam lekesi bulunan kişi. [Bölüm:Insan]

- AÇÇELERANDO[İt.]: Parçanın, çalınırken, gittikçe hızlandırılacağını anlatır. [Bölüm:Muzik]

- ACEM-KÜRDÎ: Türk mûsikîsinde kullanılan birleşik(mürekkeb) makamdır. [Bölüm:Muzik]

- ACEM-PÛSELİK: Tahminen iki yüzyıllık bir birleşik(mürekkeb) makamdır. Acem mürekkebine, bir pûselik beşlisinin eklenmesinden doğmuştur. [Bölüm:Muzik]

- ACEM-RAST: Adına Kırşehir'li Yusuf'un edvarında rastlanılan makam. [XV. yy.] [Bölüm:Muzik]

- ACEM-UŞŞAK: Adına Müstakimzâde Süleyman'ın dergisinde rastlanılan makam. [XVII. yy.] [Bölüm:Muzik]

- ACEM-ZİRKEŞÎDE: Adına Kırşehir'li Yusuf'un edvarında rastlanılan makam. [XV. yy.] [Bölüm:Muzik]

- AÇIK KÜME: OPEN CLASS [Bölüm:Dil]

- ACITATO[İt.]: Bir parçanın, canlı ve coşkun çalınacağını gösterir. [Bölüm:Muzik]

- AÇMAZ: Şahı koruyan taşlardan her birinin yerinden oynatılmaması durumu. | İçinden zor çıkılır durum. | Karşısındakine bir nükte ya da tekerleme söyleme olanağı veren söz. [Bölüm:Genel]

- ACUL: Tez canlı, içi tez, ivecen. [Bölüm:Davranis-Tutum]

- ACYO: Herhangi bir paranın, gerçek değeriyle, sürüm değeri arasında ya da bir ticaret senedinin üzerinde, yazılı miktar ile indirimden sonraki tutarı arsında beliren fark. | Bir ticaret senedinin yenilenmesinde alınan komisyon. [Bölüm:Genel]

- AD: NOUN [Bölüm:Dil]

- AD TÜMCECİĞİ: NOUN CLAUSE [Bölüm:Dil]

- ADCIL: NOMINAL [Bölüm:Dil]

- ADIL: PRO [Bölüm:Dil]

- ADIL DÜŞMELİ DİL: PRO DROP LANGUAGE [Bölüm:Dil]

- ADÎMET-ÜL-CENÂH, APTERİKS: Yeni Zelanda'ya özgü bir kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- ADÎMET-ÜL-ERCÜL: AYAKSIZLAR, APODES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ADÎMET-ÜL-KURÛN[Ar.]: Deve gibi boynuzu oymayan çatal tırnaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ADIN HALLERİ'Nİ: [Bölüm:Dil]

- ADJUNTAS: Porto Riko'da bir dağ kasabası.[Kuru fasulye ve pilavıyla ünlüdür.] [Bölüm:Mekanlar]

- ADLÎ: II. Sultan Bayezid'in şiirdeki mahlâsı. [Bölüm:OSMANLI]

- ADSIL ÇEKİM: NOMINAL INFLECTION [Bölüm:Dil]

- AEIDEIN: Şarkı söyleme eylemi. [Bölüm:Muzik]

- AFARACI: Harman yerinde vs. toplamakta çalıştırılan işçilere verilen ad. [Bölüm:Insan]

- AĞAÇKAKAN CAMİSİ: Fatih'tedir. [XVII. yy.] [Bölüm:Istanbul]

- AGAMİ: Borazankuşu. (Güney Amerika'da.) [Bölüm:Hayvanlar]

- AGAT/AKİK TAŞI: Ancak elmasla kesilebilir. [Bölüm:Doga]

- AGBES: Kül rengi. [Bölüm:Genel]

- AĞINMAK: Hayvanların, yere yatıp yuvarlanması. [Bölüm:Hayvanlar]

- AĞIZ: Yeni doğurmuş memelilerin ilk sütü. [Bölüm:Hayvanlar]

- AGMATOLOJİ: Kırık bilimi. [Bölüm:Insan]

- AGNASYON: Sadece baba tarafından olan akrabalık. [Bölüm:Insan]

- AGONİZM: Hayvanların tüm davranışları. [Bölüm:Hayvanlar]

- AGROSTOLOJİ: Bir botanik dalı. [Bölüm:Doga]

- AGUTİ: Dasyproctidae türünden çikolata renkli bir kemirgen. [Bölüm:Hayvanlar]

- AH: DÛD-I DİL, AŞK ATEŞİNİN DUMANI [Bölüm:Oncelikliler]

- AH U ENÎN: [Bölüm:Dil]

- AHCEN: Kıvırcık saç. [Bölüm:Insan]

- ÂHİYÂNE[Fars.]: Beyin kemiği, kıhıf. [Bölüm:Insan]

- AHTAL[Ar.]: Çabuk yürüyen. | Boşboğaz. [Bölüm:Insan]

- AKÂKİR: Eczacı/lık. | Bitki kökü. [Bölüm:Insan]

- AKARİB[< AKREB]: Zehirli ve tehlikeli hayvancıklar. [Bölüm:Hayvanlar]

- AKİK: AGA'TE [Bölüm:Nesneler]

- AKLIN 3 GÖRÜNÜMÜ/TEZÂHÜRÜ: [Bölüm:Oncelikliler]

- AKNÂ: İnce, yumru burunlu. [Bölüm:Insan]

- AKR: 52 ar değerinde, eski bir Fransız/İngiliz yer ölçüsü.[Günümüzde, İngiltere'de, 1 akr = 4840 yarda kareye yani 40,47 ar'a, 4046,724 m²'ye eşittir.] [Bölüm:Nesneler]

- AKRİLİK/ACRYLIC / OLEFIN: [Bölüm:Nesneler]

- AKROPOLİS: Eski Yunan'da, yüksek yerlere kurulan ve etrafı surlarla çevrili olup içinde saray ve tapınak bulunan berkitilmiş(sağlamlaştırılmış) şehir. [Bölüm:Mekanlar]

- AKROSTİŞ/İSTİHRÂC[< HURÛC]/MUVAŞŞAH[< VİŞÂH]: Mısra başlarındaki harflerden, şiirin ithaf edildiği kişinin adı okunan şiir biçimi. [Bölüm:Sanat]

- AKSÂ-YI ŞARK: Uzakdoğu. Çin, Japonya. [Bölüm:Mekanlar]

- AKTARIM: REPORTATIVE [Bölüm:Dil]

- AKUDERSİSİ: Abhazya'da yapılan bir yemek/meze. [Bölüm:Beslenme]

- AKUK[Ar.]: Gebe hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- AKUR: Yaralayan, ısıran, azgın, kuduz hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- AKVÂZ[Ar.]: Kum tepeleri. [Bölüm:Doga]

- AKVE: Evin önündeki açık meydan, avlu. [Bölüm:Mekanlar]

- AKVES[Ar.]: Sıkıntılı vakit. [Bölüm:Genel]

- ALACATEK: Olgunlaşmamış ekin. [Bölüm:Doga]

- ALAN: AS [Bölüm:Insan]

- ALAŞIM BİÇİM: PORTMANTEAU MORPH [Bölüm:Dil]

- ALAY KÖŞKÜ: Sultanların, saraylardaki halkı selâmladığı ve törenleri izlediği köşkler. [Bölüm:Istanbul]

- ALBASTER: [eskiden] Camlara renk vermek için ince kesit olarak kesilmiş renkli mineraller kullanılan yöntemin adı. [Bölüm:Nesneler]

- ALBİNİZM(AKŞIN/ALBİNO[Fr. < Lat.]): Saç, kirpik, kaş ve deride aşırı beyazlık hastalığı. (Soydan geçer.) [Bölüm:Insan]

- ALEGORİ: Soyut bir fikri heykel ya da resimle anlatma. [Bölüm:Sanat]

- ALGOLOJİ/FİKOLOJİ: Suyosunu bilimi. [Bölüm:Doga]

- ALİDAT/MASTARA: Açı cetveli. [Bölüm:Bilim]

- ALIŞKANLIK GÖRÜNÜŞÜ: HABITUAL ASPECT [Bölüm:Dil]

- ÂLÎZ/Î[Fars.]: Çifte. [Bölüm:Hayvanlar]

- ALNAÇ/CEPHE: Bir şeyin ön tarafı/yüzü. [Bölüm:Nesneler]

- ALOPESİ: Kellik. [Bölüm:Insan]

- ALOTROPİ: Ayrı biçimlenme. [Bölüm:Nesneler]

- ALPAKA[Güney Amerika yerlilerinin dilinden]: Çiftparmaklılar takımının, devegiller sınıfından, Güney Amerika'da yaşayan, uzun tüylü, memeli bir hayvan.[Lat. LAMA GLAMA PACOS] [Bölüm:Hayvanlar]

- ALPİN: Dağların ağaç sınırının yukarısında kalan, sürekli yeşil çayırlar ile kaplı bölge. [Bölüm:Doga]

- ALPİNİZM: Dağcılık. [Bölüm:Doga]

- ALPYILDIZI: Dağların çok yüksek yamaçlarında rastlanan bir çiçek.[Lat. PARADISIA LILIASTRUM] [Bölüm:Doga]

- ALTA SIRALAMA / ALT DİZİNLEME: SUBORDINATION [Bölüm:Dil]

- ALTBİÇİM: ALLOMORPH [Bölüm:Dil]

- ALTBİÇİMLİK: ALLOMORPHY [Bölüm:Dil]

- AMABİLE[İt.]: Bir parçanın, sevimli ve cana yakın çalınacağını anlatır. [Bölüm:Muzik]

- AMADİNDA: Afrika müziğine özgü, ağaç gövdelerinden yapılan bir tür ksilofon. [Bölüm:Muzik]

- ÂMÂK[Ar. < MAAK/MAUK]: Göz pınarları. [Bölüm:Insan]

- AMARULA: Meyvesinde alkol oluşan/bulunan ağaç/meyve. [Bölüm:Doga]

- AMAZON[Lat.]: Memesiz. [Bölüm:Insan]

- AMBOLİ/EMBOLİZM: Yabancı bir madde kütlesinin damarları tıkayarak kan akımını engellemesi. [Bölüm:Insan]

- AMERINDIAN: Güney Amerika yerlileri. [Bölüm:Insan]

- ÂMÎ: "Aşağı tabaka"dan olan. [Bölüm:Insan]

- AMİLAZ: Nişastayı parçalayarak şekere çeviren bir enzim. [Bölüm:TIP]

- AMPLITUDE: Genlik, dalganın en yüksek noktası~sıfır noktası arasındaki nicelik. [Bölüm:Bilim]

- AMPLITUDE MODULATION (AM): Genlik modülasyonu, taşıyıcı dalganın genliğini, ses gibi iletilecek sinyallerin genliğine ve sıklığına uygun olarak değiştirme. [Bölüm:Bilim]

- ÂMÛT[Fars.]: Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde bulunan kuş yuvası. [Bölüm:Hayvanlar]

- AMYANT: Doğal magnezyum kalsiyum silkatın, ak-gri renkte sıcaklık ve aside dayanıklı, iplikli yapıda madde. Çeşitli oranlarda kireçle karışık mineralleri, ip, keçe, katman biçimlerinde ısı yalıtımı ya da sızma önleyici olarak kullanılır. [Bölüm:Nesneler]

- AMYANT[Yun.]: Kulayca bükülen ve ateşe dayanan, liflerden oluşmuş, bir tür ak asbest. [Bölüm:Nesneler]

- ANA BUDAK: MOTHER NODE [Bölüm:Dil]

- ANA MAKAMLAR: * Çarğah
* Buselik
* Kürdi
* Rast
* Uşşak
* Neva
* Hüseyni
* Hicaz
* Hümayun
* Uzzal
* Zirgüle
* Karciğar
* Süzinak )
( Bu basit makamlar, 6 çeşit dörtlü ve beşliden yapılmıştır. Arka arkaya belirli aralıklara gelen 4 sese "dörtlü" 5 sese "beşli" denir. Bunlar şunlardır; Çargah, buselik, kürdi, rast, uşşak(hüseyni) ve hicaz dörtlü ve beşlileri. ) [Bölüm:Muzik]

- ANA TÜMCE: MAIN CLAUSE [Bölüm:Dil]

- ANADOLU: AYDINLIK, RUH [Bölüm:Mekanlar]

- ANAKİKLİK/PALİNDROM: Tersinden okununca da aynı anlamı veren sözcük ya da tümce. [Bölüm:Dil]

- ANARTRİ[Fr. < Yun.]: Dil tutukluğu. [Bölüm:Dil]

- ANAVASYA: Göçücü balıkların, Akdeniz'den, Karadeniz'e çıkması. [Bölüm:Hayvanlar]

- ANBER: Güzellerin saçı. [Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan~misk gibi kokan, kül renginde bir madde. | Güzel koku.] [Bölüm:Insan]

- ANBER-EFŞÂN: Nihâvend makamı gibi başlayıp sonradan yegâhta karar veren makam. [Bölüm:Muzik]

- ANBER-TER: Güzellerin benleri~zülüfleri. | Gece. [Bölüm:Insan]

- ANDROJİNİ/HÜNSÂ(ERSELİK)/HERMAFRODİT: Bir bireyde, hem erile, hem dişile özgü özelliklerin bulunması durumu. [Bölüm:Insan]

- ÂNE, ÂSÂB[Ar.]: Kasık. | Kasık kılı. [Bölüm:Insan]

- ANEMOMETRE: Yelölçer. [Bölüm:Nesneler]

- ANGARYA[Yun.]: Bir kimseye ya da bir topluluğa zorla ve ücretsiz yaptırılan iş. (Yasaktır! [Anayasa md. 17]) | Usandırıcı, bıktırıcı, zorla yapılan iş. | Maldan ya da hizmetten ücretsiz yararlanma. Kölelik düzeninde köylünün derebeyine zorunlu ücretsiz hizmeti. | Savaş durumundaki bir devletin, kendi karasularındaki yabancı bir devletin ticaret gemilerine el koyarak bunlardan yararlanması. | Olağanüstü durumlarda, devletin vatandaşlara ait taşıtlarına el koyması. [Bölüm:Genel]

- ANGSTRÖM[< A. Joneas Angström]: Metrenin on milyarda biri değerine eşit olan ışık dalgalarını ölçme birimi. Simgesi: Aº [Bölüm:Bilim]

- ANGSTRON: Santimin yüz milyonda biri. [Bölüm:Bilim]

- ANHASI-MİNHASI(YLA): Tüm ayrıntılarıyla. | Tamam(ıyla)/Hepsi. [Bölüm:Dil]

- ANK: Hayat kuvveti. [Bölüm:Insan]

- ANKİLOZ: Eklemin oynaklığını kaybederek işlemez duruma gelmesi. [Bölüm:Insan]

- ANLAM: İnsanda karşılığı bulunmayan şey, anlam değildir. [Bölüm:Oncelikliler]

- ANLAMSAL ÖLÇÜT: SEMANTIC CRITERIA [Bölüm:Dil]

- ANORŞİDİ: Doğuştan erbezlerinde eksiklik. [Bölüm:Insan]

- ANTEDON: Denizlâlesi. [Bölüm:Doga]

- ANTİKİTE: Antik devir, ilkçağ. [Bölüm:Oncelikliler]

- ANTROPOFAJİ: Yamyamlık. [Bölüm:Insan]

- ANÜRİ: Böbreklerden sidiğin süzülememesi. [Bölüm:Insan]

- APATAM: Afrika yerlilerinin barınağı. [Bölüm:Mekanlar]

- APIAN: Arı ile ilgili. [Bölüm:Hayvanlar]

- APİYOLOJİ/APIOLOGY[İng.]: Arı bilimi. [Bölüm:Hayvanlar]

- APOGAMİ: Eşeysel örgenlerin birleşmede bulunmadığı üreme şekli. [Bölüm:Doga]

- APOMİKSİ: Döllenmeksizin özel dokularla çoğalma. [Bölüm:Doga]

- APRAKSİ: İşlev yitimi. [Bölüm:TIP]

- ARABÂN-KÜRDÎ: Dede Efendi'nin düzenlemesi/terkibi olduğu kabul edilebilecek olan az kullanılmış mürekkep bir makamdır. [Beyâtî-arabân makamına bir kürdî dörtlüsü eklenerek oluşturulmuştur] [Bölüm:Muzik]

- ARABÂN-NİGÂR: Adı anonim bir edvâr-ı ilm-i mûsikîde geçen makam. [Bölüm:Muzik]

- ARAÇ: INSTRUMENT [Bölüm:Dil]

- ARAKNOİD: Beynin üzerini örten ince zar. [Bölüm:Insan]

- ARAP CAMİİ: [Daha önce St. Dominiko Kilisesi] [Azapkapı - Perşembe Pazarı'ndadır.] [Bölüm:Mekanlar]

- ARAROT: Sıcak iklimlerde yetişen maranta adlı kamıştan ve başka bitkilerin kökünden çıkarılan un. (Çocuk maması yapılan un.) [Bölüm:Beslenme]

- ARAZBÂR: Türk mûsikîsinin pek eski birleşik(mürekkeb) makamlarındandır. [Nevâ'da beyâtî ve rast beşlisi'nin çârgâh'taki şeddi ve uşak dörtlüsünün birleşmesinden meydana gelmiştir.] [Bölüm:Muzik]

- ARAZBÂR-PÛSELİK: III. Selim'in ihtirâ[benzeri görülmemiş bir şey icâd etme] ettiği birleşik(mürekkeb) makamlardan biridir. [Arazbâr mürekkebine bir pûselik dörtlüsü ya da beşlisi eklenerek meydana gelmiştir.] [Devamı~ayrıntılı açıklamaları için...] [Bölüm:Muzik]

- ARAZBÂR-ZEMZEM: Nasır Abdülbâkî'nin tetkik ve tahkikinde adı geçen makam. [Bölüm:Muzik]

- ÂRDEN[Fars.]: Süzgü. [Bölüm:Nesneler]

- ÂRDEN[Fars.]: Kevgir. [Bölüm:Nesneler]

- ÂRD[Fars.]: Buğday ve benzerlerinden öğütülen un. | Değirmen taşına buğdayı akıtan oluk. [Bölüm:Beslenme]

- AREOMETRE[ARAIOS: Sulu, az koyu. METRON: Ölçü.]: Sıvı ölçer. [Bölüm:Nesneler]

- ARI BİTİ: OIL BEETLE [Bölüm:Hayvanlar]

- ARIK: Fidan dikilen yer. [Bölüm:Mekanlar]

- ARIKUŞU: Arıkuşugillerden, sırtı sarı, karnı mavimsi yeşil, Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Asya'da, az ağaçlıklı, açık yerlerde yaşayan bir kuş.[Lat. MEROPS APIASTER] [Bölüm:Hayvanlar]

- ARJANTİN GÖLÜ: 1560 km² alanı ve 27 km. uzunluğu ile Güney Amerika'nın en büyük 3. gölü. [Bölüm:Doga]

- ARK: Su yolu. [Bölüm:Doga]

- ARKADAŞ VE YAKINLARIN YANINDA: [Bölüm:Davranış - Tutum]

- ARKEEN[Fr. < Yun.]: Kambriyumlardan önce oluşan, en eski yer katı. [Bölüm:Doga]

- ARKUCI: Erkek ve kız ailelerinin arasında/tanışmasında aracı olan. [Bölüm:Insan]

- ARMADA[İsp.]: DONANMA[Denizc.] [Bölüm:Genel]

- ARNAVUTLUK: Kartallar Ülkesi. [Bölüm:Mekanlar]

- ARPALAMA: Atların ayaklarında görülen ve rahat yürümelerini engelleyen bir hastalık. [Bölüm:Hayvanlar]

- ARPEJ[İt. < Fr.]: Bir akort oluşturan seslerin, birbiri arkasından çalınması. [Bölüm:Muzik]

- ARŞÂ: Güverte. [Bölüm:Nesneler]

- ARSLÂNÎ[Fars.]: Arslanlı. [eski kuruş para] [Bölüm:Nesneler]

- ARTAL: Benzerlerinden daha büyük olan. [Bölüm:Nesneler]

- ARTHROPOT: Dış iskeleti ve eklemli bacakları olan segmentli gövdeye sahip sölomat hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ARTODA: Gözde, iris ile billur cismin arasındaki boşluk. [Bölüm:TIP]

- ARÛB[Ar.]: Eşine/sevgilisine çok düşkün kadın. [Bölüm:Insan]

- ARYA[İt.]: Orkestra eşliğinde söylenen ve tek ses için bestelenmiş müzik parçası. [Bölüm:Muzik]

- ÂSAF[Ar.]: Doğu edebiyatlarında vezirin eş anlamlısı olarak kullanılır. Süleyman peygamberin meşhur veziri~İsrailoğulları soyundan gelen Âsaf b. Berhıya'dan kalmadır. [Bölüm:Insan]

- ÂSÂL[Ar. < ASÎL]: İkindi ile akşam ya da yatsı arasındaki zamanlar. [Bİ-L-GUDÜV-Vİ VE-L-ÂSÂL: Sabah-akşam.] [Bölüm:Genel]

- ASEPSİ: Isıyla alet ve pansuman eşyasının mikropsuzlaştırılması. [Bölüm:Insan]

- AŞÎRÂN: Hüseynî-aşîrân perdesinin ve makamının adının kısaltılmış şeklidir. [Bölüm:Muzik]

- AŞÎRÂN-MÂYE: Nasır Abdülbakî'nin, tetkik ve tahkikinde adı geçen makam. [Bölüm:Muzik]

- AŞÎRÂN-PÛSELİK/PÛSELİK-AŞÎRÂN: Türk mûsikîsinin en eski makamlarındandır. Aşirân'da uşşak~pûselik makamlarından mürekkeptir. [Bölüm:Muzik]

- AŞÎRÂN-ZEMZEME: Sâdullah Ağa'nın düzenlediği bir makamdır. Bu makam, pûselik-aşîrân mürekkebine, mi'de bir kürdî dörtlüsü eklenmesiyle oluşmuştur. [Bölüm:Muzik]

- AŞİRET: Devlet örgütünün geri ve etkisiz olduğu toplumlarda insanların korunma ve yaşama gereksinimiyle bir şefin yönetimi altında birleşerek meydana getirdikleri küme. [Bölüm:Insan]

- AŞK: Dün olmayan. | Güzelliğe duyulan özlem. [Bölüm:Oncelikliler]

- ASLÎ YETİLER: [Bölüm:Oncelikliler]

- ASORTİ: Birbirine uygun, renk ve yapıda olan. [Bölüm:Nesneler]

- ASPENDOS: Antalya yakınlarında M.Ö. II. yüzyılda kurulduğu sanılan tarihi şehir. [Bölüm:Mekanlar]

- ASRÂN: İki yüzyıl. | Gündüzün ilk zamanı. | Gece ve gündüz. [Bölüm:Genel]

- ASRÎ: Zamana uygun. MODERNE[Fr.] [Bölüm:Genel]

- ASSÂLE[Ar.]: Arı kovanı. | Bal peteği. | Bal arısı. [Bölüm:Hayvanlar]

- AŞURE GÜNÜ: Muharrem'in 9'unda pişirilir, 10. gün dağıtımı yapılır. [Bölüm:Beslenme]

- AŞVÂ'[Ar.]: Gece, gözü görmeyen. [bayan] [Bölüm:Insan]

- AŞVE: Akşam karanlığı. [Bölüm:Doga]

- ASYA'DAKİ BAZI ESKİ TÜRK YAZITLARI: [Bölüm:Dil]

- ÂŞ[Fars.]: Yemek, aş. | Muharrem ayında pişirilen aşure. [Bölüm:Beslenme]

- ATEME: Atâlet, işsizlik; üşengeçlik, tembellik. | Gecenin ilk üçte biri. [Bölüm:Genel]

- ATERİNA[Yun.]: Gümüş balığı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÂTIK: Yavru kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- ATLAMA TAŞI CAMİSİ: Unkapanı'ndadır. [Bölüm:Istanbul]

- ATROFİ: Körelme, dumur. Örgen ya da dokunun beslenemeyerek küçülmesi. [Bölüm:Insan]

- ÂTÛN, BEÇEDÂN, ZÂK, ZÂK-DÂN[Fars.], MEŞÎME[Ar.]: Rahim. [Bölüm:Insan]

- AVADANLIK: Alet takımı. [Bölüm:Nesneler]

- AVİZO: Çeki düzenleyenin (keşidecinin), karşı tarafa (muhataba) çek düzenlediğini haber vermesi. [Bölüm:Genel]

- AVLAKA: Türkiye'nin batıdaki en uc noktası. [Bölüm:Mekanlar]

- AYA(AYOS): Mübarek, aziz. [Bölüm:Istanbul]

- AYAK: Çoban, murakıb, müş'ir, müşir, müşire veya payende; reddade, müşahide, takibe, garib [Bölüm:Yazmalar]

- AYAR[Madeni parada]: Basılı madeni paranın içerdiği değerli maden miktarının karışıma olan oranı. [Bölüm:Nesneler]

- AYASTEFANOS: YEŞİLKÖY [Bölüm:Istanbul]

- AYAZMA: Hristiyan'larda okunmuş kutsal su. [Bölüm:Mekanlar]

- AYAZMA[< Yun.][Hristiyanlıkta]: Şifalı/kutsal su/kaynak/pınar. [Bölüm:Istanbul]

- AYIT/HAYIT: Mineçiçeğigillerden, Akdeniz çevresinde yetişen, mavi, beyaz ya da menekşe renginde çiçekler açan, 1-2 metre boyunda bir ağaççık.[Lat. V. AGNUS CASTUS] [Bölüm:Doga]

- AYIÜZÜMÜ: Fundagillerden, küçük taneli yemişler veren, tüylü bir bitki. [Lat. ARBUTUS UVA-URSI] [Bölüm:Doga]

- AYNA: Atların diz kapağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- AYRINTILAMA: ELABORATION [Bölüm:Insan]

- AYRIŞIK: DISJOINT [Bölüm:Dil]

- AYVA: SEFERCEL[Ar.], ÂBÎ, BİH/Î[Fars.] [Bölüm:Beslenme]

- AYYÛK[Ar.]: Kuzey yarımkürede bulunan keçi takım yıldızının en parlak yıldızıdır. [Bölüm:Doga]

- AZELYA/AÇALYA: Fundagillerden, kokusuz, güzel renkli çiçekler açan bir bitki. [Lat. AZALEOS] [Bölüm:Doga]

- AZERİLER: SAF OĞUZLAR [Bölüm:Insan]

- ÂZİME[Ar.]: Kıtlık yılı. [Bölüm:Genel]

- ÂZİME[Fars.]: Cuma günü. [Bölüm:Genel]

- ÂZİME[Fars.]: Bayram günü. [Bölüm:Genel]

- AZMÎN: Kemik özü. ASTÉINE[Fr.] [Bölüm:Insan]

- B: ...'LI V [Bölüm:Dil]

- BAALBEK(HELIOPOLIS): Dünyanın en geniş akrapolu olan Roma kalıntısı.[Beyrut] | Güneş şehri. [Lübnan'dadır.] [Bölüm:Mekanlar]

- BÂB: Kapı, sığınılacak yer, başvurulacak yer. [Bölüm:Istanbul]

- BÂB: Bir kitabın bölümlerinden her biri. [Bölüm:Istanbul]

- BÂB: İş, husus, madde. [Bölüm:Istanbul]

- BÂB-ÜS-SAÂDE: Sarayın dış kapısı. Topkapı Sarayı'nın üçüncü kapısı. [Bölüm:Istanbul]

- BABA-OĞUL ÇEŞMESİ: Acıbadem'dedir. [1841] [Bölüm:Istanbul]

- BÂBİL: Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan~büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dilin meydana gelmesi bakımından da masalda adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu, ilk çağdan kalma şehir. [Bölüm:Mekanlar]

- BACCAO: Tüm yaşamlarını ve çözümlerini deniz üzerinde kuran/sürdüren, karaya çıkmayanlar. [Filipinler'de] [Bölüm:Insan]

- BÂD-ÂVERD: Doğu müziğinde bir ses. [Bölüm:Muzik]

- BÂD-İ SABÂ: Adı manzum ananim bir edvarda geçen makam. [Bölüm:Muzik]

- BADAR/FALAK: Ayı yavrusu. [Bölüm:Hayvanlar]

- BADARNA: Halat sargısı. [Bölüm:Nesneler]

- BADEMCİK: TONSIL [Bölüm:Insan]

- BÂDİYET-ÜŞ-ŞÂM[Ar.]: Fırat ile Dicle'nin birleşip denize döküldüğü noktadan itibaren batıya doğru uzanan çöl. [Bölüm:Doga]

- BAGALEK[Fars.]: Koltukaltından çıkan yumruca, köpek memesi. [Bölüm:Insan]

- BAĞDAD: DARÜ'S-SELÂM [Bölüm:Mekanlar]

- BAGET[Fr. < BAGUETTE]: Bateri çalmaya yarayan ince, kısa çubuk. | [Öteki anlamları/kullanımları için sözlüklere başvurunuz!] [Bölüm:Muzik]

- BAĞIMLI BİÇİMBİRİM: BOUND MORPHEME [Bölüm:Dil]

- BAĞIMSIZ BİÇİMBİRİM: FREE MORPHEME [Bölüm:Dil]

- BAĞKESEN: Makaslıböcek. [Bölüm:Hayvanlar]

- BAĞLAÇ: CONJUNCTION [Bölüm:Dil]

- BAHA-MA: Sığ deniz. [Bölüm:Mekanlar]

- BAHARİYE ADALARI: Haliç'te, Eyüp - Sütlüce tarafında bulunan küçük adacıklar. [Bölüm:Istanbul]

- BAHÂR[Fars. çoğ. BAHÂRÂN]: Kışla yaz arasındaki mevsim. İlkyaz. [22 Mart - 21 Haziran arasıdır] [Bölüm:Genel]

- BAHR: Arûz'da aslî bir vezinle ondan doğan vezinler mecmûası. [Bölüm:Sanat]

- BAHR-İ NÂZÜK: Muradnâme'de geçtiğine göre en az 5-6 yüzyıllık bir makamdır. [Bölüm:Muzik]

- BAHTÎ: Bazı Divan şairlerinin ortak olarak kullandıkları mahlas. [Bölüm:Sanat]

- BAHTİYÂR[Fars.]: Güneydoğu Anadolu, Musul ve Bağdat'ta kullanılan bir makam. [Bölüm:Muzik]

- BAI: Akli Ruh. [Bölüm:Insan]

- BAÎD-İ LÂZIM: Bir makamın seyir dahilinde bulunup da istimali yok denilecek kadar o makama dâhil olan perdelere denir. [Sabâ makamının seyrinde neva perdesinin cüz'i bulunması gibi] [Bölüm:Muzik]

- BÂKEND: Renkli ipeklerle dokunmuş kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- BAKL, BAKLA[Ar. çoğ. BUKUL]: Sebze, yeşillik. | Yeşil kabuklu, iri taneli sebze. [Bölüm:Beslenme]

- BAKŞÎ: KÂTİP, FİLOZOF [Bölüm:Insan]

- BAKULUM: Penis kemiği. [Kemirgenlerde, rakun, mors, binturong ve bazı memelilerde bulunur.] [İnsanlar~örümcek maymunları bu kemiğe sahip olmayan tek primatlardır.] [Bölüm:Hayvanlar]

- BAL KAPANI HANI: Tahtakale'dedir. [XV. yy.] [Bölüm:Istanbul]

- BALAK: Hayvan yavrusu. [Bölüm:Hayvanlar]

- BALANİT: Glans(penis başı) yangısı. [Bölüm:Insan]

- BALE'DE: [Bölüm:Sanat]

- BALKELEBEĞİ: Bal kovanlarına çok zarar veren bir böcek. [Lat. GALLERIA CEREANA] [Bölüm:Hayvanlar]

- BALKI: Güzel, süslü, parlak. | Sancı, ağrı. [Bölüm:Insan]

- BALOTAJ[< Fr. < Alm.]: Bir seçimde, adaylardan hiçbirinin, gerekli/eşik oy sayısını sağlayamaması nedeniyle seçimin sonuçsuz kalması. [Bölüm:Genel]

- BÂL[Fars.]: Kuş kanadı. [Bölüm:Hayvanlar]

- BAMYA ANITI: Topkapı Sarayı'ndadır. [1811] [Bölüm:Istanbul]

- BÂM[Fars.]: Çatı, dam, kubbe. [Bölüm:Mekanlar]

- BANÇO: Telli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- BANDIRMA: Güvenilir liman. [Bölüm:Mekanlar]

- BANGKOK: Zeytin/Erik Köyü. [BANG: Köy | MAKOK: Zeytin ya da erik ya da ikisinin karışımı.] [Bölüm:Mekanlar]

- BANHU: Yaylı bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- BANTU: İNSAN [Bölüm:Insan]

- BANYAN AĞACI: Fiji'de ve Asya'da bulunan, Hindu dininde de kutsal kabul edilen bir ağaç. [Bölüm:Doga]

- BAR: Sayrılık(hastalık) sırasında dil üzerinde görülen beyaz renkli tabaka, pas. [Bölüm:Insan]

- BARBAROS[İt.]: Kırmızı sakallı. [Bölüm:Insan]

- BARBYSOS: KÂĞITHANE [Bölüm:Istanbul]

- BAREM(BARREME[Fr.]): Hazır cetvellerin sonucuna dayanılarak yapılan hesaplar için kullanılan terim. [Bölüm:Nesneler]

- BARİSFER/PİROSFER[Fr.]: Dünyanın ateş halindeki çekirdeği. [Bölüm:Doga]

- BARSAM: Yüzgeçleri dikenli ve zehirli, bir çeşit çarpanbalığı.[Lat. TRACHINUS VIPERA] [Bölüm:Hayvanlar]

- BARSAMA/MARSAMA: Hoş kokulu yaprakları yemeklere konulan, nane ve yabankekiğinin ortak adı. [Bölüm:Beslenme]

- BARYE: Atmosfer basıncını ölçmede kullanılan, eski bir basınç birimi. [ 1 barye = 1 dyn/cm² ya da 0.1 Pa ] [Bölüm:Nesneler]

- BAŞ: HEAD [Bölüm:Dil]

- BÂŞENG: Asma üzerinde bulunan üzüm salkımı. | Tohumluk olmak üzere alıkonulan sarı ve iri hıyar. [Bölüm:Beslenme]

- BASIMLAMA: Bazı kuşların yumurtadan ilk çıktığı anda çevresinde hareket eden ilk nesneye bağlanıp sürekli o nesneyi izlemelerine verilen addır. [Bölüm:Hayvanlar]

- BASİT SÖZCÜK: SIMPLE / SIMPLEX WORD [Bölüm:Dil]

- BÂSIT-ÜR-RIZK[Ar.]: Bir örgeni uzatıp açan kas. [Bölüm:Insan]

- BAŞLIK KISALTMA: ACRONYM [Bölüm:Dil]

- BAT/BATH/EPRAH[İbr.]: Bir hacim ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- BATAKLIKKETENİ: Papirüs ailesinden, bataklıklarda yetişen bir bitki, pamukotu. [Lat. ERIOPHORUM] [Bölüm:Doga]

- BATBATA[Ar.]: Kazın ötmesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- BATBATA[Ar.]: Kazın suya dalışı. [Bölüm:Hayvanlar]

- BATİNKA: Ayakkabı. [Tataristan'da.] [Bölüm:Nesneler]

- BATMAN: Miktarı, bölgelere ve tartılacak şeylere göre değişen, eski bir ağırlık ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- BAYAT, DURMUŞ: STALE[İng.] [Bölüm:Beslenme]

- BAYATİ: Türk müziğinde, Uşşak dörtlüsüne, buselik beşlisi katılmasıyla oluşturulmuş, eski bir makam. [Bölüm:Muzik]

- BAYILDIM YOKUŞU: Maçka'dadır. [Bölüm:Istanbul]

- BAYKAL GÖLÜ: Ateş Denizi[< BAY-GAL][Yakut dilinden]
Zengin Deniz[Moğollar ve Buryatların dilinde]
Baykal Denizi[göl olarak görmeyenler/değerlendirmeyenler]
Sibirya'nın Gözü

Boyu 648 km., eni 40 ilâ 80 km. arasında değişiyor.
31.000 km2'lik bir alanı kaplar ve 23.000 km3'lük bir su hacmi vardır.
En derin yeri 1637 metredir.[daha derin noktalarının olduğu da söyleniyor]
Göle akan 336 ırmak bulunmaktadır. [Fazla suyunu akıtan tek ırmak ise Angara Irmağı.]
25 milyon yaşında olduğu belirtiliyor. [Bölüm:Mekanlar]

- BAYTÂR/BEYTÂR[Ar.]/VETERİNER: Hayvan hekimi. [Bölüm:Hayvanlar]

- BAZI KISALTMALAR: Ad lib: Ad libitum
D.C.: Da capo
Dim.: Diminuendo
f: Forte
ff, fff: Fortissimo
fz: Forzando
G.P.: General pause, Grand pause
M.D.: Main droite, Mano destra
M.G., M.S.: Main gauche, mano sinistra
mf: Mezzo forte
mp: Mezzo Piano
pp, ppp: Pianissimo
pizz: Pizzicato
rit: Ritenuto
sf, sfz: Sforzando, sforzato
V.S.: Volti subito [Bölüm:Muzik]

- BAZI MAKAMLARIN ETKİLİ OLABİLDİĞİ ZAMANLAR: * Rast-rehavî makamları, seher zamanı etkilidir.
* Hüseyni makamı, sabahları etkilidir.
* Irak makamı, kuşluk zamanı etkilidir.
* Nihavend makamı, öğle zamanı etkilidir.
* Hicâz makamı, öğleyle ikindi arası etkilidir.
* Buselik makamı, ikindi zamanı etkilidir.
* Uşşak makamı, gün batımında etkilidir.
* Zengüle makamı, günbatımından sonra etkilidir.
* Muhalif makamı, yatsıdan sonra etkilidir.
* Rast makamı, geceyarısı etkilidir.
* Zirefkend makamı, geceyarısından sonra etkilidir. [Bölüm:Muzik]

- BÂZÎÇE[Fars.]: Oyun, eğlence, oyuncak. [Bölüm:Nesneler]

- BAZILIKA: Düz çatılı. [Bölüm:Mekanlar]

- BÂZ[Fars.]: Bir kulaç boyu. | Karış. [Bölüm:Nesneler]

- BEBEK BAKIMINDA EN ÖNEMLİLER: BEBEĞİ ÜŞÜTMEMEK VE DÜŞÜRMEMEK! [Bölüm:Insan]

- BECÂYİŞ: İki memurun rızaları ile ilgili makamın onayı sonucu aralarında memuriyet, makam ve görevlerini değiştirmeleri. [Bölüm:Insan]

- BEC[Fars.]: Ağzın içi, avurt. [Bölüm:Insan]

- BEDDÂL[Ar.]: Bakkal. [Bölüm:Insan]

- BEHDEL: Erilin memelerinin büyük olması. [Bölüm:Insan]

- BEHÎM[Ar.]: Dik, pürüzsüz ses. [Bölüm:Muzik]

- BEHRÂM[Fars.]: Her ayın 20. günü. [Bölüm:Genel]

- BEHREC: Eksik ya da ayarı bozuk para. [Bölüm:Nesneler]

- BEL: Geminin orta bölümü. [Bölüm:Nesneler]

- BELCE: İki kaş arası. [Bölüm:Insan]

- BELÎ: BAŞ ÜSTÜNE, HAY HAY [Bölüm:Oncelikliler]

- BELİK: Saç örgüsü. [Bölüm:Insan]

- BELİRLEYİCİ: DETERMINER [Bölüm:Dil]

- BELİRTEÇ: ADVERB [Bölüm:Dil]

- BELİRTİCİ: MARKER [Bölüm:Dil]

- BELİRTİLİ: DEFINITE [Bölüm:Dil]

- BELİRTME DURUMU: ACCUSATIVE CASE [Bölüm:Dil]

- BELLA: Tümbuktu - Mali'de yaşayan, kalker, odun, kum ve tuz ticareti yapan bir göçebe halkı. [Bölüm:Insan]

- BEMM[Ar.]: Kanun, tambur gibi çalgılara takılan tel. | Pes perde. [Bölüm:Muzik]

- BEN: Kuşun yavrusuna taşıdığı yem. [Bölüm:Hayvanlar]

- BENÂT-I NÂŞ[Ar. < BİNT]/BENETNASH[Fr.]/ETA URSUS[Lat.]/ALKAID[İng.]: Dübb-i Ekber denilen yıldız kümesinin kuyruğunun ucunda bulunan kümenin en sönük yıldızı. [Bölüm:Doga]

- BEND-İ HİSÂR: Sûz-i dil, pûselik~sultânî yegâh makamlarından oluşmuştur. [Bölüm:Muzik]

- BENDAKA[Ar.]: Hiddetli bakma, sert bakış. | Bir şeyi fındık gibi ufalama. [Bölüm:Insan]

- BENDER[Fars. çoğ. BENÂDİR]: Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi. [Bölüm:Genel]

- BENDİŞ[Fars.]: Altın ve gümüş üzerine işlenilen nakış, savat. [Bölüm:Nesneler]

- BENDUKÎ[Ar.]: Keten bezinin en iyisi. [Bölüm:Nesneler]

- BENEK[Fars.]: Atlas zemin üzerine sırma işlemeli bir tür kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- BENE[Fars.]: İnce urgan, palamar, ip. [Bölüm:Nesneler]

- BENGÂH: Keçeden yapılmış Türkmen evi. | Emirlere~yüksek rütbelilere ait özel çadır. [Bölüm:Mekanlar]

- BENG[Fars.]: Atlas zemin üzerine işlenmiş sırma çiçekli bir tür kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- BENÎKA[Ar. | çoğ. BENÂYIK]: Giysinin koltukaltındaki parçası. [Bölüm:Nesneler]

- BENÎ[Ar.]: OĞULLAR(/I) (BENÎ İSRÂİL [Bölüm:Insan]

- BENNE[Ar. çoğ. BİNÂN]: Güzel koku. [Bölüm:Nesneler]

- BER-EFŞÂN[Fars.]: Türk müziğinin büyük usûllerindendir. [Bölüm:Muzik]

- BER-TENG[Fars.]: At koşumunun sırt kayışı. | Cübbe ya da ferâce kuşağı. | Küçük çocuğu annesinin sırtına bağlamaya yarayan göğüs kuşağı. [Bölüm:Nesneler]

- BERÂRÎ[< Ar. BERRİYYE]: Çöller, sahralar. [Bölüm:Doga]

- BERBAH[Ar.]/ÉPIDIDYME: Erbezi üstü. [Bölüm:Insan]

- BERBERBALIĞI: Hanigillerden, kuyruğunun çatalı çok uzun olan, Akdeniz'de yaşayan bir balık. [Lat. SERRANUS ANTHIAS] [Bölüm:Hayvanlar]

- BERÇEKER: Acem/Pers. [Bölüm:Insan]

- BEREHREHE[Ar.]: Çok güzel hanım. [Bölüm:Insan]

- BEREM[Fars.]: Üzüm çubuklarının altına konulan çatal ağaç, herek. | Asma ve kabak çardağı. [Bölüm:Mekanlar]

- BEREND[Fars.]: Nakışsız ipek kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- BERE[Fars.]: Kuzu. [Bölüm:Hayvanlar]

- BERFEND[Fars.]: Güzel söz. | Derin yer. [Bölüm:Dil]

- BERHÛD[Fars.]: Saçmasapan söz. [Bölüm:Dil]

- BERÎA[Ar.]: Güzelliği ve olgunluğuyla akranlarından üstün olan hanım. [Bölüm:Insan]

- BERİBERİ: Beslenme bozukluğu. [Bölüm:Beslenme]

- BERÎCEN/BERÎZEN[Fars.]: İçinde ekmek pişirilen ocak, fırın. [Bölüm:Beslenme]

- BERNİŞ[Fars.]: Karın ağrısı/sancısı. | Eklem/mafsal ağrısı, romatizma sancısı. [Bölüm:Insan]

- BERRÜSTE[Fars.]: Kavun, karpuz, çayır, çimen gibi dal budak salıp yükselmeyen bitkiler. [Bölüm:Doga]

- BERR[Ar.]: Kara. [Bölüm:Doga]

- BERTILLONAGE/ANTROPOMETRİ: Suç işleyenlerin kimliğini bulmaya yarayan yollardan biri. [Bölüm:Insan]

- BEŞERE[Ar.]: İnsan derisinin dış tabakası. [Bölüm:Insan]

- BESTE: Bir şarkının makam ile uyumu. | Kapalı, bağlı, bitiştirilmiş, bağlanmış. | Donmuş. | Esterâbâd ve Gürgan'da yapılan basma nakışlı ipek kumaş. [Bölüm:Muzik]

- BESTE-NİGÂR[Fars.]: En eski mürekkep Türk makamlarındandır. [Bölüm:Muzik]

- BETHLEHEM: Ekmeğin evi. Kudüs'ün güneyindedir. [Hz. İsa'nın doğduğu ve son yedi gününü geçirdiği bölge.] [Bölüm:Mekanlar]

- BETİ: Resim ve yontu sanatlarında, varolanların biçimi. [Bölüm:Sanat]

- BEVGA': Yumuşak toprak. [Bölüm:Doga]

- BEVL/TEBEVVÜL: İşemek. [BEVLE [Bölüm:Insan]

- BEYÂTÎ-ARABÂN-PÛSELİK[Fars.]: Fahri efendinin düzenlediği bir makamdır. [Bölüm:Muzik]

- BEYÂTÎ-ARABÂN[Fars.]: Türk müziğinin mürekkep makamlarındandır. [Bölüm:Muzik]

- BEYÂTÎ-PÛSELİK[Fars.]: Zekâi Dede'nin düzenlediği bir mürekkep makamdır. [Bölüm:Muzik]

- BEYÂTÎ[Fars.]: Türk müziğinin en eski makamlarındandır. [Bölüm:Muzik]

- BEYAZ KALA: Papua Yeni Gine'nin Kundiava kasabasında bulunan bir çiçek. [Bölüm:Doga]

- BEYDAK[Ar. çoğ.: BEYÂDIKA] [Bölüm:Genel]

- BEYİN[< Ar. BEYN: Ara, Arada olan.]/EMİK: 222.600 m2 | Ort. 1200 - 1300 gr. [Bölüm:Insan]

- BEYN-EL-BAHREYN: Adı anonim bir edvarda geçen makam. [Bölüm:Muzik]

- BEYT-İ ANKEBÛT, BEYT-ÜL-ANKEBÛT[Ar.]: Örümcek yuvası. | [mecaz] Derme-çatma ev. [Bölüm:Mekanlar]

- BEYTÂRÂ[Ar.]/VETERİNERLİK: Hayvan hekimliği. [Bölüm:Hayvanlar]

- BEYT[Ar.]: Mesken, hane, ev, oda, oba. [Bölüm:Mekanlar]

- BEYZET-ÜL-HARR[Ar.]: Şiddetli sıcaklık. [Bölüm:Doga]

- BEZÂ[Ar.]: Konuşmada açık-saçıklık. [Bölüm:Dil]

- BEZİR: Keten tohumu yağı. [Bölüm:Beslenme]

- BEZK[Fars.]: Tespihböceği. [Bölüm:Hayvanlar]

- BEZM-ÂRÂ[Fars.]: Meclisi süsleyen. | Adı Nasır Abdülbaki'nin Tedkik~Tahkik'inde terkipler arasında geçen makam. [Bölüm:Muzik]

- BEZM-İ TARAB: Yeni terkib edilmiş ve rağbet görmemiş bir mürekkep makamdır. [Bölüm:Muzik]

- BEZZAZ: Kumaş satan kişi, manifaturacı. [Bölüm:Insan]

- BÎ-ZENEB[Ar.]/ANOURE[Fr.]: Kuyruksuz/lar. [Bölüm:Hayvanlar]

- BIANNA: VİYANA [Kıtlık yüzünden Girit Adası'ndan kaçan genç bir kız, adını bu şehre vermiştir.] [Bölüm:Mekanlar]

- BICIL: Aşık kemiği altındaki küçük kemik. [Bölüm:Insan]

- BİÇİM: MORPH, FORM [Bölüm:Dil]

- BİÇİMBİLİM: MORPHOLOGY [Bölüm:Dil]

- BİÇİMBİLİMSEL KOŞULLANMA: MORPHOLOGICAL CONDITIONING [Bölüm:Dil]

- BİÇİMBİLİMSEL ÖLÇÜT: MORPHOLOGICAL CRITERIA [Bölüm:Dil]

- BİÇİMBİRİM: MORPHEME [Bölüm:Dil]

- BİÇİMBİRİMSEL: MORPHEMIC [Bölüm:Dil]

- BİÇİMSEL SESBİLİM: MORPHOPHONOLOGY, MORPHOPHONEMICS [Bölüm:Dil]

- BİÇİMSEL SESBİRİM: MORPHOPHONEME [Bölüm:Dil]

- BICIRGAH: Boru biçimindeki maden paraların içini düzleştirip parlatmakta kullanılan aygıt. [Bölüm:Nesneler]

- BID'/BID'A[Ar.]: Geceden bir bölüm. [Bölüm:Genel]

- BİDAK[Fars.]: Don, pantolon gibi ayaktan giyilenlerin paçası. [Bölüm:Nesneler]

- BİHR[Ar.]: Ağız kokusu. [Bölüm:Insan]

- BİLÂD-I RÛM: Osmanlı Devleti içinde bulunan kentler. Anadolu. [Bölüm:OSMANLI]

- BİLEŞME: (LEXICAL) COMPOUNDING [Bölüm:Dil]

- BİLGİ TÜRLERİ: [Bölüm:Oncelikliler]

- BİLGİSELLİK KİPİ: EPISTEMIC MODALITY [Bölüm:Dil]

- BİLİM'DE: [Bölüm:Bilim]

- BİLİM'DE BUGÜN: [Bölüm:Bilim]

- BİLİMDE: [Bölüm:Bilim]

- BİLİNCİN: [Bölüm:Oncelikliler]

- BİLUM: Yünden örülen bir torba.[Papua Yeni Gine'de] [Bölüm:Nesneler]

- BÎNÎ, ENF[çoğ. ÂNÂF]: BURUN [Bölüm:Insan]

- BİREŞİM: Ayrımları/nı gösteren birlik. [Bölüm:Oncelikliler]

- BİRİG[Fars.]: Üzüm salkımı. [Bölüm:Beslenme]

- BİRLEŞİK TÜMCE: COORDINATE SENTENCE [Bölüm:Dil]

- BİRLEŞME: (SYNTACTIC) COMPOUNDING [Bölüm:Dil]

- BİRÛN: Taşra. [Bölüm:Mekanlar]

- BİSÂT-I SATRANÇ: Satranç tahtası. [Bölüm:Genel]

- BÎSÜTÛN: Şîrîn'in emriyle, Ferhad'ın deldiği dağ. Bugün Bağdat ile Hamedan arasında Kirman Şâh'ın 30 km. doğusunda kalır. Dik, kayalık ve sarp bir dağdır. [Bölüm:Mekanlar]

- BÎŞ[Fars.]: Bıldırcın otu dnilen zehirli bir ot. [Çin'de bulunur] [Bölüm:Doga]

- BİT(BAT) PAZARI: Beyazıt'tadır. [Bölüm:Istanbul]

- BİTİK, YARLIK: MEKTUP [Bölüm:Yazmalar]

- BİTMEMİŞLİK GÖRÜNÜŞÜ: IMPERFECTIVE ASPECT [Bölüm:Dil]

- BİTMİŞLİK GÖRÜNÜŞÜ: PERFECTIVE ASPECT [Bölüm:Dil]

- BIYIKLI VUNDU BALIĞI: Zambiya'nın Zambezi ırmağında yaşamaktadır. [Bölüm:Hayvanlar]

- BÖBÜR: Memelilerden, sıcak ülkelerde yaşayan, derisi benekli, yırtıcı hayvan. [Lat. HYRAX SYRIENSIS] [Bölüm:Hayvanlar]

- BOCA: Geminin rüzgâr almayan yönü. [Bölüm:Nesneler]

- BÖCEKLİ CAMİSİ: Erenköy'dedir. [Bölüm:Istanbul]

- BOĞAZ: ÂHİYÂNE[Fars.] [Bölüm:Insan]

- BÖKE: Kahraman, güçlü kimse. | Ulusal ya da uluslararası bir yarışmada ilk dereceyi alan, birinci olan, şampiyon. [Bölüm:Insan]

- BOLÂHENK NISFİYESİ: Piyanodaki "la" notasını "nevâ" perdesi olarak kabul eden akorda sahip yarım(nısf-nısfiye) ney. [Bölüm:Muzik]

- BOLİÇE: Yahudi kadını. [Bölüm:Insan]

- BOLOMETRE: Siyah bir nesnenin iletkenliğindeki değişimlerden çok az miktardaki radyasyon enerjisini ölçebilen elektrikli bir aygıt. [Bölüm:Nesneler]

- BOLOMETRE: Işınım ölçer. [Bölüm:Nesneler]

- BÖLÜK-İ RUMİYAN: Anadolular Bölüğü. [Bölüm:Yazmalar]

- BÖLÜNEMEYEN: INDIVISIBLE [Bölüm:Dil]

- BÖRK: Kalpak. [Tataristan'da.] [Bölüm:Nesneler]

- BOŞ BİÇİM: EMPTY MORPH [Bölüm:Dil]

- BOSA, MANTİLYE: Gemide kullanılan bir zincir. [Bölüm:Nesneler]

- BOSTÂNCIYÂN/BOSTÂNİYÂN: Saray teşkilâtında, padişah saraylarının korunması ile görevli olanlar, bostancılar. [Bölüm:OSMANLI]

- BOYNUZ: REVK, KARN[Ar.], SERÛ[Fars.] [Bölüm:Hayvanlar]

- BOYOTU: Baklagillerden, çiçekleri mavi, sarı ya da beyaz renkli, kurutulan tohumları çemen yapımında kullanılan bir bitki. [Lat. TRIGONELLA FAENUGRAECUM] [Bölüm:Doga]

- BOZA: ÂHŞÜME[Fars.] [Bölüm:Beslenme]

- BOZUNTU: Taklitte kalan. [Bölüm:Genel]

- BREZİLYA: PAU BRASILIS adlı ağaçtan. [Portekiz'li ALVAREZ CABROL tarafından, 22 Nisan 1500'de] [Bölüm:Mekanlar]

- BRICOLAGE DİLLERİ: Farklı dilden iki uygarlığın karşılaşması sonucu kendiliğinden doğan diller. [Bölüm:Dil]

- BRUKSİZM: Uyku sırasında dişleri sıkmak, gıcırdatmak ve çeneyi kenetlemek. [Bölüm:Insan]

- BUALİ ŞELÂLELERİ: Orta Afrika Cumhuriyeti'nde bulunan, dünyanın en geniş 4. şelâlesi olarak bilinen şelâle. [Bölüm:Doga]

- BUDAK: NODE [Bölüm:Dil]

- BUGAKU: Japon imparatorluk sarayında türemiş danslar. [Bölüm:Sanat]

- BÜĞELEK: Sığırları ısıran sinek. [Bölüm:Hayvanlar]

- BULANIK ANLAM: AMBIGUITY [Bölüm:Dil]

- BULANIK ANLAMLI: AMBIGUOUS [Bölüm:Dil]

- BÜLBÜL YUVASI: Küçük kadeh. [Bölüm:Nesneler]

- BÜNBEK/BENBEK: Kadırga balığı denilen bir tür deniz canlısı. [Bölüm:Hayvanlar]

- BÜR'/İLTİYÂM[Ar.]: Yaranın iyileşip kapanması, onulma. [Bölüm:Insan]

- BURGATA[< İt.]: Tel ve bitkisel halatların pus[2.54 cm.] olarak çevresini belirten birim. [Bölüm:Nesneler]

- BÜRGU[Fars.]: Boru denilen bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- BURJUVA: Orta halli halk. [Bölüm:Insan]

- BÜRKE, BÜĞET: Su birikintisi, göl. [Bölüm:Doga]

- BURNAZ: İri ve uzun burunlu. [Bölüm:Insan]

- BURTLAK: Taşlık, çalılık yer. [Bölüm:Mekanlar]

- BURUN YANGISI: NEZLE | ZÜKÂM[Ar.] | ZÜKÂM-I MÜZMİN [Bölüm:TIP]

- BURUNDİ: Küçük Baldırlı İnsanlar Ülkesi [Bölüm:Mekanlar]

- BÜRYANİ: PİLAV [Bölüm:Beslenme]

- BÛSELİK: En eski makamlardandır. Minör karşılığıdır. Bûselik beşlisi ve hicaz dörtlüsünden oluşur. Dizisi çıkıcı olup hüseynîde son bulur. İnici şekli şehnâz ve bûselik adıyla anılır. Nihâvend, sultân-ı yegâh, ruh ve nüvâz gibi makamlar bundan çıkmıştır. Orta derecede kullanılmış makamlardandır. [Bölüm:Muzik]

- BUY-I GÜL: Gül yağı. [Bölüm:Beslenme]

- BÜYÜK SELÇUKLU YÖNETİMİ'NDE: ( * VEZİR(SAHİB) / BAŞBAKAN
(ULEM KÖKENLİ, BÜROKRAT GİBİ VE GENELLİKLE İRAN'LI, BÜTÇENİN %10'UNU ALIRDI)

* DİVÂN-I A'LÂ / BAKANLAR KURULU

* DİVÂN-I İSTÎFÂ / MÂLİYE BAKANLIĞI
MÜSTEVFÎ / MÂLİYE BAKANI

* DİVÂN-I İŞRÂF - SAYIŞTAY
MÜŞRİF

* DİVÂN-I ÂRZ - SAVUNMA BAKANLIĞI
ÂRIZ - SAVUNMA BAKANI

DİVÂN-I İNŞÂ VE TUĞRA / DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI
MÜNŞÎ/TUĞRÂÎ - KÂTİPLER/DEBÎR

İNŞÂ: YAZIŞMA/DİPLOMASİ
----------
ATABEG - LALA/LIK (DAR ANLAMDA) (DİVAN'A KATILIRDI)
NÂİBU'S-SALTANA / SULTAN VEKİLİ
( TÜRKİYE SELÇUKLULARI'NDA )
BEGLERBEGİ - ORDU KOMUTANI
PERVÂNE - İKTÂ İLE İLGİLİ
) [Bölüm:Insan]

- BÜYÜK SİYAH NOKTA: HALK [Bölüm:Insan]

- BÜYÜLTME: AUGMENTATIVE [Bölüm:Dil]

- BUYURUM: IMPERATIVE [Bölüm:Dil]

- BÜZ-BÂN[Fars.]: Keçi çobanı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇAĞANOZ: Kabukluların on ayaklılar alttakımından olan, küçük su canlısı. [Lat. CARCINUS] [Bölüm:Hayvanlar]

- CÂGER[Fars.]: Kuş kursağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇAĞLAR'I: [Bölüm:Oncelikliler]

- ÇAĞRA: Anada ufak bir arıza olur da, eş, kırmızı kanı tasfiye edemeden kaçırırsa, bunlar çocuğun bağırsağından çıkar. Buna çağra denir. [Bölüm:Insan]

- ÇÂH-I ZENAHDÂN[Fars.]: Çene çukuru. [Bölüm:Insan]

- CAİZE: Lâyık olana vermek. [Bölüm:Oncelikliler]

- ÇAKALBOĞAN: Kırlarda rastlanan bir bitki. [Bölüm:Doga]

- ÇAKŞIR: Kuşların ayağındaki tüy. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇAL: Taşlık yer. [Bölüm:Mekanlar]

- ÇALIKUŞU: WREN[İng.], TROGIODYTES[Lat.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇALIŞMA/MESAİ SAATLERİ: [Bölüm:Insan]

- ÇAMÇA: Sazangillerden, bir ırmak balığı. [Lat. LEUCISCUS RUTILUS] [Bölüm:Doga]

- CAMGÜZELİ: Evlerde süs olarak yetiştirilen, kırmızı çiçekler açan, bir tür kınaçiçeği. [Lat. IMPATIENS SULTANİ] [Bölüm:Doga]

- CANAVAROTU: Canavarotugiller ailesinin örnek türlerinden olan ve kenevirle tütün köklerinin asalaklarından biri sayılan çiçekli bitki. [Lat. OROBANCHE RAMOSA] [Bölüm:Doga]

- ÇANÇİÇEĞİ/MERYEMANAELDİVENİ: Çançiçeğigillerden, süs bitkisi olarak ekilen ve çiçekleri, çan biçiminde olan bir bitki cinsi. [Lat. CAMPANELLA] [Bölüm:Doga]

- CANDELA: Kandelas, ışık şiddeti birimi. [Bölüm:Bilim]

- CANKURTARAN MESCİDİ: Süleymaniye'dedir. [Bölüm:Istanbul]

- CANLI: ANIMATE [Bölüm:Dil]

- CANSIZ: INANIMATE [Bölüm:Dil]

- ÇAPAK: RÎME, ÂJÎH/PÎH[Fars.] [Bölüm:Insan]

- ÇAPARIZ: İçinden çıkılamayacak denli güç olan, karışık iş. [Bölüm:Genel]

- ÇAPLA: Maden kazmak için kullanılan çelik kalem. [Bölüm:Nesneler]

- ÇARGÂH[< Fars.]: Türk müziğinde, "do" perdesinin adı. | Bu perdede karar kılan makam. [Bölüm:Muzik]

- CAROTENE: Karotin, A vitaminin ana maddesi. [Bölüm:Bilim]

- ÇARŞI: Dört taraf, dört tarafı olan şey. [Fars. < ÇÂR/ÇEHÂR-SU] | SUK[Arapça] [Bölüm:Mekanlar]

- CÂRÛ/CÂRUB[Fars.]: Süpürge. [Bölüm:Nesneler]

- ÇAT: İki yolun birleştiği yer, kavşak. [Bölüm:Mekanlar]

- ÇATAL ÇEŞME: Bâbıâli'dedir. [Bölüm:Istanbul]

- ÇATI: VOICE [Bölüm:Dil]

- ÇATLADI KAPI: Kumkapı'dadır. [Bölüm:Istanbul]

- ÇATLADIKAPI: Kumkapı-Ahırkapı arasında. [1532 yılındaki sarsılma nedeniyle bu kapının çatlamış olmasından dolayı bu adı almıştır] [Bölüm:Istanbul]

- ÇAYIRGÜZELİ: Buğdaygillerden bir bitki türü. [Lat. EROGROSTIS MAJOR] [Bölüm:Doga]

- ÇAYIRSEDEFİ: Düğünçiçeğigillerden, sulak yerlerde yetişen, kökü iç sürdürücü olarak kullanılan bir bitki. [Lat. THALICTRUM] [Bölüm:Doga]

- ÇAYIRTİRFİLİ: Baklagillerden, hayvan yemi olarak yetiştirilen bir bitki. [Lat. TRIFOLIUM PRATENSE] [Bölüm:Doga]

- CEBE[< Fars.]: Zırh. | Silah. [Bölüm:Nesneler]

- CEBÎN: Korkak, yüreksiz. [Bölüm:Insan]

- CEBÎN: Alçak. [Bölüm:Insan]

- ÇEDİK: Bir tür ayakkabı. [Bölüm:Nesneler]

- CEDRE/GUŞA[< Arnavutça]: Guatr. [Bölüm:TIP]

- CEDVEL ÇEKMEK: Kenarlara çizgi çekmek. Cedvelkeş, kalemkeş. [Bölüm:Yazmalar]

- CEHEL SUTUN: KIRK SÜTUN [Bölüm:Mekanlar]

- ÇEKİM: INFLECTION [Bölüm:Dil]

- ÇEKİM EKİ: INFLECTIONAL AFFIX [Bölüm:Dil]

- ÇEKİMSEL BİÇİMBİLİM: INFLECTIONAL MORPHOLOGY [Bölüm:Dil]

- ÇEKİMSEL BİÇİMBİRİM: INFLECTIONAL MORPHEME [Bölüm:Dil]

- ÇEKMEKAT: Apartmanlarda ya da evlerde, dört yanı teras olarak bırakılan en üst kat. [Bölüm:Mekanlar]

- ÇEKÜL/ŞAKUL: Ucuna bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yerçekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç. [Bölüm:Nesneler]

- ÇELİKPAMUĞU: Verniklenmiş yüzeyleri düzeltmeye ya da matlaştırmaya yarayan, uzun ve keskin kenarlı, çelik tel tomarı. [Bölüm:Nesneler]

- CELÎ[Ar.]: Hat sanatında, iri ve büyük yazı. | Kalın ve okunaklı, her çeşit yazı. [Bölüm:Sanat]

- CEM ETMEK: İLÂÇ HAZIRLAMAK [Bölüm:Dil]

- ÇEMİÇ: Dut/üzüm kurusu. [Bölüm:Beslenme]

- CENÂH: Kol, pazu. [Bölüm:Insan]

- CENÂH: Giysi kolu, yen. [Bölüm:Insan]

- CENÂH-I ZÜBÂB[Ar.]: Sinek kanadı. [Bölüm:Hayvanlar]

- CENÂH[Ar.]: Kuş kanadı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇENEK: Kuş gagasının alt ve üst bölümlerinin her biri. [Bölüm:Hayvanlar]

- CENNET KUŞU: Papua Yeni Gine'nin bayrağında yer alan, upuzun kuyruk tüyleri bulunan, siyah, endemik kuş.[Kumul Lodge'da, doğal ortamında görülebilir] [Bölüm:Hayvanlar]

- CENNET KUŞU: Papua Yeni Gine'de bulunur. [Bölüm:Hayvanlar]

- CENNETBALIĞI: Mavi, yeşil zemin üzerine, bakır rengi, çizgili, tropikal balık. [Lat. MACROPODUS VIRIDIAURATUS] [Bölüm:Hayvanlar]

- CENNETKUŞU: Tüyleri güzel renkli bir kuş. [Lat. PARADISEA APODA] [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇENTİK: Bir şeyin kenarında kesilerek ya da kırılarak açılan küçük kertik, tırtık. | Küçük oyuk. | Basım sırasında basım aygıtının diyaframını belirli bir açıklığa getirecek düzeni işletmek için filmin kenarına yapılan çukurluk. [Bölüm:Nesneler]

- ÇEPİÇ: Bir yaşındaki keçi. [Bölüm:Hayvanlar]

- CERBEZE: Güzel konuşma. [Bölüm:Insan]

- CERES: Hayvanın boynundaki çıngırak. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇERGE: Çadır hamam. [Bölüm:Mekanlar]

- ÇERH: FELEK [Bölüm:Doga]

- CERÎB: Eskiden Arap ülkelerinde kullanılan [aşağı-yukarı] 216 litrelik bir hacim ölçüsü. | Tarla ve arazi ölçüsü. | Dönüm. [Bölüm:Nesneler]

- CERÎB-üt-TAÂM: Dört kâfiz arpa ve buğday alan bir ölçek. [Bölüm:Nesneler]

- CERİDE: Gazete. | Tutanak, kayıt defteri. | Süvari kolu. [Bölüm:Nesneler]

- CERÎDE[Ar.]: Dergi, gazete gibi belli aralıklarla yapılan yayımlar. [Bölüm:Nesneler]

- ÇERPA[Tibet dilinde]: DOĞA İNSANI [Bölüm:Doga]

- ÇERPA[Tibet dilinde]: DOĞA İNSANI [Bölüm:Insan]

- ÇERVİŞ[Fars.]: Yemeğin sulu kısmı. | Kavrulmuş un ile yapılan bir çeşit yemek. [Bölüm:Beslenme]

- ÇEŞİTLİ MAKAMLAR: * ACEMAŞÎRÂN
* ACEMKÜRDÎ
* BESTENİGÂR
* BEYÂTİ ARABÂN
* BÛSELİK
* DÜGÂH
* EVC
* EVCÂRÂ
* GERDÂNİYE
* GÜLNÂRÎ

* HİCAZ
* HİCAZKÂR
* HÜSEYNİ
* H. BÛSELİK
* HÜZZÂM
* KARCIĞAR
* K. HİCAZKÂR
* MÂHÛR
* MUHAYYER
* M. BÛSELİK
* NEVÂ
* NİHÂVEND
* NİKRİZ
* PENÇGÂH
* RAST
* SABÂ
* S. ZEMZEME
* SEGÂH
* SÛZİNÂK
* ŞEHNÂZ
* UŞŞÂK
* YEGÂH [Bölüm:Muzik]

- CEVÎ[Fars.]: Bir arpa ölçüsündeki ağırlık. [Bölüm:Nesneler]

- CHANG: Çin'de eski bir uzunluk ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- CİBİLİYET: Yaratılış, huy, maya, fıtrat. [Bölüm:Dil]

- CİBİLİYETSİZ: Soysuz, sütü bozuk. [Bölüm:Dil]

- ÇIFIT KAPISI: Eminönü'ndedir. [Bölüm:Istanbul]

- ÇİĞDEM/MAHMURÇİÇEĞİ: Zambakgillerden, türlü renklerde çiçek açan, çok yıllık, yumrulu bir kır bitkisi. [Lat. COLCHICUM] [Bölüm:Doga]

- ÇİĞE: Ceviziçi. [Bölüm:Beslenme]

- CİĞEROTU: Düğünçiçeğigillerden, çok yıllık, otsu bir bitki. [Lat. HEPATICA] [Bölüm:Doga]

- CİHANGİR: Tophane- Fındıklı sırtları. [Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzâde Cihangir[1531-1553] adına yapılan cami adından.] [Bölüm:Istanbul]

- CİHAZ: Çeyiz, kadının evlenirken birlikte getirdiği mallar. [Bölüm:Nesneler]

- ÇIKARIM: INFERENCE [Bölüm:Dil]

- ÇIKMA DURUMU: ABLATIVE CASE [Bölüm:Dil]

- ÇIMA: Halat ucu. [Bölüm:Nesneler]

- ÇİMBALİ: Orkestralarda çalınan, iki yuvarlak yüzeyden oluşmuş metal, vurmalı çalgı. [Bölüm:Muzik]

- CIMBIZ: TWEEZERS [Bölüm:Nesneler]

- ÇIMKIRIK: Kuş pisliği. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇIMKIRIK/SANK: Kuş pisliği. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÇİN: KURT [Siyenpice] [Bölüm:Mekanlar]

- ÇÎN-İ EBRÛ: Kaş çatıklığı. [Bölüm:Insan]

- CİNÂS[Ar.]: Sesçe aynı, anlamca farklı olan sözcükleri birarada bulundurma sanatı. [Bölüm:Sanat]

- ÇİNİLEK: Akustiği bozuk yer. [Bölüm:Muzik]

- CİNS: GENDER [Bölüm:Dil]

- CİRİT: Düğün ve savaş oyunu. | Soyulmuş ağaç. [100-120 cm. civarındadır.] [Bölüm:Spor]

- CİS: Bitkilerden sızan şekerli su. [Bölüm:Doga]

- ÇİŞİK: Tavşan yavrusu. [Bölüm:Hayvanlar]

- CİSİM: Ebâdı selâseyi kâbil olan şey. [Bölüm:Mantik]

- CİSR-İ MUALLAK: ASMA KÖPRÜ [Bölüm:Istanbul]

- ÇİTEN: Kuzu ağılı. [Bölüm:Hayvanlar]

- COEFFICIENT: Katsayı. [Bölüm:Bilim]

- COĞRAFYA: Strabon'un yazdığı kitabın adıdır! [Bölüm:Mekanlar]

- ÇOLİTA AYMARAS: Bolivya'nın başkenti La Paz'ın sokaklarında, rengârenk giysili, başlarında vazgeçilmez olan birer melon şapkaları ile her gün 12 saat boyunca satış yapan kadınlara verilen ad. [Bölüm:Insan]

- ÇOLPA/MELEME: Rahatına düşkün. [Bölüm:Insan]

- CONSPICIOUS: Göstermelik. [Bölüm:Oncelikliler]

- ÇORBA KAPISI: Fatih'tedir. [Bölüm:Istanbul]

- ÇÖTELE: Tehlikeyi belirtmek için dikilen değnek. [Bölüm:Nesneler]

- COUGALAPATHY: Kanın pıhtılaşamaması durumu/sorunu. [Bölüm:TIP]

- ÇÖYÜR: Yaylı bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- CUBİT: Dirsekten orta parmağın ucuna kadar olan eski bir uzunluk ölçüsü. 50 cm. [Bölüm:Nesneler]

- ÇUBUKAĞACI: Sütleğengillerden, içi delik olan, dalları çubuk gibi kullanılan bir ağaççık. MABEA[Lat.] [Bölüm:Doga]

- CÜCÜK: Filiz, tomurcuk. | Kümes hayvanlarının yavrusu, civciv. | Kuş yavrusu. [Bölüm:Hayvanlar]

- CURCUNA: Musikîde hızlı bir usûl. [Bölüm:Muzik]

- ÇÜRÜK ELMA MESCİDİ: Eminönü'ndedir. [Bölüm:Istanbul]

- ÇÜRÜKÇÜL: Doğal olarak hayvan ve bitki kalıntılarının üzerinde yaşayan ve onların çürümesine yol açan bitki ve organizmalar. SAPROFİT [Bölüm:Doga]

- CÜZAM/CÜZZAM, LEPRA[< Yun.]: Hansel basilinin neden olduğu, bulaşıcı deri hastalığı, miskin hastalığı. [Bölüm:TIP]

- DA'IY/MÜTEBENNÂ[< BENÎ]: Evlâtlık, evlât edinilen çocuk. (TEBENNÎ[< BENÎ]: Evlât edinme.) [Bölüm:Insan]

- DÂD[Fars.]: Tuzlu balgam denilen bir cilt hastalığı. [Bölüm:Insan]

- DÂG[Fars.]: Yanık yarası. [Bölüm:Insan]

- DAL: BRANCH [Bölüm:Dil]

- DALGIÇBÖCEKLER: Sivrisinek kurtçuklarına saldırarak yok eden, durgun sularda yaşayan kınkanatlılar ailesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- DALGIR[Fars. MENEVŞE | Ar. HARE]: Bir yüzeyde, renk dalgalanması sonucu görülen parlaklık. [Bölüm:Doga]

- DALIZ: İçkulaktaki kemik dolambacın orta bölümü. [Bölüm:TIP]

- DÂNİK[Ar.]: Bir dirhemin dörtte(/altıda) biri. [Bölüm:Nesneler]

- DÂNİK[Ar.]: Mangır. [Bölüm:Nesneler]

- DANTELAĞACI: Dulaptalotugillerden, Antillerde yetişen, sünger gibi kullanılan, kabuk lifleri dantele benzeyen bir ağaç. [Lat. LAGETTA] [Bölüm:Doga]

- DARÜL ELHAN: Konservatuvar.[İlk müzik/sanat okuludur.][Şehzade Camii ile Binbirdirek arasındaki Vefa Lisesi sokağındaydı.] [Bölüm:Muzik]

- DATCHA: Rusya'da haftasonu evleri. [Bölüm:Mekanlar]

- DAVAR/SELLE: Keçi/koyun sürüsü. [Bölüm:Hayvanlar]

- DEFTER-DÂR[Ar./Fars.]: İl'de Maliye Bakanlığı'nın en yüksek memuru. [Bölüm:Insan]

- DEĞİLLİK: NEGATIVE [Bölüm:Dil]

- DEĞİŞTİRGEN: PARAMETER [Bölüm:Dil]

- DEKAN: Mâlî Papaz. [Bölüm:Insan]

- DEKOVİL: Küçük demiryolu. [Bölüm:Mekanlar]

- DELFİ(DELPHOI) TAPINAĞI: Atina'nın 130 km. kuzeybatısındadır. [Bölüm:Mekanlar]

- DELİCE: Buğdaygillerden, genellikle buğday tarlalarında yetişen, tohumu zehirli, yabani bir bitki. [Lat. LOLIUM TEMULENTUM] [Bölüm:Doga]

- DELTAKASI: Omuzbaşında bulunan, üçgen biçimindeki kas. [Bölüm:TIP]

- DEMETER: Bereket tanıçası. [Bölüm:Doga]

- DENDROGAM: Soyağacı. [Bölüm:Oncelikliler]

- DENETLEME: CONTROL [Bölüm:Dil]

- DENEYİMSEL TAMAMLIK: EXPERIENTIAL PERFECT [Bölüm:Dil]

- DENİZAĞZI/AHMEZ: Suyun içinde sürekli açılıp kapanan bir deniz canlısı. [Bölüm:Hayvanlar]

- DENİZÇAKISI: Kuma, dikine gömülerek yaşayan, çakı diye de adlandırılan, 20 cm. boyunda, ikiçenetli yumuşakça. [Lat. SOLEN] [Bölüm:Hayvanlar]

- DENTROLOJİ: Ağaç bilimi. [Bölüm:Doga]

- DEONDROKRONOLOJİ: İklim değişikliklerini inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Doga]

- DERB: Sur kapısı. [Bölüm:Istanbul]

- DERECELENDİRİLEBİLİR: GRADABLE [Bölüm:Dil]

- DERECELENDİRİLEBİLİRLİK: GRADABILITY [Bölüm:Dil]

- DERİ ALT TABAKASI: SUBCUTANEOUS LAYER [Bölüm:Insan]

- DERKENAR: Bir metnin hâmişlerine(kenarlarına) konuyla ilgili düşülen notlar. [Bölüm:Yazmalar]

- DERVAZE: Şehir ve kale kapısı. [Bölüm:Istanbul]

- DEST-GÂH: Tezgah, dokuma alet, atölye. [Bölüm:Insan]

- DEST-GÂH: Zenginlik. [Bölüm:Insan]

- DEVEDİKENİ / KARAYANDIK/MUGAYLÂN [Fars.]: Bileşikgillerden, yaprakları dikenli, çeşitli türleri içine alan bir kır bitkisi. [Lat. CARDUUS / CIRCIUM / ONOPORDEN] [Bölüm:Doga]

- DEVİNİM: ACTION [Bölüm:Dil]

- DEVR-İ TEFRÎH: Kuluçka devri. [Bölüm:Hayvanlar]

- DİHKAN: Yerli, toprak Aristokratları. [Bölüm:Insan]

- DİKA: Afrika'ya özgü bir ağaç. [Bölüm:Doga]

- DİKEN: THORN [Bölüm:Doga]

- DİKENLİ DENİZ SALYANGOZLARI'NDA: [Bölüm:Hayvanlar]

- DİKOSTERİA: Eski Yunan'da halk mahkemesi. [Bölüm:Oncelikliler]

- DİL: SÖZLÜ DÜŞÜNME | KAVRAM | ÖNERME | ÇIKARIM [Bölüm:Dil]

- DİL BURNU: Büyükada'dadır. [Bölüm:Istanbul]

- DİLALTI: Tavuklarda görülen bir sayrılık/hastalık. [Bölüm:Hayvanlar]

- DİLBİLGİSEL: GRAMMATICAL [Bölüm:Dil]

- DİLBİLGİSEL BİÇİMBİRİM: GRAMMATICAL MORPHEME [Bölüm:Dil]

- DİLBİLGİSEL CİNS: GRAMMATICAL GENDER [Bölüm:Dil]

- DİLBİLGİSEL DURUM: GRAMMATICAL CASE [Bölüm:Dil]

- DİLBİLGİSEL GÖRÜNÜŞ: GRAMMATICAL ASPECT [Bölüm:Dil]

- DİLBİLGİSEL KOŞULLAMA: GRAMMATICAL CONDITIONING [Bölüm:Dil]

- DİLİN/KAVRAMIN/SÖZCÜĞÜN SERÜVENİ: [Bölüm:Dil]

- DİLİVİYUM[Fr. < Lat.]: Bugünkü ırmakların, dördüncü çağdan kalma, en eski alüvyonlarına verilen ad. [Bölüm:Doga]

- DİMİNUENDO[İt.]: Sesi, gittikçe azaltarak. | Müzik parçasının başında, > imiyle gösterilen nota terimi. [Bölüm:Muzik]

- DIN: Işık kuvvet birimi. [Bölüm:Bilim]

- DÎN: Her Güneş ayının 24. günü. [Bölüm:Genel]

- DİNGİ: Hindistan'a özgü tekne. [Bölüm:Nesneler]

- DİPLOPİ: Çift görme. [Bölüm:Insan]

- DIRÂSE: Bir konu hakkında, birincil ve ikincil kaynaklara başvurarak yapılan bilimsel araştırma. [Bölüm:Yazmalar]

- DİRGEN: Harmanda, sapları yaymaya yarayan, uzun çatallı araç. [Bölüm:Nesneler]

- DİRSEK KEMİĞİ: [Ar.] ZEND[içteki]/KÛ'BERE[dıştaki] | [Lat./İng./Fr.] CUBITUS [Bölüm:TIP]

- DİRSEK[Yunan çağında, Anadolu'da]: 1.5 ayak, 0,444 metre. [Bölüm:Nesneler]

- DİŞ ÇIKARMAK: TEETHE [Bölüm:Insan]

- DİŞ KAMAŞMASI: TADARRUS[Ar.] [Bölüm:Insan]

- DİŞBUDAK[Lat. FRAXINUS EXCELSIOR]: Zeytingillerden, kerestesi sert ve değerli bir ağaç. [Bölüm:Doga]

- DİSİPLİN: Ana ilke altındaki ayrımlar. [Bölüm:Oncelikliler]

- DIŞLAYICI: EXCLUSIVE [Bölüm:Dil]

- DIŞMERKEZLİ BİLEŞİK: EXOCENTRIC COMPOUND [Bölüm:Dil]

- DİSPEÇ[İng.]: Bir ortak avaryada, deniz kazasından sonra, gemi, yük ve navlunla ilgili kişilerin uğradıkları zararların ve bunlar tarafından yapılmış olan harcamaların, nasıl, kimler tarafından ve ne oranda karşılanacağını saptamak için yapılan işlem. | Deniz sigortası dilinde, ilgili tarafların ortak avaryada, kendilerine düşen yükümlülükleri, paylarının önemi ölçüsünde ayrıntılı olarak belirten belge. [Bölüm:Nesneler]

- DİSPEPSİ: Sindirim güçlüğü. [Bölüm:Beslenme]

- DİSPROSYUM[Fr. < Yun.]: Atom ağırlığı, 162.5, atom numarası 66, yoğunluğu 8.54 olan, 1500 C'de ergiyen, açık yeşil renkte çözeltiler veren, az bulunan bir element. [ simge: Dy ] [Bölüm:Bilim]

- DİVAN EDEBİYATI DÖNEMLERİ'NDE: [Bölüm:Sanat]

- DİVAN ŞİİRİ TÜRLERİ [DİNSEL OLMAYAN/LAR]: [Bölüm:Sanat]

- DİVAN ŞİİRİ TÜRLERİ [DİNSEL]: [Bölüm:Sanat]

- DİZİM AĞACI: TREE DIAGRAM [Bölüm:Dil]

- DOBRAS: Sao Tome'nin para birimi.[1$ = 17 Dobras] [Bölüm:Nesneler]

- DODONA TAPINAĞI: Tanrı Zeus'un. [Bölüm:Mekanlar]

- DOĞAL CİNS: NATURAL GENDER [Bölüm:Dil]

- DOLAMA: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, kimi kez de kemiğin yangılanmasından ileri gelen ağrılı şiş. [Bölüm:Insan]

- DOLAMAOTU: Çiçekleri küçük, yeşil ya da beyaz bir bitki. [Lat. PARONYCHIA SERPILIFOLIA] [Bölüm:Doga]

- DOLANTAŞI: Mineralleri gözle görülebilen, benekli ve yeşilimtırak renkli, gabro ile bazalt arası, püskürük kütle. [Bölüm:Doga]

- DOLAPDERE: Kasımpaşa'nın eski adı. | Pangaltı'da, Elmadağ Caddesi - Akağalar Kavşağı - Ergenekon Caddesi arasındaki semt. [Bölüm:Istanbul]

- DOLUNAY: NUR, BEDR[Ar.] [Bölüm:Doga]

- DOMİNA: Baloda giyilen kukuletalı giysi. [Bölüm:Nesneler]

- DÖNBABA: Turnagagası. [Bölüm:Doga]

- DÖNÜŞLÜ: REFLEXIVE [Bölüm:Dil]

- DOSA: Yanaşan gemiye konan iskele. [Bölüm:Nesneler]

- DRAMATÜRJ: Tiyatro eseri yazan, okuyan. [Bölüm:Sanat]

- DREZİN: Yol kontrol ve bakımı için demiryollarında kullanılan küçük araba. [Bölüm:Nesneler]

- DROSERA: Topuz biçimindeki yapraklarının üst yüzeyi, böcekleri yakalayan yapışkan tüyler ile örtülü otsu bir bitki. [Lat. DROSERA ROTUNDIFOLIA] [Bölüm:Doga]

- DUAYEN: Kordiplomatikte başta gelen diplomat. [Bölüm:Insan]

- DUBROVNİK: Meşe ağacı. [Bölüm:Mekanlar]

- DUCT: Salgı kanalı. [Bölüm:Insan]

- DÛD-I DİL[Ar.]: Gönülden/yürekten çıkan duman/ah. [Bölüm:Insan]

- DÜĞÜNÇİÇEĞİ: Düğünçiçeğigillerin örnek bitkisi. [Lat. RANUNCULUS] [Bölüm:Doga]

- DUKA: XIII. yüzyılda Venedik'te çıkarılmış altın para. [Bölüm:Nesneler]

- DÜNYA: Hareket eden. [Bölüm:Mekanlar]

- DÜNYANIN ORTALAMA ISISI: 15 - 16 °C [Bölüm:Doga]

- DÜRD: TORTU [Bölüm:Nesneler]

- DURENDİŞ[Fars.]: Uzağı görür, ileriyi düşünür, öngörülü. [Bölüm:Insan]

- DURUM: CASE [Bölüm:Dil]

- DUŞAMBE: Pazartesi. [Bölüm:Mekanlar]

- DUŞTA/YIKANMADA SICAK/SOĞUK SUYU: [Bölüm:Davranış - Tutum]

- DÜYEK: Türk müziğinin küçük usullerindendir. [Bölüm:Muzik]

- DÜZEN'DE: [Bölüm:Oncelikliler]

- EBEGÜMECİ/PİNPİRİK(MALVA SILVESTRIS[Lat.]): Çiçekleri ilâç, yaprakları sebze olarak kullanılan, kendiliğinden yetişen bir ot. [Bölüm:Beslenme]

- EBKÂR[Ar. < BİKR]: Bakire kızlar. [Bölüm:Insan]

- EBR-İ NÎSÂN[Fars.]: Nisan bulutu. [Bölüm:Doga]

- EBUL FET CAMİİ: Yedikule surlarının olduğu yerdeki yıkılmış camii. [İstanbul'un ilk camii] [Bölüm:Mekanlar]

- EBÜLYOSKOP[Yun. EBULLIRE: Kaynamak. | SKOPEIN: Gözetlemek.]: Cisimlerin kaynama sıcaklığını saptamaya yarayan aygıt. [Bölüm:Nesneler]

- ECE: Kraliçe, melike. [Bölüm:Insan]

- EDEBİYAT: Dili, dildeki göstergeleri, dil üzerinden ve dil aracılığıyla dile getirmenin dili. [Bölüm:Sanat]

- EDEN / KILICI: AGENT [Bölüm:Dil]

- EDENLİ EDİLGEN: PERSONAL PASSIVE [Bölüm:Dil]

- EDENSİZ EDİLGEN: IMPERSONAL PASSIVE [Bölüm:Dil]

- EDEYÂN[Fars.]: Çok koşan hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- EDİLGEN: PASSIVE [Bölüm:Dil]

- EDRA'[Ar.]: Başı kara, gövdesi beyaz hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- EFELEK/LABADA: Sebze gibi yenilen bir yaprak. [Bölüm:Beslenme]

- EFLÂK: ROMANYA [Bölüm:Mekanlar]

- EĞE: Göğüs kafesini oluşturan kemiklerden her biri. [Bölüm:Insan]

- EGET: Gerdek gecesi gelin ile gönderilen hizmetçi. [Bölüm:Insan]

- EĞİÇ: Yemiş koparırken, dalları çekmeye yarayan araç. [Bölüm:Nesneler]

- EĞİK DURUM: OBLIQUE CASE [Bölüm:Dil]

- EĞİR: Arıların çıkardığı bir tür salgı. [Bölüm:Hayvanlar]

- EĞRETİ OTU: Kömür madenlerinin bulunduğu yerlerde biter. Evrim geçirmemiş tek bitkidir. [Bölüm:Doga]

- EĞRİ KAPI: Edirnekapı'dadır. [Bölüm:Istanbul]

- EHL-İ DİL: Gönül ehli. [ Sözcük/leri kullanmadan durumunu/halini yansıtan. [Bölüm:Dil]

- EJDERHÂ/EJDEHÂ[Fars.]: Büyük yılan. [Bölüm:Hayvanlar]

- EK: AFFIX [Bölüm:Dil]

- EKİLENEN: PAIENT [Bölüm:Dil]

- EKİM DEVRİMİ: 1917'de. [Bölüm:Tarih]

- EKİMOZ: Çarpma ya da vurmadan dolayı deri üzerinde meydana gelen siyah, mor ya da sarımsı çürük, bere. [Bölüm:Insan]

- EKİSTİK: İnsan yerleşimlerini inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Mekanlar]

- EKLENTİ: ADJUNCT [Bölüm:Dil]

- EKLEŞTİRME: AFFIXATION [Bölüm:Dil]

- EKMEKAĞACI: Dutgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, meyvesi beyaz etli ve biraz unlu, besleyici bir bitki. [Lat. ARTOCARPUS INCISA] [Bölüm:Doga]

- EKSEN ŞEHİRLER: [Bölüm:Mekanlar]

- EKŞİ: Ateş karıştırmaya yarayan demir. [Bölüm:Nesneler]

- EL-MÛZEC / UMMÛZEC: Örnek. [Bölüm:Dil]

- ELEMGE: Çile durumundaki ipliği, yumak yapmak ya da masuraya sarmak için üzerine geçirilen kafes dolap biçimindeki hafif ve bir eksen üzerinde dönen aygıt. [Bölüm:Nesneler]

- ELİFİYE-ELÎFÎ: Kıç kısmında şalvar benzeri bollaşan bir çeşit pantolon. [Bölüm:Nesneler]

- ELÎZ[Fars.]: Çifte. [Bölüm:Hayvanlar]

- ELKAB-I RESMİYYE: Resmî unvanlar. [Bölüm:OSMANLI]

- EMEÇ: Su ve karayosunlarının, kökü andıran, tutunma örgeni. [Bölüm:Doga]

- EMÎHE: Koyunlarda meydana gelen uyuzluk. [Bölüm:Hayvanlar]

- EMTİA[Ar. < METÂ]: Ticaretin konusu olan her türlü taşınır mallar. Satılacak şeyler. | Kumaşlar. [Bölüm:Nesneler]

- EN BÜYÜK MAKAM: AİLE VE/VEYA DOSTLA/RLA OTURULAN YEMEK MASASI [Bölüm:En, Beslenme]

- ENBERİ: Çiftyıldızlarda bileşenlerin kütle merkezine göre çizdikleri elips yörüngede, kütle merkezinin bulunduğu odağa en yakın nokta. [Bölüm:Doga]

- ENCÜR: Isırganotu, çalaganotu. [Bölüm:Beslenme]

- ENDÂZE[Fars.]/ARŞIN: 60/65/68 cm.lik, eski bir uzunluk ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- ENDEMİK: Belirli bir bölgeye özgü, belirli bir bölgede yetişen. [Bölüm:Doga]

- ENGEISTON: SANATÇI [Bölüm:Sanat]

- ENGEREKOTU: Hodangillerden, türleri süs bitkisi olarak yetiştirilen, yaprakları sert tüylü bir ot. [Lat. ECHIUM VULGARE] [Bölüm:Doga]

- ENSÂB: Logaritma cetvellerinin sayıları. [CEYB(SINUS), TECEYB(COSINUS), MÜMÂS(TANGENT), TAMAM MÜMÂS(COTANGENT), KATI'(SÉQUENCE), TAMAM KATI'(COSÉQUENCE) [Bölüm:Nesneler]

- EPİGRAFİ: Yazıtbilim. [Bölüm:Bilim]

- EPOPE[Fr. < Yun.]: Destan. Konusu kahramanlık olan uzun manzume. [Bölüm:Sanat]

- EPRİMEK: Ekşiyip bozulmak. [Bölüm:Beslenme]

- ERDEB: Arap şehirlerinde kullanılan ve İstanbul kilesiyle 9 kileyi karşılayan bir ölçek. [Bölüm:Nesneler]

- ERDEN/DÛŞÎZE[Fars.]: Bakir. | Kız. [Bölüm:Insan]

- ERDENİ EZU: Moğolistan'daki ilk ve en büyük Budist manastırı. [İçinde de 100 tapınak kurulmuştur.] [Bölüm:Mekanlar]

- ERİL: MASCULINE [Bölüm:Dil]

- ERKETE[argo]: Dikiz. [Erketeye yatmak.] | Gözcü. [Bölüm:Insan]

- EROZYON/EROSİYON[Fr.]: Atmosfer etkisiyle dünya kabuğunda meydana gelen yıpranma. | Derinin üst tabakasına ait sıyrık. [Bölüm:Doga, TIP]

- ERZE: Çam ağacı. [Bölüm:Doga]

- EŞ GÖNDERİM: CO-REFERENCE [Bölüm:Dil]

- EŞ GÖNDERİMSEL: CO-REFERENTIAL [Bölüm:Dil]

- EŞBACAKLILAR: Denizlerde, karalarda ve tatlı sularda, başka hayvanların asalağı, asalakların arakonakçısı ya da özgür olarak yaşayan kabuklular takımı. [Bölüm:Hayvanlar]

- EŞDEĞERLİLİK İLKESİ: Sabit ivmelenen bir düzen(sistem) ile sabit genel çekim alanı, birbirinden ayırt edilemez. [Bölüm:Bilim]

- ETENE/PLASENTA: Memelilerde anne ve cenin arasında kan alıp verme işini sağlayan örgen. [Bölüm:Insan]

- ETİKETLİ AYRAÇ: LABELLED BRACKET [Bölüm:Dil]

- ETİLEN: Yanıcı, renksiz, az kokulu, 0,97 yoğunluğunda karbon ve hidrojen bileşimi. [Bölüm:Nesneler]

- ETKEN: ACTIVE [Bölüm:Dil]

- ETOLOJİ: Hayvan davranışlarını hayvanın doğal çevresi içinde inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ETTİRGEN: CAUSATIVE [Bölüm:Dil]

- ETVÂR[< TAV[I]R]: HAL VE HAREKETLER [Bölüm:Davranis-Tutum]

- EVAZE: Etek ucuna doğru genişleyen giysi. [Bölüm:Nesneler]

- EVEREST: ANA TANRIÇA/KRALİÇE [Nepal dilinde] [Bölüm:Mekanlar]

- EVREN: Korkunun, fethedilme süreci. [Bölüm:Oncelikliler]

- EVRENİN BAŞLANGIÇTAKİ ISISI: 10 üzeri -32 [Bölüm:Doga]

- EVRENSEL DİLBİLGİSİ: UNIVERSAL GRAMMAR [Bölüm:Dil]

- EVRİŞİM: CONVERSION [Bölüm:Dil]

- EYLEM: VERB [Bölüm:Dil]

- EYLEMCİL ÇEKİM: VERBAL INFLECTION [Bölüm:Dil]

- EYLEMSİ: GERUND, PARTICIPLE [Bölüm:Dil]

- FADO: Portekiz ulusal müziği. [Bölüm:Muzik]

- FAKSİYON: KURUMLAR [Bölüm:Nesneler]

- FALAFEL: Kızarmış soğanlı nohut ezmesi.
[Lübnan mutfağı mezelerinden] [Bölüm:Beslenme]

- FALEŞA/LAR: Kudüs Musevi'leri. [Bölüm:Insan]

- FARIL: Keçi kılından yapılmış ip. [Bölüm:Nesneler]

- FÂSILA-YI SALTANAT: Yıldırım Beyazıt'ın esir düşmesinden sonra Çelebi Mehmet'in sultan olmasına kadar geçen süre. [Bölüm:OSMANLI]

- FASTİ: Roma'da kutsal takvim. [Bölüm:Genel]

- FAVELA: Brezilya'ya özgü gecekondu. [Bölüm:Mekanlar]

- FERAH: Kuş yavrusu. [Bölüm:Hayvanlar]

- FERDÂ[Fars.]: Yarın, yarınki, gün, günün ertesi, ertesi gün, öbür gün. | Âtî, gelecek zaman. | Âhiret, öbür dünya, kıyamet. [Bölüm:Genel]

- FERHAFEZA[Ar. Fars.]: Türk müziğinde, yegâh perdesinde karar kılan makamlardan biri. [Bölüm:Muzik]

- FERHÂL[Fars.]: Kıvırcık ve dolaşık olmayan uzun saç. [Bölüm:Insan]

- FERİYE SARAYLARI: Feriye ve Kabataş Erkek Lisesi. [Beşiktaş - Ortaköy arasındadır.] [Bölüm:Istanbul]

- FERKADÂN[Ar.]: Kuzey kutbuna yakın iki yıldızın adı. [Bölüm:Doga]

- FESLEĞEN: İSPERHEM/İSPERGEM[Fars.], DAYMURÂN[Ar.] [Bölüm:Beslenme]

- FİLATELİ: Pul bilimi. [Bölüm:Nesneler]

- FİLBAHAR/FİLBAHRİ: Taşkırangillerden, ilkbaharda, beyaz ve güzel kokulu çiçekler açan, park ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen ağaççık. [Lat. PHILADELPHUS] [Bölüm:Doga]

- FİLET: Derinliği aynı olan su alanı, sığ su. [Bölüm:Doga]

- FİLKULAĞI: Yılanyastığıgillerden, anayurdu tropikal Amerika olan, kökü yumrulu bir süs bitkisi. [Lat. CALADIUM] [Bölüm:Doga]

- FİNCANCILAR YOKUŞU: Mahmutpaşa'dadır. [Bölüm:Istanbul]

- FİRÛZE[Ar.]/PİRÛZE[Fars.]: Nişabur'da çıkarılan açık mavi renkli bir mücevher. [Bölüm:Nesneler]

- FİZYOGNOMİ: Yüz okuma sanatı. [Bölüm:Insan]

- FLEGMON[Yun.]: Deri altındaki ya da organlar arasındaki katılgandokunun yangılanması. [Bölüm:TIP]

- FLEOL[Fr.]: Buğdaygillerden, küçük bir çayır otu. [Lat. PHELEUM PRATENSE] [Bölüm:Doga]

- FLOJİSTON[< Yun.]: Yanmış. [Bölüm:Nesneler]

- FLORYA: Flore Kuşu'ndan. [Bölüm:Istanbul]

- FOBİLER'DEN BAZILARI: [Bölüm:Insan]

- FOB[İng.]: Alıcı ile satıcı arasında kararlaştırılan bir fiyatın, malın, satıcı tarafından, belirli bir limanda, gemi üzerinde teslimi koşuluyla biçilmiş olduğunu gösteren bir kısaltma. [Bölüm:Genel]

- FOKSTROT: Dört tempolu bir dans. [Bölüm:Sanat]

- FOLE: Kum saati. [Bölüm:Genel]

- FON: Akustikte ses şiddeti birimi. [Bölüm:Muzik]

- FOND: 103 litreye eşit bir ölçü. [Bölüm:Nesneler]

- FONDA: Denizcilikte demir atma komutu. [Bölüm:Nesneler]

- FORA: Denizcilikte açılma komutu. [Bölüm:Nesneler]

- FORMİKA[ticaretteki adıyla]: Fenol formol reçinesine batırılmış ve yüzeyi yapay reçine ile kaplanmış birkaç kat kâğıttan oluşan ve çoğunlukla, marangozlukta kullanılan, bir çeşit madde. [Bölüm:Nesneler]

- FORSEPS: Bazı güç doğumlarda, bebeğin başını tutup dışarı çekmeye yarayan araç. [Bölüm:TIP]

- FOSSA: Madagaskar'a özgü etçil ve memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- FOYA[İt.]: Parıltısını artırmak için elmas taşlarının altlarına konulan ince metal yaprak. ("Foyası ortaya çıktı" deyiminde geçer.) [Bölüm:Nesneler]

- FRENOLOJİ: Kafatası bilimi. [Bölüm:Insan]

- FRIBORD: Geminin su üstündeki bölümü. [Bölüm:Nesneler]

- FROG[İng.]: At tırnağının içi. [Bölüm:Hayvanlar]

- FÜZYOMETRE: Ergime ısısını ölçmeye yarayan aygıt. [Bölüm:Nesneler]

- GABARİ[Fr.]: Köprülerin yüksekliklerini belirten ölçüler. [Bölüm:Nesneler]

- GABGAB/SAKAK: Çene altı, gıdı. [Bölüm:Insan]

- GADÂT: Sabahın erken zamanı. [Bölüm:Genel]

- GAGALI: Bir tür Karadeniz yelkenlisi. [Bölüm:Nesneler]

- GAKAPU: Japon asil müziği. [Bölüm:Muzik]

- GALİSİZM: Kuraldışı olarak Fransızca'da yapılan bazı dil özellikleri. [Bölüm:Dil]

- GALON: 4.5 litrelik Anglo-Sakson sıvı ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- GALOP/GALOPPADE: 2/4'lük bir ölçüde, dönülerek sıçranılan, çok hızlı tempodaki bir dans. [1820 sonlarında, Duchesse de Berry tarafından] [Bölüm:Sanat]

- GAMAGLOBÜLİN[Fr.]: Kanda, lenfte, safrada vb. bulunan bir protein türü. [Bölüm:TIP]

- GARDENYA[Lat.]: Sıcak bölgelerde yetişen bir ağaç ya da ağaççık cinsi. | Bu ağaççığın hoş kokulu çiçeği. [Bölüm:Doga]

- GAVOT[Fr.]: Bir tür, eski, Fransız halk dansı. [Bölüm:Sanat]

- GAYB: Göze konu ol(a)mayan. [Bölüm:Oncelikliler]

- GAZEL: Lâtif. | Bayanlar için söylenilen güzel ve aşk dolu söz. [Bölüm:Sanat]

- GEBE, YÜKLÜ: HÂMİLE[Ar.], ÂBİST/E[Fars.] (ÂBİSTENÎ [Bölüm:Insan]

- GEÇİRİMLİ / BİRLEŞİMSEL: TRANSPARENT / COMPOSITIONAL [Bölüm:Dil]

- GEÇİRİMSİZ: OPAQUE [Bölüm:Dil]

- GEÇİŞLİ: TRANSITIVE [Bölüm:Dil]

- GEÇİŞSİZ: INTRANSITIVE [Bölüm:Dil]

- GEÇMİŞ: PAST [Bölüm:Dil]

- GEÇMİŞ DIŞI: NON-PAST [Bölüm:Dil]

- GEĞREK: Kaburga altındaki boşluk. [Bölüm:Insan]

- GELECEK: FUTURE [Bölüm:Dil]

- GELECEK DIŞI: NON-FUTURE [Bölüm:Dil]

- GELEN TELEFONU/MESAJI/ÇAĞRIYI/MEKTUBU: [Bölüm:Davranış - Tutum]

- GELENGİ: Memeli ve kemirici bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- GENÇ BOĞA: Kele, oğuz, tosun. [Bölüm:Hayvanlar]

- GEOTROPİZMA: Yerçekimine doğru yönelim. [Bölüm:Doga]

- GERD: Toz bulutu. [Bölüm:Doga]

- GEREKLİLİK: NECESSITY [Bölüm:Dil]

- GERGEF[Fars.]: Üzerine kumaş gerilerek nakış işlemeye yarar, çoğu dikdörtgen biçiminde olan çerçeve. [Bölüm:Nesneler]

- GERİOLUŞUM: BACKFORMATION [Bölüm:Dil]

- GERK[Fars.]: Uyuz. [Bölüm:Hayvanlar]

- GEVİŞ GETİREN: RUMINANT [Bölüm:Hayvanlar]

- GEVREMEK: Kolay kırılır duruma gelmek. | Ekinin olgunlaşması. [Bölüm:Doga]

- GEYÜT: Gelinin akrabalara hediye olarak götürdüğü giysiler. [Bölüm:Nesneler]

- GIENSENG: Kuzey Kore'de yetişen, sarı renkte, kollu, bacaklı bir kök. Tarlaların gölge alanlarında, gelişimini ancak 7 yılda tamamlayan bir bitki. [Bölüm:Doga]

- GİİNGO: Moğolistan'da Naadam bayramındaki karşılaşmalar başlamadan önce, tüm yarışmacıların söylediği şarkı. [Bölüm:Muzik]

- GİRD: TOPLANMAK, TOPARLANMAK, BİRİKMEK [Bölüm:Genel]

- GİRDAP/BURGAÇ/ANAFOR: SWIRL [Bölüm:Doga]

- GİRİFTÂR[Fars.]: TUTKUN [Bölüm:Insan]

- GIŞÂİYY-ÜL-CENÂH[Ar.]: Zarkanatlılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- GÎSÛ: Omuza dökülen saç. [Bölüm:Insan]

- GLASİYOLOJİ: Buzul bilimi. [Bölüm:Doga]

- GLİYA: Beynin sinir hücrelerinin beslenmesi ve bakımında rol oynayan temel destek hücreleri. [Bölüm:Insan]

- GÖK TERİKE: Henüz biçilmemiş ekin. [Bölüm:Doga]

- GOLFSTRİM: Atlas Okyanusu'ndaki sıcak su akıntısı. [Bölüm:Doga]

- GOLGOTA: KUTSAL KÂSE (KAFATASI) [Bölüm:Nesneler]

- GOLYAT BÖCEĞİ: Dünyanın en ağır böceği. [Bölüm:Hayvanlar]

- GOMBA: Hasır halat. [Bölüm:Nesneler]

- GÖMLEĞİN KOL DÜĞMELERİNDE: BİLEK İLE DİRSEK ARASINDA KALAN DÜĞMEYİ KAPALI TUTMAK [Bölüm:Davranış - Tutum]

- GONAT: Eşeybezi. [Bölüm:Insan]

- GÖNDER: Bayrak direği. [Bölüm:Nesneler]

- GÖNDERİM: REFERENCE [Bölüm:Dil]

- GÖNÜLLÜLÜK: VOLITIONAL [Bölüm:Dil]

- GÖRECE ZAMAN: RELATIVE TENSE [Bölüm:Dil]

- GÖRÜNTÜSELLİK: ICONICITY [Bölüm:Dil]

- GÖRÜNÜŞ: ASPECT [Bölüm:Dil]

- GÖSTERİMSEL: DEICTIC [Bölüm:Dil]

- GÖVDE: STEM [Bölüm:Dil]

- GÖZ AKI: SCLERA [Bölüm:Insan]

- GÖZ KIRPIŞTIRMAK: TWINKLE [Bölüm:Insan]

- GÖZGÜ: AYNA [Bölüm:Nesneler]

- GÖZYAŞI KANALI: TEARDUCT [Bölüm:Insan]

- GÖZYAŞLARI'NI: [Bölüm:Insan]

- GRADO: Bir sıvının içindeki alkol derecesi. [Bölüm:Beslenme]

- GRADO[İt.]: Bir sıvının içindeki alkol/ispirto derecesi. [Bölüm:Nesneler]

- GRADO[İt.]: Derece. [Bölüm:Nesneler]

- GRİNGO: İspanya'da anadilleri İngilizce olan yabancılar. [Bölüm:Insan]

- GROSA[İt.]: 12 desteden meydana gelen düzine. 144[12x12] tane. [Bölüm:Nesneler]

- GROTESK[Fr.]: Eskiçağ Roma yapılarında bulunan, tuhaf, gülünç figürlerden oluşmuş süsleme biçemi. | Kaba gülünçlüklerden, tuhaf ve olmayacak şakalaşmalardan yararlanan, karşıt görüntüleri, bağdaşmaz durumları şaşırtıcı biçimde birleştiren güldürü biçimi. [Bölüm:Sanat]

- GUDVE[Ar.] / BÂMDÂD/ÂN, BÂMDÂDÎ, BÂM-GÂH/GEH[Fars.]: Sabah, seher. [Bölüm:Genel]

- GUFRA[< Ar.]: Bir avuçta biriktirilebilen su miktarı.
( The amount of the water that can be held in a hand. ) [Bölüm:Doga]

- GÜHERÇİLE: İlaç olarak kullanılan, barut gibi patlayıcı maddeler yapımına yarayan, beyaz renkte ve ince billurlar durumunda, bileşik bir madde. Potasyum nitrat[KNO3] [Bölüm:TIP]

- GÜL-ZÂR/GÜL-ŞEN[Fars.]: Gül bahçesi, gülistân. [Bölüm:Doga]

- GULÂM[Ar. çoğ. GILMÂN]: Tüyü, bıyığı çıkmamış delikanlı/genç. [Bölüm:Insan]

- GÜLBEŞEKER: Gül reçeli. [Bölüm:Beslenme]

- GÜLHATMİ: Ebegümecigillerden, yaprakları geniş ve yuvarlak, çiçekleri büyük ve türlü renklerde olan bir süs bitkisi. [Lat. ALTHAEA ROSEA] [Bölüm:Doga]

- GULO: Kuzey kutup bölgesinde yaşayan memeli ve yırtıcı bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- GÜN GÖRMEZ MESCİDİ: Sultanahmet'tedir. [Bölüm:Istanbul]

- GÜNEŞ: FELEĞİN GÖZÜ | ATEŞ | ŞEMS | ZİYÂ | ZÜKÂ | AFİTAB(ÂF-TÂB) | HURŞÎD | TÂBE-İ ZER(ALTIN TAVA) | TÂC-I GERDÛN | TÂVUS-I ÂTEŞ-PER | GÜN-EŞ(Güne eş [olan]) | R (harfi) [Bölüm:Doga]

- GÜNSÜLER: Tek hücreli bir hayvan, güneş hayvancıkları. [Bölüm:Hayvanlar]

- GURBET[Ar.]: Yabancılık. [Bölüm:Mekanlar]

- GURBET[Ar.]: Yabancı yer. [Bölüm:Mekanlar]

- GURRE[Ar.]: Aklık, parlaklık. Kamerî ayın ilk günü ve gecesi. Bu günde, ay, hilâl haldedir. [Bölüm:Genel]

- GÜRÛH[Fars.]: Cemaat, bölük, takım. | Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, derinti, sürü. [Bölüm:Insan]

- GÛYENDE[Fars.]: Saz çalan ve şarkı söyleyen. | Öykü anlatan. [Bölüm:Muzik]

- HABÂB[Ar.]: Su üzerindeki hava kabarcığı. [Bölüm:Doga]

- HABL-İ SAVTÎ[Ar.]: Hançere içinde gerilmiş olan ve sesin perdelerini düzenleyen ipler. [Bölüm:Insan]

- HACI BEŞİR AĞA ÇEŞMESİ: Sıfır(Milyon) Taşı yanında. [Sultanahmet] [Bölüm:Istanbul]

- HACM-İ İSTİÂBÎ: Bir şeyin içine alabildiği miktar. [Bölüm:Nesneler]

- HADDE: İMBİK, SÜZGEÇ [Bölüm:Nesneler]

- HÂDİNE: Çocuğu besleyip büyütme hakkına sahip kadın. [Bölüm:Insan]

- HÂDİR[Ar.]: Öten. [güvercin] | Kişneyen. [aygır] | Kükreyen. [arslan], böğüren [deve], anıran [eşek]. [Bölüm:Hayvanlar]

- HAFET[Ar.]: Islıklı yılan. [Bölüm:Hayvanlar]

- HAFÎF: Türk müziğinin büyük usullerindendir. [Bölüm:Muzik]

- HAİKU: Beş heceli üç dizeden oluşan Japon şiir türü. [Bölüm:Sanat]

- HAKİM RÜZGÂR YÖNÜ: Herhangi bir yerde, rüzgârın yıl içinde en fazla estiği yön. [Bölüm:Doga]

- HAKKARİ: Güç, güçlü, savaşçı.(Soğukla ve doğa koşullarıyla mücadele eden.) [Bölüm:Mekanlar]

- HALİLE/ÇALPARA/ÇÂR-PÂRE[Fars.]/CASTANET[İng.]: Oyun havalarında kullanılan, dört küçük parça sert tahtadan yapılmış bir vurmalı çalgı. [Bölüm:Muzik]

- HALOFİT: Tuzlu topraklarda, deniz kıyılarında yetişen bitkiler. [Bölüm:Doga]

- HAMİD-İ EVVEL (I. ABDÜLHAMİD) SEBİLİ: Gülhane Parkı girişinin karşısındaki sebil. [Bölüm:Istanbul]

- HÂMİŞ: Sayfa kenarları. [Bölüm:Yazmalar]

- HAMİYET: İnsanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası. [Bölüm:Insan]

- HÂMME[Ar. çoğ. HEVÂMM]: Zararlı böcekler/haşerât. [Bölüm:Hayvanlar]

- HÂN: Yemek, yemek sofrası. [Bölüm:Beslenme]

- HÂN/SÎNÎ[Fars.]: Yemek sofrası. [Bölüm:Beslenme]

- HÂN/SÎNÎ[Fars.]: Üstüne yemek konulan tepsi. [Bölüm:Beslenme]

- HANOI: İki ırmak arasındaki kent.[Vietnam'da] [Bölüm:Mekanlar]

- HAPLOLOJİ[Fr.]: Orta hece yutumu. [Bölüm:Dil]

- HARARET-İ GARÎZİYYE: DOĞAL ISI [Bölüm:Insan]

- HAREKET(/İ TANIMLAMAK) İÇİN: [Bölüm:Oncelikliler]

- HASEKİKÜPESİ: Düğünçiçeğigillerden bir süs bitkisi. [Lat. AQULLEGIA] [Bölüm:Doga]

- HAŞERE[Ar. çoğ. HAŞERÂT]: Küçük böcekler. | Arı, karınca, örümcek, akrep, fare, yılan ve benzerleri gibi küçük hayvanlar, böcekler. [Bölüm:Hayvanlar]

- HAŞIL: Dokumacılıkta kullanılan, unlu ya da çirişli sıvı. [ÇİRİŞ: Çirişotunun kökünün öğütülmesiyle yapılan ve su ile karıştırılarak tutkal gibi kullanılan, esmer, sarı bir toz.] [Bölüm:Nesneler]

- HASIROTU: Hasırotugillerden, düz, ince, uzun ve dayanıklı olan yaprakları, kıtık yapmaya, hasır örmeye yarayan, bataklıklarda yetişen bir saz, kofa, kiliz. [Lat. BUTOMUS] [Bölüm:Doga]

- HASSE: Bir çeşit pamuklu kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- HATI: Hayvansal Ruh. [Bölüm:Insan]

- HATIL: Duvarı sağlamlaştırmak için konulan direkler. [Bölüm:Nesneler]

- HATT: Sevgilinin yüzündeki ayva tüyleri. | Gençlerin yüzünde yeni çıkan sakal ve bıyık, sarı tüyler. [Bölüm:Insan]

- HATT: Parmağın onikide biri olan bir ölçü. [Bölüm:Nesneler]

- HAVSALA[Ar.]: Kuş kursağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- HAVUT/ÇU: Osmanlı'da, deve süsleme sanatı/sanatçısı. [Bölüm:Nesneler]

- HAYVÂNÂT-I MÂSSA[Ar.]: Pire ve benzeri gibi hortumuyla emen hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- HAYVÂNÂT-I MÂZIG[Ar.]: Geviş getiren hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- HAYVANLAR (DOĞAL YAŞAMLARINDA)...: * ÇÖP ÜRETEMEZ [Bölüm:Hayvanlar]

- HAYVANLAR (DOĞAL YAŞAMLARINDA)...: * KİLO ALAMAZ [Bölüm:Hayvanlar]

- HAYVÂN[Ar.]: Canlılık, dirilik. | Canlı şey. | İnsanı da içine alan tüm canlılar. | HAYEVÂN [Bölüm:Hayvanlar]

- HÂZIK: Beceri sahibi. [Bölüm:Insan]

- HAZIN: Kışlık yiyecek. [Bölüm:Beslenme]

- HEDBE[Ar.]: Ufak tespih böceği. [Bölüm:Hayvanlar]

- HEDEF: GOAL [Bölüm:Dil]

- HELİKON[Fr. < Yun.]: Çalgı ağızlığı ve pistonu olan, boyundan geçirilerek tutulan, çember biçimli, üflemeli bakır çalgı. [Bölüm:Muzik]

- HERMES ÖĞRETİSİ'NDE İNSAN: ( - SHAT: Maddi gövde.
- ANK: Hayat kuvveti.
- KA: Astral Nur, Kalp.
- HATI: Hayvansal Ruh.
- SHEYBI: Kutsal Ruh.
- BAI: Akli Ruh.
- KON: İlâhi Ruh. ) [Bölüm:Insan]

- HERMETİK EĞİTİM: ( 1. Gövde Eğitimi.
2. Hayvansal Ruh Eğitimi.
3. İnsani Ruh Eğitimi. ) [Bölüm:Insan]

- HESAP/CALCULUS: ÇAKILTAŞI [Çakıltaşlarını saymaktan gelir.] [Bölüm:Bilim]

- HEVENK[< Fars.]: Bir ipe geçirilmiş ya da birbirine bağlanmış, yaş yemiş ya da sebze bağı. [Bölüm:Nesneler]

- HİBRE[Ar.]: Birebir yaşanmışlıktan elde edilen bilgi. [Bölüm:Oncelikliler]

- HİCÂC[Ar.]: Gözün ikinci tabakası. [Bölüm:Insan]

- HIÇKIRIK: Çok yemek yeme ya da sinirsel bir nedenle ya da istemsiz olarak diyafram kasının kasılmasıyla hava akciğerlere geçerken boğazdan çıkan ya da düzgün aralıklarla yinelenen ses. [Bölüm:Insan]

- HİLÂL/HİLÂLLEMEK: Zaman aralığı. [Bölüm:Genel]

- HİMALAYA[Sans. (HİMA~ALAYA)]: Karın biriktiği yer. [Bölüm:Mekanlar]

- HİND: Yabancı kişi. [Bölüm:Insan]

- HİYÂL[Ar.]: Hayvanın kısır olma durumu. [Bölüm:Hayvanlar]

- HOMUS: Şamanlar, gür sesleri, yetenekleri ile iyi bir ses sanatçısıdırlar. Tef çalarlar. Törenlerde doğaçlama olarak, gırtlaktan hızlı tempo ile şarkılar söylerler ve dudak, dil ve ağzını iyi kullanarak "homus" çalabilmektedirler. [Bölüm:Muzik]

- HORHOR: Su gürültüsü.[Fatih'ten şehre dağıtılan sulardan] [Bölüm:Istanbul]

- HOTOZ: Bazı kuşların başlarındaki tüyler. [Bölüm:Hayvanlar]

- HOWL: Ulumak. [Bölüm:Hayvanlar]

- HOY: Ter damlası. [Bölüm:Insan]

- HÜDHÜD/MÜRG-İ SÜLEYMÂN[Fars. çavuşkuşu]: Çok renkli, çizgili ve kötü kokan bir kuş.
( Mezbelede açtığı bir çukur içinde yumurtlar. Yer altında bulunan suları, sanki bir cam içindeymiş gibi gördüğü söylenir. ) [Bölüm:Hayvanlar]

- HÜKÜMSEL NİSPET: Hükme götürecek şekilde ilişki kurmak. [Bölüm:Mantik]

- HULA: Güney Amerika'da bir dans. [Bölüm:Sanat]

- HULLE[Ar.]: Belden aşağı ve belden yukarı olmak üzere iki parçadan oluşan astarlı giysi. | Cennet giysisi. [Bölüm:]

- HÜMÂ: Kutluluk simgesi kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- HÜMANİZM: Antik hikmet arayışı. [Bölüm:Insan]

- HUMAR[Ar.]: Uyku sersemliği. [Bölüm:Insan]

- HUMBARA: Havan topu. [Bölüm:Nesneler]

- HUMHÂNE: Meyhane. | Şarap fıçısı. [Bölüm:Nesneler]

- HUNİ: FUNNEL[İng.] [Bölüm:Nesneler]

- HÛN[Fars.]: Kan. | Kan ağlamak. | Öldürme, öc. [Bölüm:Dil]

- HURŞÎD: Güneş. [Bölüm:Genel]

- HÜSEYNÎ: Türk müziğinde, dügâh perdesinde karar kılan bir makam. | Türk müziğinde "mi" notası. [Bölüm:Muzik]

- HÜZZAM[Fars.]: Türk müziğinde, segâh perdesinde bir makam. [Bölüm:Muzik]

- HZ. TAYFUR: BAYEZİD-İ BİSTÂMÎ [Bölüm:Insan]

- İ'ŞÂ'[Ar.]: Akşam yemeği verme. [Bölüm:Beslenme]

- IANNIS: HZ. YAHYA [Bölüm:Insan]

- İBKA: Önceki durumda bırakma. [Bölüm:Dil]

- İBN YUNUS: Mısır'da Fatimî döneminde yaşayan büyük astronom ve matematikçi. Halife için hazırladığı Zicü'l-Hakimî astronomi tarihindeki önemli ziclerden kabul edilir. Bu zicte ayrıca trigonometrik fonksiyonların algoritmasında ilerlemeler görülür. [Bölüm:Insan]

- İBRÎ/İBRİYYE[Ar.][İng. STYLOID | Fr. STYLOÏDE]: İğneliler. [Bölüm:Hayvanlar]

- İÇEK: INFIX [Bölüm:Dil]

- İÇEKLEME: INFIXATION [Bölüm:Dil]

- İÇEYERLEŞTİRME İLKESİ: EMBEDDING PRINCIPLE [Bölüm:Dil]

- İÇLEYİCİ: INCLUSIVE [Bölüm:Dil]

- İÇMERKEZLİ BİLEŞİK: ENDOCENTRIC COMPOUND [Bölüm:Dil]

- İCTİHAD: [Sözlükte] Nefsin güç harcayarak bir şey elde etmesi. [Bölüm:Insan]

- İÇYAPI: INTERNAL STRUCTURE [Bölüm:Dil]

- İDİL BULGARLI: İlk Türkî devlet. [Bölüm:Mekanlar]

- İFÂKAT[Ar. < FEVK]: Hastalıktan kalkma, iyiliğe dönme. [Bölüm:Insan]

- İĞDE: SÜZEN [Bölüm:Beslenme]

- İGLOO: İGLU, APUTİAK [Bölüm:Mekanlar]

- İGSÂS[Ar.]: Güzel yemek yedirme/yedirilme. [Bölüm:Beslenme]

- İHLÎCÎ: ELİPS [Bölüm:Bilim]

- İHTİRAM: TOPLAMAK [Bölüm:Dil]

- İHTİSÂR[Ar. < HASR]/İKTİSÂR/SIMPLIFICATION[Fr., İng.]: Kısaltma tekniği. [Bölüm:Mantik]

- İHTİYOLOJİ: Balık bilimi. [Bölüm:Hayvanlar]

- III. MUSTAFA: İstanbul'un ikinci "mimarı"! [Bölüm:Istanbul]

- İKİL: DUAL [Bölüm:Dil]

- İKİLEME: REDUPLICATION [Bölüm:Dil]

- İKİNDİ VAKTİ, ASR-I SÂBIK/EVVEL/SÂNÎ [ASR: Zaman, yüzyıl.] [Bölüm:Genel]

- İKNOLOJİ: Fosil izlerini inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Bilim]

- İKNOLOJİ: Fosil izlerini inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Doga]

- İKTİYÂL: Ölçü ile, ölçek ile ölçme. [Bölüm:Nesneler]

- İL: ORDA'YA TABİ OLAN, GETİRDİKLERİNİ KABUL EDENLER ] BARIŞ İÇİNDE YAŞAYAN KABİLELER [Bölüm:Insan]

- İLENÇ/BED-DUA[Fars.]: Başkasına yönelik olumsuz/kötü söz, inkisar. [Bölüm:Dil]

- İLERLEMELİ GÖRÜNÜŞ: PROGRESSIVE ASPECT [Bölüm:Dil]

- İLGEÇ: ADPOSITION (PREPOSITION / POSTPOSITION) [Bölüm:Dil]

- ILGINCAR: Yabani kiraz. [Bölüm:Doga]

- İLİM: SIFÂT-I KEMÂLİYE [Bölüm:Bilim]

- İLK ÖĞE: IMMEDIATE CONSTITUENT [Bölüm:Dil]

- İLK OSMANLI MEZARLIĞI: ANADOLU HİSARI'nda [Bölüm:OSMANLI]

- İLK OSMANLI SARAYI: BEY SARAYI [Bölüm:OSMANLI]

- İLKE: PRINCIPLE [Bölüm:Dil]

- İLLÜSTRASYON: Resimlerle süsleme. [Bölüm:Sanat]

- İLM-İ EDVÂR[Ar.]: Mûsikî ilmi. [Bölüm:Muzik]

- İLO: Erkeğin eşine yanaşmaması için yemin etmesi. [Bölüm:Insan]

- İLTERİŞ: Milleti toplayan. [Bölüm:Insan]

- İLTİFAT: Gereksinimlerini karşılamak. [Bölüm:Oncelikliler]

- İMÂRET: Yoksullara ve öğrencilere yemek dağıtmak üzere kurulmuş hayır kurumları. [Bölüm:Mekanlar]

- İMKÂN: MEKÂN YARATMAK [Bölüm:Mekanlar]

- İMLEÇLERİN ÖZELLİKLERİ: a: Kalın, düz geniş
e: İnce, düz, geniş
ı: Kalın, düz, dar
i: İnce, düz, dar
o: Kalın, yuvarlak, geniş
ö: İnce, yuvarlak, geniş
u: Kalın, yuvarlak, dar
ü: İnce, yuvarlak, dar

b: sedalı, dudak, süreksiz, ağız
c: sedalı, diş-damak, süreksiz, ağız
ç: sedasız, diş-damak, süreksiz, ağız
d: sedalı, diş, süreksiz, ağız
f: sedasız, diş-dudak, sızıcı, ağız
g: sedalı, ön damak, süreksiz, ağız
ğ: sedalı, art damak, sızıcı, ağız
h: sedasız, gırtlak, sızıcı, ağız
j: sedalı, diş-damak, sızıcı, ağız
k: sedasız, ön damak, süreksiz, ağız
l: sedalı, ön damak, akıcı, art avurt
m: sedalı, dudak, akıcı, geniz
n: sedalı, diş, akıcı, geniz
p: sedasız, dudak, süreksiz, ağız
r: sedalı, ön damak, akıcı, ağız, titrek
s: sedasız, diş, sızıcı, ağız
ş: sedasız, diş-damak, sızıcı, ağız
t: sedasız, diş, süreksiz, ağız
v: sedalı, diş-dudak, sızıcı, ağız
y: sedalı, ön damak, akıcı, ağız, yarı ünlü
z: sedalı, diş, sızıcı, ağız

Kalın ünlüler: a, ı, o, u
İnce ünlüler: e, i, ö, ü

Düz ünlüler: a, e, ı, i
Yuvarlak ünlüler: o, ö, u, ü

Geniş ünlüler: a, e, o, ö
Dar ünlüler: ı, i, u, ü [Bölüm:Dil]

- İMPETİGO: Bir tür deri hastalığı. [Bölüm:Insan]

- İNAL: Kendisine inanılan kimse, mutemet. [Bölüm:Insan]

- İNFİKÂK[< FEKK]: Parçaların bozulmadan ayrıştırılması. | Bir şeyin yerinden ayrılması. | Çözülme. [Bölüm:Oncelikliler]

- İNLEME: NÂLE[Fars.], MOAN[İng.] [Bölüm:Insan]

- İNŞAD: Şiir okuma. [Bölüm:Sanat]

- İNSAN: HAKİKAT'ÜL HAKAİK [Bölüm:Insan]

- İNSAN: VAR OLMAYAN [Bölüm:Insan]

- İNSAN: ÜNSİYET KURAN [Bölüm:Insan]

- İNSANI EN ÇOK ZORLAYANLAR: BOŞANMA, CENÂZE KALDIRMA, TAŞINMA [Bölüm:Insan]

- İNTERMEZZO: Bir bütün oluşturan parçalar. [Bölüm:Muzik]

- İNTİMÂ'[Ar.]: Kuşun bir yerden uçup başka bir yere konması. [Bölüm:Hayvanlar]

- INUPIAQ/INUKTITUT: İnuitçe. [Bölüm:Dil]

- İNZÂC: İyice pişirip kıvamını buldurma. [Bölüm:Beslenme]

- İPSİLER: HAYTİYYE[Ar.], NEMATODE[İng.], NÉMATODES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- İRGEN: Erkekler topluluğu. [Bölüm:Insan]

- İRİAYAK: Avustralya'ya özgü bir kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- İRTİVÂ'[Ar.]: Gövdedeki örgenlerin ve eklemlerin/mafsalların kalınlaşması. [Bölüm:Insan]

- İŞÂA/T[< ŞÜYÛ]: Bir haberi herkese duyurma. [Bölüm:Davranis-Tutum]

- İSBA[Ar.]: Arapların uzunluk ölçüsü.[kadem'in 1/12'si]. [Bölüm:Nesneler]

- ISDAR/ISTAR: Halı, kilim dokunan tezgâh. [Bölüm:Nesneler]

- ISKALARYA[İt.]: Çivilerin, halat basamakları. [Bölüm:Nesneler]

- İSKARPELA[Lat.]: Tahta, metal ya da taşı işlemeye yarayan, çelik araç. [Bölüm:Nesneler]

- İSKORBÜT: Dişeti hastalığı. [Bölüm:Insan]

- İSKORÇİNA[İt.]: Bileşikgillerden, lezzetli kökleri sebze olarak kullanılan, Akdeniz bölgesinde çokça yetiştirilen bir bitki. [Lat. SCORZONERA] [Bölüm:Doga]

- İŞLEK: PRODUCTIVE [Bölüm:Dil]

- İSPARİ: İzmaritgillerden, kurşun renginde bir balık. [Lat. SARGUS ANNULARIS] [Bölüm:Hayvanlar]

- ISTA: Uluslararası tiyatro antropolojisi. [Bölüm:Insan]

- ISTA: Uluslararası tiyatro antropolojisi. [Bölüm:Sanat]

- İSTANBUL BOĞAZI: İNEKGEÇİDİ, BOSPHORUS[İng.] [Bölüm:Istanbul]

- İSTEK: DESIDERATIVE, OPTATIVE [Bölüm:Dil]

- İŞTEŞ: RECIPROCAL [Bölüm:Dil]

- İŞTİKÂK: Türeme. Edebiyatta aynı kökten türemiş olan sözcükleri bir arada bulundurma sanatı. [Bölüm:Sanat]

- İSTİMATÖR[İt.]: Gümrüklerde, mallara değer biçen görevli. [Bölüm:Insan]

- İSTİSFÂR: [Bölüm:Dil]

- ISTRUMAÇA: Birbirine takılmış zincir. [Bölüm:Nesneler]

- İTAP: Azar, papara, zılgıt, saparta. [Bölüm:Insan]

- İTERBİYUM[< YTTERBY-İSVEÇ]: Atom numarası 70, atom ağırlığı 173,04 olan, değerli bir öğe. [Simgesi: Yb] [Bölüm:Doga]

- İYELİK EKİ: POSSESSIVE CASE [Bölüm:Dil]

- İZABE: Eritme. [Bölüm:Bilim]

- IZBANDUT[< İt. < Cerm.]: Görünüşü~davranışı~korku veren iriyarı adam. [Bölüm:Insan]

- İZİN: PERMISSION [Bölüm:Dil]

- İZRÂ'[Ar.]: Arşınlama. [Bölüm:Nesneler]

- JAKAMAR: Bir tür kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- JAPONE: [Uzun kollu kadın giysisi için] Omuz kesimi olmayan, bol ve geniş. | [Kadın giysisi için] Kolsuz. [Bölüm:Nesneler]

- JEGAND[Fars.]: Yırtıcı hayvanların korkunç sesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- JENGELE[Fars.]: Hayvanda çatal tırnak. [Bölüm:Hayvanlar]

- JENGELE[Fars.]: Çatal tırnaklı hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- JEOBİYOLOJİ: Canlı maddenin evrimini inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Bilim]

- JEOBOTANİK: Bitkilerin dağılımını inceleyen bilim. [Bölüm:Doga]

- JEODEZİ: Yerölçüm bilimi. [Bölüm:Bilim]

- JEODİNAMİK: Yer kabuğundaki değişimleri inceleyen bilim. [Bölüm:Bilim]

- JEOMORFOLOJİ: Yerbiçim bilimi. [Bölüm:Bilim]

- JİNEKOLOJİ/NİSAİYE[Ar.]: Dişil organizmasını inceleyen bilim dalı, nisaiye. [Bölüm:Insan]

- JÜLÎDE: Karmakarışık, dağınık saç. [Bölüm:Insan]

- JURISPRUDENCE: FIKIH [Bölüm:Tasavvuf]

- JURO[Juro özel adından]: İkinci çağın triasla kretase arasında kalan dönemi. [Bölüm:Doga]

- KA: Astral Nur, Kalp. [Bölüm:Insan]

- KAABE KAVSEYN: İki yay, iki kaş arası. [Bölüm:Insan]

- KÂBE: KÜP TAŞ [Bölüm:Mekanlar]

- KADEM[Ar.]: Yarım arşın uzunluğunda bir ölçü. | Mimari arşının yarısı kadardır ve 12 parmak uzunluğundadır.[Hafriyatlarda kullanılırdı] [Bölüm:Nesneler]

- KADİR: Bir yıldızın parlaklık bakımından bulunduğu basamak. [Bölüm:Bilim]

- KADRİL: Fransız kökenli bir dans. [Bölüm:Sanat]

- KAFATASI/CÜMCÜME[Ar.]: [Bölüm:Insan]

- KÂFÛR: Uzakdoğu'da yetişen bir çeşit taflandan elde edilen~hekimlikte kullanılan, beyaz ve yarı saydam, kolaylıkla parçalanan, ıtırı kuvvetli bir madde. [Bölüm:Beslenme]

- KAĞNI MESCİDİ: Sultanahmet'tedir. [Bölüm:Istanbul]

- KAHİRE: Mars gezegeninin Arapçası. [Bölüm:Mekanlar]

- KAILASH (DAĞI): KAR MÜCEVHERİ [Tibet dilinde] [Bölüm:Mekanlar]

- KÂİNÂT: OLANLAR | AYALTI DÜNYA [olarak kabul edilirdi] [Bölüm:Doga]

- KAKAFONİ/TENÂFÜR-İ HURÛF/KELÎMÂT: Kulağa hoş gelmeyen hece ya da sözcüklerin birarada bulunması. [Bölüm:Muzik]

- KALAK: Tezek yığını. [Bölüm:Hayvanlar]

- KALAK: Hayvanlarda burun deliği/ucu. [Bölüm:Hayvanlar]

- KALÇETE: Örülerek yapılan ip. [Bölüm:Nesneler]

- KÂLE: Desenli kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- KALİKO: Bir tür pamuklu kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- KALİNKA: Rus gaydası. [Bölüm:Muzik]

- KALMA DURUMU: LOCATIVE CASE [Bölüm:Dil]

- KALOMA: Gemi zincirinin su içinde kalan bölümü. [Bölüm:Nesneler]

- KAMBRİYUM: En eski jeolojik tabaka. [Bölüm:Doga]

- KAMÎS[Ar.]: Dölyatağını kaplayan ince deri. [Bölüm:Insan]

- KÂN: Değerli madenlerin çıkarıldığı ocak. [Bölüm:Nesneler]

- KAN'DA: [Bölüm:Insan]

- KANADA: BÜYÜK KÖY [Amerika yerlilerinin dilinde] [Bölüm:Mekanlar]

- KANAKLAR: Yeni Kaledonya yerli halkı. [Bölüm:Insan]

- KANARYA ADALARI: Köpek Adası[Insula Canaria]. Kuşlar adaya değil, Kanarya Adası, kanarya kuşlarına köpek anlamına gelen adını vermiştir. [Bölüm:Mekanlar]

- KANDİLÇİÇEĞİ/CİVANPERÇEMİ: Bileşikgillerden, çok çeşidi olan bir kır bitkisi. [Lat. ACHILLEA MILLEFOLIUM] [Bölüm:Doga]

- KANFESE: Tespih böceği. [Bölüm:Hayvanlar]

- KANGCHENJUNGA: Dünyanın üçüncü en yüksek dağı.[8598 m.]Sıkkım'da bulunur. [Bölüm:Doga]

- KANITLANABİLİRLİK: EVIDENTIALITY [Bölüm:Dil]

- KANKAN: Afrika'ya özgü bir dans. [Bölüm:Sanat]

- KANLI ÇEŞME: Alibeyköy'dedir. [Bölüm:Istanbul]

- KÂNÛN[Ar.]: Kış mevsiminin ilk ayı.[Aralık.] [Bölüm:Genel]

- KAPALI KÜME: CLOSED CLASS [Bölüm:Dil]

- KAPAN: ÇARŞI [Bölüm:Istanbul]

- KAPAN: ÇARŞI [Bölüm:Mekanlar]

- KAPATMA EKİ: CLOSING SUFFIX [Bölüm:Dil]

- KAPON: Gemi demiri üzerindeki zincir. [Bölüm:Nesneler]

- KAPTAJ: Dağlardan su toplama. [Bölüm:Doga]

- KAPULANA: Mozambik'te, kadınların gündelik kullandıkları, gövdeye sarılarak giyilen bir çeşit giysi. [Bazen 2 ya da 3 kapulana, üst üste giyiliyor.][En yeni ve en temiz olanı alttadır.] [Bölüm:Nesneler]

- KARA YEMİŞ: TAFLAN[yerel dilde] [Bölüm:Beslenme]

- KARACA: Üst kol. [Bölüm:Insan]

- KARAÇİ: KÜÇÜK KÖY [Bölüm:Mekanlar]

- KARAKUL: Bir tür kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- KARATAY MEDRESESİ: Antalya'daki ünlü medrese. [Bölüm:Mekanlar]

- KARINA: Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü. [Bölüm:Nesneler]

- KARINSA: Kuşların tüy değiştirmesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- KARMA: BLENDING [Bölüm:Dil]

- KARMAŞIK SÖZCÜK: COMPLEX WORD [Bölüm:Dil]

- KARMAŞIK TÜMCE: COMPLEX SENTENCE [Bölüm:Dil]

- KARŞILAŞTIRMA: COMPARISON [Bölüm:Dil]

- KARŞILIKLI: MUTUAL [Bölüm:Dil]

- KARŞITSAL DAĞILIM: CONTRASTIVE DISTRIBUTION [Bölüm:Dil]

- KARTEL: Gemilerde içme suyu konulan küçük fıçı. [Bölüm:Nesneler]

- KAŞ: Kemerli ve çıkıntılı şey ya da yer. [Bölüm:Nesneler]

- KASARA: Gemideki kısa güverte. [Bölüm:Nesneler]

- KATEDRAL: Bir şehrin büyük kilisesi. [Bölüm:Mekanlar]

- KATHAK/KATHAKALİ: Hindistan'a özgü bir dans. [Bölüm:Sanat]

- KATMANDU(KASTHAMANDAP): AHŞAP TAPINAK [Bölüm:Mekanlar]

- KATRAT: Basımcılıkta dizgi işinde kullanılan bir ölçü birimi. | Dizgide harfler arasına konulan yazısız metal parçası. [Bölüm:Nesneler]

- KAV: Yılanın attığı deri/gömlek. [Bölüm:Hayvanlar]

- KAVKABAN[Yemen]: Dağın üstündeki gezegen. [Bölüm:Mekanlar]

- KAVKI: Deniz hayvanlarının sert kabuğu. [Bölüm:Hayvanlar]

- KAYIN AĞACI: 72 kişinin 1 günlük oksijenini sağlar. [Bölüm:Doga]

- KAYMAN: Güney Amerika'ya özgü bir sürüngen. [Bölüm:Hayvanlar]

- KAYNAK: SOURCE [Bölüm:Dil]

- KAZAN: TATARİSTAN [Bölüm:Mekanlar]

- KEBAP KÖŞKÜ / İFTÂRİYE KASRI: Yıldız Sarayı'ndadır. [Bölüm:Istanbul]

- KEBİKEÇ: Tılsımlı söz: Güve ve böcek. [Bölüm:Yazmalar]

- KEFEKİ: Diş diplerinde oluşan kireç tabakası. [Bölüm:Insan]

- KEHF: MAĞARA [Bölüm:Mekanlar]

- KELÂM: TAAYYÜN (tas.) [Bölüm:Mantik]

- KELÂM: İslâmî ilimlerin şemsiyesi. [Bölüm:Mantik]

- KELÂM: USUL'UD DÎN [Bölüm:Mantik]

- KELİK: Eski ayakkabı. [Bölüm:Nesneler]

- KELİSER: Keliserli hayvanların tipik özelliği olan pençe şeklindeki beslenme öğesi. [KELİSERLİLER: Atnalı yengeçlerini, akrepleri, keneleri, örümcekleri ve soyu tükenmiş bir öbek olan su akreplerinin yer aldığı hayvan şubesinin üyeleri.] [Bölüm:Hayvanlar]

- KELLE[Fars.]: 3x4 m² olan halı. [Bölüm:Nesneler]

- KEMİRGEN: RODENT [Bölüm:Hayvanlar]

- KENAN İLİ: FİLİSTİN [Adanmış toprak] [Bölüm:Mekanlar]

- KENTAL: Bir kütle ölçüsü birimi. [Bölüm:Nesneler]

- KEPAZE: Gevşek ok yayı. [Bölüm:Nesneler]

- KEPİR/ŞÛRE[Fars.]: Çorak, verimsiz toprak. [Bölüm:Doga]

- KERATA[Yun.]: Karısı tarafından aldatılan erkek. | Sevgi ile söylenilen sitem sözü. | Ayakkabı çekeceği. [Bölüm:Insan]

- KERATİN: İnsan saçı ve tırnağının yanısıra, hayvanların pençe~toynaklarında, kuşların tüylerinde, oklu kirpilerin dikenlerinde, armadillo ile kaplumbağaların kabuklarında bulunan proteindir. [Bölüm:Hayvanlar]

- KERDE: Sebze fideliği. [Bölüm:Doga]

- KERTE: İşaret için yapılmış çentik ya da iz, kerti. [Bölüm:Nesneler]

- KERTE[İt.]: Gemi pusulasında kadranın ayrılmış olduğu on bir derece ve on beş dakika ölçüsünde bir açıya eşit olan otuz iki bölümden her biri. | Derece, radde[Ar.]. [Bölüm:Nesneler]

- KES: Jimnastik ayakkabısı. [Bölüm:Nesneler]

- KESE/BEDRE: 500 kuruş. [Bölüm:Nesneler]

- KETTÂB: Yazı yazan sanatkâr. Yakut el-Musta'simî'den sonra hattât. [Bölüm:Yazmalar]

- KEZZAP: NİTRİKASİT [Bölüm:Bilim]

- KIBLE: Güney ile güneybatı [Güneybatı ile güney arası]. [Türkiye'ye göre!] [Güney anlamına da kullanılır.] | Mekke'de Kâbe'nin batı köşesi ile altınok (Mizp) arasının doğrultusu. [Bölüm:Genel]

- KIĞ: Koyun, keçi vb. ve deve dışkısı. [Bölüm:Hayvanlar]

- KILICI / EDEN: AGENT [Bölüm:Dil]

- KILIZMAN: Sazlık yer. [Bölüm:Mekanlar]

- KİLOS: 126 dakika. [Bölüm:Beslenme]

- KİM II SUNG/KİMİLSUNG ÇİÇEĞİ: Kuzey Kore'de, bolca yetişen, adını önder Kim II Sung'tan alan bir çiçek. [Bölüm:Doga]

- KIMIZ, LAL: Böcekten çıkan bir tür boya. [Bölüm:Hayvanlar]

- KİNA: Deniz kabuğu. | Papua Yeni Gine'nin para birimi.[1$ = 2 Kina | 1 Kina = 10 Tona][2011] [Bölüm:Doga]

- KİNÂYE'LERDE: [Bölüm:Sanat]

- KİNESET: Kuş gagası dibindeki sert kıllar. [Bölüm:Hayvanlar]

- KİP: MOOD [Bölüm:Dil]

- KIPÇAK: KUMANİA [Bölüm:Mekanlar]

- KIRÂN[Fars.]: 1848'den 1927'ye kadar İran'da kullanılan bir gümüş para.[1.25 Dolar değerindeydi. 10 kıran, 1 toman ederdi.] [Bölüm:Nesneler]

- KİRKİT: Dokumacılıkta atkı ipliğini sıkıştırmak için kullanılan, demirden ya da ağaçtan yapılmış dişli araç. | Halı dokunurken kullanılan el tarağı. [Bölüm:Nesneler]

- KIRLI: Ege bölgesinde özellikle hasat mevsiminde Orta Anadolu'dan gelen mevsimlik işçilere verilen ad. [Bölüm:Insan]

- KIRPMA: CLIPPING [Bölüm:Dil]

- KÎSE-İ FEM: Bazı hayvanların avurtları içindeki kese. [Bölüm:Hayvanlar]

- KİŞİ: PERSON [Bölüm:Dil]

- KİŞİ UYUMU: PERSON AGREEMENT [Bölüm:Dil]

- KISIKLI: Kayadan akan su. [Bölüm:Doga]

- KISTÂS: Ölçü. | Büyük terazi. [Bölüm:Nesneler]

- KİTAB UL-KUNİY: Abbasîler zamanında, Türkistan'da biraraya getirilen Kanallar kitabı. [Bölüm:Mekanlar]

- KİTÂBE: INSCRIPTION[İng.] [Bölüm:Nesneler]

- KİTİN[Fr. < Lat.]: Eklembacaklıların~kabukluların örteneğini oluşturan, dayanıklı~esnek organik madde. Kimi mantar~likenlerde de rastlanır. [Bölüm:Hayvanlar]

- KITMİR: Hurma ile çekirdeğinin arasındaki zar. [Bölüm:Beslenme]

- KIZ[< KID/T]: Az bulunan. [Bölüm:Insan]

- KLAN/SOP[Türkçe]/SEMİYE[Osm. < Ar.]: Toplumun ilk ve en basit şekli/türü.: KLAN/SOP[Türkçe]/SEMİYE[Osm. < Ar.]: Toplumun ilk ve en basit şekli/türü. [Bölüm:Insan]

- KLAPA: Yakanın göğüse doğru inen devrik bölümü. [Bölüm:Nesneler]

- KLAVSEN: Klavyeli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- KLEZMER[< KLEY ZEMER, KLE/KLİ:Âlet, ZEMER: Ezgi]: Musevi eğlence müziği. | Sesin iletimi. [Bölüm:Muzik]

- KLİŞE: Tanıklık. [Bölüm:Dil]

- KNEZ: Rus Beyi. [Bölüm:Insan]

- KÖFTÜN: Sığırlara yedirilen susam ya da keten küspesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- KÖK: ROOT [Bölüm:Dil]

- KÖK ALBİÇİMLİĞİ: ROOT ALLOMORPHY [Bölüm:Dil]

- KOKAKO: Yeni Zelanda'ya özgü bir kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- KOLTUK BAŞLIKLARI'NDA: [Bölüm:Davranış - Tutum]

- KOLUGO: Asya'ya özgü memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- KOM: Yayla evi. [Bölüm:Mekanlar]

- KON: İlâhi Ruh. [Bölüm:Insan]

- KONJENİTAL: Doğuştan olan hastalıklar. [Bölüm:Insan]

- KONKLAV: Yeni bir Papa seçmek için toplanmış kardinaller meclisi. [Bölüm:Insan]

- KONSOLİDASYON: Borçlanmaların uzun süreli(vadeli) borç durumuna getirilmesi. [Bölüm:Genel]

- KONSÜL: Görevini bir başka meslektaşıyla paylaşan yargıç. [Görev süresi 1 yıl olmak üzere][Eski Roma'da] [Bölüm:Insan]

- KONTUR: Resim sanatında kenar çizgisi. [Bölüm:Sanat]

- KONUŞMA ANI/ ZAMANI: MOMENT OF SPEECH [Bölüm:Dil]

- KOPUZ: Ozanların çaldığı telli Türk sazı. [Bölüm:Muzik]

- KÖŞETAŞI: KİLİTTAŞI [Bölüm:Mekanlar]

- KÖŞETAŞI: TEMEL/KEMER TAŞI [Bölüm:Mekanlar]

- KÖSNÜ(LİBİDO): Eşeysel enerji. [Bölüm:Insan]

- KOTARMAK: Pişmiş yemeği başka kaplara boşaltmak. [Bölüm:Beslenme]

- KOTARMAK: Bir işi tamamlamak/bitirmek. [Bölüm:Beslenme]

- KÖTÜ/LÜK: VAROLANLAR ARASINDAKİ GÖRELİLİK [Bölüm:Oncelikliler]

- KOVARİ: Avustralya'ya özgü, memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- KRANOLOJİ: Kafatası şekillerini inceleyen insanbilim dalı. [Bölüm:Insan]

- KREOL/LER: Endonezya kökenli/ler. [Bölüm:Insan]

- KREŞANDO: Giderek artan. [Bölüm:Muzik]

- KRİZALİT: Böceğin başkalaşma hali. [Bölüm:Hayvanlar]

- KU: KÖY, MESKEN, MAHALLE [Bölüm:Istanbul]

- KU: Köy, mesken, mahalle. [Bölüm:Mekanlar]

- KUALA LUMPUR: Çamurlu kavşak. [Bölüm:Mekanlar]

- KUART: Amerika ve İngiltere'de kullanılan katı ve sıvı oylum/hacim ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- KUASAR: Bir ışık noktası gibi görülen galaksi dışı nesne. [Bölüm:Doga]

- KÜBİT: 45 cm. [Bölüm:Nesneler]

- KÜÇÜK EFENDİ KÜLLİYESİ: Kocamustafapaşa'dadır. [Nakşibendi Tekkesi olarak kullanılırdı.] [Bölüm:Mekanlar]

- KÜÇÜLTME: DIMINUTIVE [Bölüm:Dil]

- KÜDÂS: Hayvan aksırığı. [Bölüm:Hayvanlar]

- KUDÜM[Ar.]/SMALL DRUM OTTOMAN[İng.]: Mehter takımlarında~tekkelerde kullanılmış, metal kâseli bir çift küçük davuldan oluşan çalgı. [Bölüm:Muzik]

- KUDZU[Lat. PUERARIA MONTANA]: Amerika'nın güney kısımlarında. [Bölüm:Hayvanlar]

- KUKA: Dantel ipliği yumağı. [Bölüm:Nesneler]

- KUKUÇ: Şeftali, kayısı gibi meyvelerin çekirdeklerinin sert kabuğu. [Bölüm:Doga]

- KULAĞAKAÇAN BÖCEĞİ: EARWIG[İng. Kulak yaratığı], PERCE-OREILLE[Fr. Kulak delen], OHRWURM[Alm. Kulak solucanı], CONTRAPLUMAS[İsp. Çakı], TİJERETA[İsp. Makas darbesi], FORBICINA[İt. Küçük makas] [Bölüm:Hayvanlar]

- KULAK ÇUKURU: SADEFE-İ ÜZN[Ar.], CONQUE[Fr.] [Bölüm:Insan]

- KULAK DIŞ BOŞLUĞU: SAHN[Ar.] [Bölüm:Insan]

- KULAK KEPÇESİ: SEDEFE[Ar.], PINNA[İng.] [Bölüm:Insan]

- KULAK KİRİ: WAX [Bölüm:Insan]

- KULAK YANGISI: OTİT [Bölüm:Insan]

- KULAK ZARI: TABL[Ar.] [Bölüm:Insan]

- KULAK [İNSAN]: 16 - 20 Hz ile 16.000 - 20.000 Hz arasındaki sesleri duyabilir. [Bölüm:Insan]

- KULAKSIZ: Hasköy'dedir. [Bölüm:Istanbul]

- KULLETEYN: 1200 Irak ratlı(2564 gr. ağırlığında bir ölçü) su alan iki büyük küp. [Bölüm:Nesneler]

- KUMAN: KIPÇAK [Bölüm:Insan]

- KUMRULU ÇEŞME: Fatih'tedir. [Bölüm:Istanbul]

- KUMUL LODGE: Papua Yeni Gine'nin tropikal ve endemik kuşlarının görülebileceği bölge. [Bölüm:Doga]

- KÜNÂM[Fars.]: Kuş yuvası. [Bölüm:Hayvanlar]

- KÜNÂM[Fars.]: Vahşi hayvan ini. [Bölüm:Hayvanlar]

- KUNİK: Eskimoların burunlarını birbirlerine sürtmezler! Şefkatli koklaşmadır. [Eşeysel değildir!] [Bölüm:Insan]

- KURAL GÜDÜMLÜ YAPI İLKESİ: STRUCTURE DEPENDENCY PRINCIPLE [Bölüm:Dil]

- KURFORSE: Bir paraya hükümetçe verilen (belirtilen) değer. [Bölüm:Nesneler]

- KÜRTÜN: Rüzgârın biriktirdiği kar yığını. [Bölüm:Doga]

- KURUTAN: Bir tür hayvan hastalığı. [Bölüm:Hayvanlar]

- KÜŞÂD: Açılış. [Bölüm:Nesneler]

- KUŞKONMAZ CAMİSİ: Üsküdar'dadır. [1580] [Bölüm:Istanbul]

- KUŞKONMAZ CAMİSİ: ŞEMSİPAŞA CAMİSİ [Üsküdar'da] [Bölüm:Mekanlar]

- KÜSPE[Fars.]: Hayvan yemi, yakacak ve gübre olarak kullanılan, yağı ya da suyu çıkarılmış her türlü yağlı tohum ve bitki artığı. [Bölüm:Hayvanlar]

- KUTCHING [BORNEO'nun başkenti, (Sarawak Eyaleti'nde)]: Kedi. [Bölüm:Mekanlar]

- KÜTİKÜL[Fr.]: Yaprakların her iki yüzünde bulunan ve suyu sızdırmadığı için bitkinin kurumasına engel olan ince zar. [Bölüm:Doga]

- KUTSALLIK: İnsan emeğinin katıldığı (her) şey. [Bölüm:Oncelikliler]

- KUTÛ'[Ar.]: Kuşların göç etmesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- KUVÂDİYYE[Ar.]: Sıçangiller. [Bölüm:Hayvanlar]

- KUYRUKSOKUMU KEMİĞİ: UCA, PÖÇ, SACRUM [Bölüm:Insan]

- KYDAROS: ALİBEYKÖY [Bölüm:Istanbul]

- LÂ'L: KIRMIZI YAKUT [Bölüm:Nesneler]

- LABRADOR: Bir tür su akıntısı. [Bölüm:Doga]

- LÂGAR[Fars.]: Arık, zayıf, cılız hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- LAĞAŞ: Mezopotamya'da bir şehir devlet. [Bölüm:Mekanlar]

- LAHANA ANITI: Topkapı Sarayı'ndadır. [1790] [Bölüm:Istanbul]

- LAK: Amerikan elmasından çıkan zamk. [Bölüm:Doga]

- LAKONİK[Fr. < Yun.]: Kısa~özlü söz. [Bölüm:Dil]

- LALA: Padişahların sadrazamlara verdikleri unvan. [Bölüm:OSMANLI]

- LAMPASA: Uzun yırtmaçlı etek. [Bölüm:Nesneler]

- LÂNET: Uzaklaş(tır)ma. [Bölüm:Oncelikliler]

- LARGO: Ağır tempo. [Bölüm:Muzik]

- LASTA: Gemi yüklerine uygulanan ağırlık ölçüsü birimi. Geminin alabildiği yük. [Bölüm:Nesneler]

- LASTA[Hollanda dilinden]: Kuzey Avrupa'da kullanılan, 2000 kg.'a yakın gemi yüklerine ve büyük miktardaki ticaret mallarına değer biçmeye yarayan kütle ölçü birimi. [Bölüm:Nesneler]

- LASTİKOTİN[İng.]: İnce iplik ile çok sık dokunmuş yünlü, parlak bir kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- LÂS[Fars.]: Dişil hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- LATA[İt.]: Osmanlılar'da ilmiyenin giydiği bir tür üstlük. [Bölüm:Bilim]

- LATİNÇİÇEĞİ: Latinçiçeklerinden, kalkan biçiminde yuvarlak yapraklı, sarı ve kırmızı çiçekli, otsu bir süs bitkisi. [Lat. TROPEOALUM] [Bölüm:Doga]

- LAVOLTA/LEVALTO/LAVATOE: İtalyan kökenli bir dans. [Bölüm:Sanat]

- LECLÂC: Ustası Dahir. Sısa'nın icad ettiği bu oyunu İran'a getirip yaymıştır. İran'da geliştiği için mûcidi Leclâc sanılır. ) [Bölüm:Genel]

- LEGA: Papalık elçisi. [Bölüm:Insan]

- LEGATO[İt.]: Bir parçanın notalarının, ara vermeden birbirine bağlanarak söyleneceğini ya da çalınacağını anlatır. [Bölüm:Muzik]

- LEJYON: Altıbin kişilik asker topluluğu. [Eski Roma'da] [Bölüm:Insan]

- LEKEN: Kara batmamak için ayağa takılan palet. [Bölüm:Nesneler]

- LENDUHA: Çok iri ve kaba şey. [Bölüm:Nesneler]

- LENGALENGA: Muz, patates ve Burundi ıspanağı ile hazırlanan bir lapa.
[Burundi'nin en tipik yemeği] [Bölüm:Beslenme]

- LES'/LEDG[Ar.]: Yılan, akrep gibi hayvan ve böceklerin sokması. [Bölüm:Hayvanlar]

- LES'/LEDG[Ar.]: Yılan, akrep gibi hayvan ya da böceklerin sokması. [Bölüm:Hayvanlar]

- LEVENT: Deniz erlerine verilen ad. [Bölüm:OSMANLI]

- LEVENT: Boylu-boslu, güçlü delikanlı. [Bölüm:OSMANLI]

- LEVHA: Levha, serlevha, başlık. Küçüğüne kıt'a. [Bölüm:Yazmalar]

- LEYLAK[Ar.]: Zeytingillerden, yaprakları karşılıklı bir ağaççık. [Lat. SYRINGA VULGARIS] | Bu ağacın, koni durumunda toplanmış, beyaz, eflatun ya da pembe renkte, güzel kokulu çiçekleri. [Bölüm:Doga]

- LEYLEK YUVASI MESCİDİ: Yedikule'dedir. [Bölüm:Istanbul]

- LEYLÎ: Yatılı öğrenci. [Bölüm:Insan]

- LEYL[Ar.]: Gece. [Bölüm:Genel]

- LEYL[Ar.]: Yılın en karanlık gecesi. [Bölüm:Genel]

- LİBRE: Fransa'da 500 gr., İngiltere'de 454 gr. gelen ağırlık ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- LİD: Batı mûsikîsinde şarkı. [Bölüm:Muzik]

- LİGATURA/LİKADURA: Gemide kullanılan bir ip. [Bölüm:Nesneler]

- LİKYA: IŞIK ÜLKESİ [Bölüm:Mekanlar]

- LİMNOLOJİ: Tatlı suların fiziksel ve biyolojik durumlarını inceleyen bilim dalı, gölbilim. [Bölüm:Bilim]

- LİNİN[Fr.]: Göze çekirdeğinde bulunan ve kromatin tanelerini taşıyan, ağ biçimindeki ipliksi yapıya verilen ad. [Bölüm:Doga]

- LİR/LÂVUTA/LAVTA/BER-BATT[Ar., Fars.]/LYRE[Fr.]: Eski Türk'lerin kopuzu ile aynıdır. Kiriş tellerinin iki yanında ikişer demir tel olduğu ve Muğla'da icat edildiği söylenilir. [Bölüm:Muzik]

- LİRA: Telli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- LİRA[< İt. Altın para]: Yüz kuruş değerinde, Türkiye para birimi. [Bölüm:Nesneler]

- LİTOLOJİ: Taşbilim. [Bölüm:Doga]

- LİVRE/LİBRETTO: Operanın söz kısmı. Opera kitabı. [Bölüm:Sanat]

- LOBELYA[Lat. LOBELIA]: Salkım durumunda, mavi çiçekleri bulunan, bir ya da çok yıllık, Kuzey Amerika bitkisi. [Bölüm:Doga]

- LOK: Gemileri farklı iki su düzeyinin birinden öbürüne aşırmak için yapılmış ara havuz. (PANAMA KANALI) [Bölüm:Nesneler]

- LOSTRA[İt.]: Ayakkabı boyama. [Bölüm:Nesneler]

- LÜBNAN[< LABNE]: Beyaz. [Bölüm:Mekanlar]

- LÜBORULARI: Üflemeli bir Çin çalgısı. [Bölüm:Muzik]

- LUKATA: Buluntu mal. [Bölüm:Nesneler]

- LUMBAGO: Bel ağrısı. [Bölüm:Insan]

- LÜMEN[Lat.]: Işık yeğinliği, 1 mum olan, eşit dağıtımlı bir nokta kaynağının 1 steradyan içine yayımladığı ışık akışı. [Bölüm:Bilim]

- LÜMİNESANS: Işıldama. [Bölüm:Bilim]

- M'Lİ İKİLEME: DOUBLETS WITH M [Bölüm:Dil]

- MA'DÛM-ÜL-CENÂH[Ar.]: Kanatsızlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- MA'DÛM-ÜL-ERCÜL[Ar.]: Ayaksızlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- MA'RÛR: Uyuz. [Bölüm:TIP]

- MA'S[Ar.]: Kasın tutulması, büzülmesi, kramp. [Bölüm:Insan]

- MA'S[Ar.]: CRAMPE[Fr.] [Bölüm:Insan]

- MAD: Bir tahıl ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- MADAGASKAR: Madagaskar Adası'nda 33 farklı tür hayvan bulunmaktadır. [Bölüm:Hayvanlar]

- MADDE: Sürekli gözlemlenebilen, çözümlemeye açık olan temel birimler. | UZANAN(YER KAPLAYAN) [Bölüm:Nesneler]

- MADON: Meryem Ana heykelciği. [Bölüm:Sanat]

- MAESTRO[İt.]: Besteci. [Bölüm:Muzik]

- MAESTRO[İt.]: Orkestra şefi. [Bölüm:Muzik]

- MÂH-I Sİ-RÛZE[Fars.]: Otuz gün süren ay.[Nisan, Haziran, Eylül, Kasım] [Bölüm:Genel]

- MÂH-I Sİ-RÛZE[Fars.]: Çok küçük. [Bölüm:Genel]

- MÂH-I Sİ-RÛZE[Fars.]: Zarif, ince yapılı bayan. [Bölüm:Genel]

- MAHÂK/MIHÂK/MUHÂK[Ar.]: Her Arabî ayın son üç gecesi. [Bölüm:Genel]

- MAHBEL[Ar.]: Hayvanın gebelik zamanı. [Bölüm:Hayvanlar]

- MAHLEB[Ar. çoğ. MAHÂLİB]: Aslan, kedi, doğan gibi hayvanların çengelli pençeleri. [Bölüm:Hayvanlar]

- MAHLÛTA[Ar.]: Bulgurla karışık mercimek çorbası. [Bölüm:Beslenme]

- MAHREK[Ar., mat.]: Hareketli bir noktanın güttüğü yol. [Bölüm:Nesneler]

- MAHRUT: KONİ [Bölüm:Bilim]

- MAHYA: Çatılarda iki eğik yüzeyin birleştiği bölüm. [Bölüm:Nesneler]

- MÂİYYE[Ar.]: Susallar. [Bölüm:Hayvanlar]

- MÂİYYE[Ar.]: AQUATIQUES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- MAKAMLARIN ETKİLERİ: * RAST MAKAMI: İnsana sefa verir.
* REHÂVÎ MAKAMI: İnsana bekâ verir.
* KÛÇEK MAKAMI: İnsana hüzün ve elem verir.
* BÜZÜRK MAKAMI: İnsana havf(korku) verir.
* ISFAHAN MAKAMI: İnsana cevir ve seha verir.
* NEVÂ MAKAMI: İnsana lezzet ve ferahlık verir.
* UŞŞAK MAKAMI: İnsana gülme verir.
* ZİRGULE MAKAMI: İnsana uyku verir.
* SABÂ MAKAMI: İnsana şecaat verir.
* PUSELİK MAKAMI: İnsana kuvvet verir.
* HÜSEYNÎ MAKAMI: İnsana sulh verir.
* HİCÂZ MAKAMI: İnsana tevazu verir. [Bölüm:Muzik]

- MAKAT[Ar.]: Minderli alçak sedir. [Bölüm:Nesneler]

- MAKEDONYA: MANASTIR - SELÂNİK - KOSOVA [Bölüm:Mekanlar]

- MAKİ: Akdeniz iklim bölgesinde çoğunlukla sert meşin ve parlak yapraklı, her zaman yeşil ve kurakçıl olan çalı topluluğu. [Bölüm:Doga]

- MAKREME/MIKREME[Ar.]: Sofra havlusu. | Elbezi. | Bazı köylü hanımların başlarına sardıkları nakışlı örtü. | Peştemal. [Bölüm:Beslenme]

- MAKRIKÖY: BAKIRKÖY [1925'e kadar kullanılmış olan eski adı] [Bölüm:Istanbul]

- MAKSİ[Fr.]: Uzun. [Bölüm:Nesneler]

- MALAKOLOJİ: Yumuşakçalar bilimi. [Bölüm:Hayvanlar]

- MALUF: Fasulye ezmesi.
[Lübnan mutfağı mezelerinden] [Bölüm:Beslenme]

- MANAT/MANET: Rus parası, ruble. [Bölüm:Nesneler]

- MANGO: Hint kirazı. [Bölüm:Beslenme]

- MANGUST: Zehirli yılanları avlayan memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- MANİPURİF: Hindistan'a özgü bir dans. [Bölüm:Sanat]

- MANİTA[İt., argo]: Tanışıyormuş gibi yaparak para sızdırma. Dolandırıcı. [Bölüm:Genel]

- MANOLYA: Koklanmaz! [Sadece izlenir!] [Bölüm:Doga]

- MANSIB[< NASB]: Büyük memurluk makamı. | Devlet hizmeti, memuriyet. | Onun, derece, rütbe, makam. [Bölüm:Insan]

- MANYOK: Orta Afrika Cumhuriyeti'nde, fakirlerin ana yiyeceği olarak ekmeğin yerine geçen gıda. [Bölüm:Beslenme]

- MARİNERA: Portekiz ve Şili'ye özgü bir dans. [Bölüm:Sanat]

- MARS: el-KAHİRE[Ar.](al-QAHIRAH) [Bölüm:Doga]

- MASERASYON: Su içinde kalma sonucu, suda kalan uzvun aldığı durum. | Katı cismi su içinde bırakarak, eriyecek maddelerini ayırma. [Bölüm:Insan]

- MÂŞÎ-ALEL-ESÂBİ'[Ar.]: Parmaklarının ucları üzerinde yürüyen ve et yiyen sınıfında bulunan hayvanlar.[köpek, sırtlan vb.] [Bölüm:Hayvanlar]

- MÂŞÎ-ALEL-KEFF[Ar.]: Ayaklarının tabanına basan ve et yiyen sınıfında bulunan hayvanlar.[ayı vb.] [Bölüm:Hayvanlar]

- MÂŞİYE[Ar. | çoğ. MEVÂŞÎ]: Deve, koyun, keçi gibi hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- MASKARATA: Ayakkabının üst yüzünün ön tarafında dikişle ayrılan burun bölümü. [Bölüm:Nesneler]

- MAŞKÛK-ÜR-RİCL[Ar.]: Yarıkayaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- MASLAK: Su yolu üzerindeki su haznesi. [Bölüm:Mekanlar]

- MASLAK: Sürekli akan su borusu. [Bölüm:Mekanlar]

- MAŞRIK[< ŞARK]: DOĞU, GÜNEŞİN DOĞDUĞU TARAF [Bölüm:Doga]

- MAŞRIK[< ŞARK]: DOĞU, GÜNEŞİN DOĞDUĞU TARAF [Bölüm:Mekanlar]

- MASTER: USTA [Bölüm:Insan]

- MASTİT: Meme yangısı. [Bölüm:Insan]

- MASTURİ[Yun.]: Geminin en geniş yeri. [Bölüm:Nesneler]

- MASURA[Fars. < Yun.]: Çeşme zıvanası. | Bir akarsu ölçü birimi. [Bölüm:Nesneler]

- MATAFYON[İt.]: Yelkenlere ve tentelere açılan delik. [Bölüm:Nesneler]

- MATAH: Ticaret malı. [Daha çok kumaş cinsinden kâr getiren mal] ["Çok matah bir şey sanki"] [Bölüm:Genel]

- MÂT[Fars.]: Satranç oyununda yenilme. [Bölüm:Genel]

- MAVUNA: Rıhtıma yanaşamayan gemilerin yükünü taşıyan araç. [Bölüm:Nesneler]

- MAZÎF[Ar]: Ziyafet evi. [Bölüm:Beslenme]

- MAZÎF[Ar]: Herkese kapısı/sofrası açık ev. [Bölüm:Beslenme]

- MAZMÛN[Ar. < ZIMN]: Derinlerdeki anlam, kavram. | Ödenmesi gereken şey. | Nükteli, sanatlı, ince söz. [Bölüm:Oncelikliler]

- MAZURKA: Polonya kökenli bir dans. [Bölüm:Sanat]

- MÂZÛ[Fars.]/CYNIPS[Fr.]: Mazı böceği denilen bir böcek. [Bölüm:Hayvanlar]

- ME'BIZ[Ar. | çoğ. MEÂBIZ]: Dizkapaklarının arkasındaki çukurlar. [Bölüm:Insan]

- ME'DEBE: Düğün yemeği. [Bölüm:Beslenme]

- MEÂDİB[Ar. < ME'DEBE]: Ziyafetler. [Bölüm:Beslenme]

- MEBHAS[Ar. çoğ. MEBÂHİS]: Bir şeyin arandığı yer. | Arama, araştırma yeri. | Bâb, fasıl. | Logic[İng.]/Logie[Fr.] sözünün karşılığı. [Bölüm:Bilim]

- MECÂRÎ-İ HEVÂİYYE[Ar.]: Balina, gergedan, yunus gibi bazı hayvanların başlarının üst tarafında bulunan bir ya da iki delik. [Bölüm:Hayvanlar]

- MECÂRÎ[< MECRÂ]: Suyun akıtıldığı yol. Su kanalı/yatağı. [Bölüm:Mekanlar]

- MECCÂNÎ: Ödemesiz, ücretsiz, parasız. [Bölüm:Genel]

- MECELLE: Osmanlılar'da medenî yasa. [Bölüm:OSMANLI]

- MECELLE: Osmanlılar'da medenî yasa. [Bölüm:Genel]

- MECEL[Ar.]: Ampul, kabarcık. [Bölüm:Hayvanlar]

- MECÎDİYYE: Sultan Abdülmecit'in tahta çıkışının altıncı yılında [1844] onun adına kesilmiş olan altın ve gümüş sikkeler.[daha çok 20 kuruşluk gümüş sikkelere verilen bir addır] - [Bölüm:Nesneler]

- MECÎDİYYE ALTINI: Sultan Abdülmecit zamanında çıkarılmış altın Lira. [Bölüm:Nesneler]

- MECÎDİYYE ÇEYREĞİ: Beş kuruşluk gümüş para. [Bölüm:Nesneler]

- MEDIEVAL: Ortaçağ, ortaçağa ait. [Bölüm:Oncelikliler]

- MEFHAS[Ar. | çoğ. MEFÂHİS]: Kuş yuvası. [Bölüm:Hayvanlar]

- MEGA: Önüne geldiği birimi bir milyonla çarpan önek. [Bölüm:Nesneler]

- MEGAPASKAL[MPa]: 10 atmosferlik basınca eşit basınç birimi. [Bölüm:Nesneler]

- MEH/KAMER(AKMÂR): AY [Bölüm:Doga]

- MEKKARE: Osmanlı ordusundaki at vb. [Bölüm:Hayvanlar]

- MEKSİKA'LI: [Bölüm:Insan]

- MEKYÛL: Kile ve benzeri gibi ölçekle ölçülmüş. [Bölüm:Nesneler]

- MELANKOLİ[Fr. < Yun. melan:kara, khole:safra]/MALİHULYA[Ar. < Yun.]: Kara Sevda/Safra. | Kuruntu. [Bölüm:Insan]

- MELAS[Fr. < İsp.]: Şeker üretiminde, billurlaşan şeker alındıktan sonra kalan şekerli posa. [Bölüm:Beslenme]

- MELDÛG[Ar. < LEDG]: Zehirli bir hayvan tarafından ısırılmış/sokulmuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- MEMEŞ: Sığırın ağzından akan salya. [Bölüm:Hayvanlar]

- MENENJİT: Beynin zarı yangısı. [Bölüm:Insan]

- MENEVREK: Bir tür kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- MENFÂ[< NEFY]: Sürgün yeri. [Bölüm:Mekanlar]

- MENKİB[Ar. | çoğ. MENÂKİB]: Omuz ve kol kemiğinin birleştiği yer. [Bölüm:Insan]

- MENUET: Bir tür dans. [Bölüm:Sanat]

- MENZİL-İ KÜLLÎ[Ar.]: Mahrekin en son noktasına kadar olan mesafe. [Bölüm:Nesneler]

- MENZİL[< NÜZÛL]: Yollardaki konak yeri. | Ev. | Bir günlük yol. | Mesafe. [Bölüm:Mekanlar]

- MERCÂNİYYE[Ar.]: Mercanlar, mercangiller. [Bölüm:Hayvanlar]

- MERCÛL-ÜL-BATN[Ar.]: Karından ayaklı/lar.[MERCÛL/] [Bölüm:Hayvanlar]

- MERCÛL[Ar.]: Ayak yerinde olan kanatları karnında ya da başında bulunan hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- MERİ[Ar.]: Yürürlükte olan, geçerli olan. [Bölüm:Nesneler]

- MERT/MERD[Fars.]: Erkek, er, er kişi. [Bölüm:Insan]

- MERT/MERD[Fars.]: Yiğit, korkusuz, sözünün eri. [Bölüm:Insan]

- MESÂHA ETMEK[doğrusu MİSÂHA/T]: Ölçmek. [Bölüm:Nesneler]

- MESEMME[Ar.]: Deri üzerindeki küçük delikler. [Bölüm:Insan]

- MEŞFER[Ar. çoğ. MEŞÂFİR]: Sarkık hayvan dudağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- MEŞHER[< TEŞHİR]: Sergi yeri. - Mekanlar | Sil [Bölüm:Mekanlar]

- MEŞÎHAT: Şeyhülislâmlık makamı. | Şeyhlik. [Bölüm:OSMANLI]

- MEŞÎMÎ[Ar.]: Etenliler. PLACENTAIRES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- MESKEN Ü MEDFEN[Ar.]: Oturulacak ve gömülecek yer. [Bölüm:Mekanlar]

- MESNÛN: Şekillendirilen, fırınlanmamış çamur. [Bölüm:Nesneler]

- MESNÛN: Bilenmiş bıçak/çakı. [Bölüm:Nesneler]

- MESNÛN: Sünnet olan şey.[EMR-İ MESNÛN [Bölüm:Nesneler]

- MEŞTÂ/T[< ŞİTÂ | çoğ. MEŞÂTÎ]: Kışlak, kış mevsiminde barınılacak yer, şitâ. [Bölüm:Mekanlar]

- MEŞTÂ[Ar. çoğ. MEŞÂTÎ]: Kışlıklar, kış mevsiminde barınılacak yerler, şitâ. [Bölüm:Mekanlar]

- METELİK: İlk kez 1828'de basılmış, on para değerindeki bakır sikke. [Sultan Reşat zamanında basılan son metelik nikeldir] [Bölüm:Nesneler]

- METİKEŞ: Mozambik'in para birimi. [Bölüm:Nesneler]

- METİN/TEXT[İng.]: Sağlam, kıymetli, kavî. (TEXT [Bölüm:Mantik]

- METİN/TEXT[İng.]: Sağlam, kıymetli, kavî. (TEXT [Bölüm:Bilim]

- METROLOJİ: Ölçüm bilimi. [Bölüm:Oncelikliler]

- METROLOJİ: Ölçüm bilimi. [Bölüm:Nesneler]

- METROPOLİT: Ortodoksların Patrik'ten sonra gelen ve bir bölgenin din işleriyle uğraşan din adamı. [Bölüm:Insan]

- MEVÂD-ÜL AKLÎSE: KIYASIN MADDELERİ[MADDET-ÜL KIYAS] [Bölüm:Mantik]

- MEVÂLÎD-İ SELÂSE: Maden, bitki, hayvan olmak üzere doğanın üç âlemi (ve bilimi). [Bölüm:Doga]

- MEVTÎ[Ar. çoğ. MEVÂTÎ]: Ayak basılan yerler. [Bölüm:Mekanlar]

- MEYAN: Şarkıların üçüncü dizesi. [Bölüm:Sanat]

- MEYDANSAZI: Telli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- MEYL: HAREKETİN BAŞLANGICI (EĞİLİM DEĞİL!) [Bölüm:Dil]

- MEZBELE/LİK[Ar. < ZİBL | çoğ. MEZÂTİL]: Süprüntülük, süprüntü dökülen yer. | Aşağılık, kötü durum. [Bölüm:Mekanlar]

- MEZBÛBE[Ar.]: Sineği çok olan yer. [Bölüm:Mekanlar]

- MEZBÛBE[Ar.]: Sineği çok olan yer. [Bölüm:Hayvanlar]

- MEZOPOTAMYA: Orta toprak. [Fırat ile Dicle nehirleri arasında kalan topraklar] | Nehirler arasındaki ülke. [Bölüm:Mekanlar]

- MEZRA: Ekilen yer. [Bölüm:Mekanlar]

- MEZRÛ': Arşınla ölçülen şey. [Bölüm:Nesneler]

- Mİ'VEL[çoğ. MAÂVİL]: Taşları, kayaları parçalamaya yarayan sivri kazma, külünk. [Bölüm:Nesneler]

- MIAMI: Tatlı su. [Bölüm:Mekanlar]

- MİCDEL[Ar. çoğ. MECÂDİL]: Köşk/ler, kasır/lar. [Bölüm:Mekanlar]

- MİDİ KANALI: Akdeniz ve Atlantik Okyanusu'nu birbirine bağlayan, bugün dünya miras dizininde bulunan Midi Kanalı'nın inşasını 1667'de Paul Riquet adlı bir iş adamı başlattı. Kral XIV. Luis'in desteklediği, su, para ve insan gücünün uyumlu bir karışımı olan 240 km.lik bu proje ancak 1680'de tamamlanabildi. [Bölüm:Oncelikliler]

- MİGREN: Yarım baş ağrısı. [Bölüm:Insan]

- MİHR: SEVGİ, GÜNEŞ [Bölüm:Oncelikliler]

- MİHRÂBİYE: Ucu ince tığlarla biten mihrap şeklinde kitap başlığı. [Bölüm:Yazmalar]

- MİKADO: Japon imparatorunun unvanı. [Bölüm:Insan]

- MİKOLOJİ: Mantarbilimi. [Bölüm:Bilim]

- MİKYÂL[Ar. | çoğ. MEKÂYİL]: Ölçekler, tahıl ölçekleri. [Bölüm:Nesneler]

- MİNA: En eski ağırlık birimi. [Bölüm:Nesneler]

- MİNA: Bilinen en eski ağırlık birimi. [Bölüm:Nesneler]

- MİNE: İnce, parlak nakış. [Bölüm:Nesneler]

- MİNERALOJİ: Maden bilimi. [Bölüm:Bilim]

- MİNSER[çoğ. MENÂSİR]: Yırtıcı kuşların gagası. | Taşçı kalemi. [Bölüm:Hayvanlar]

- MİRGÛN: EMİRGÂN [Bölüm:Istanbul]

- MÎRÎ: Beylik. [Bölüm:Insan]

- MİŞFER/MEŞFER[çoğ. MEŞÂFİR]: Devenin sarkık dudağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- MİSKAL[Ar. çoğ. MESÂKÎL]: Yirmidört kıratlık bir ağırlık ölçüsü. [yüz arpa ağırlığındadır][ondört kırat, bir şer'î dirhemin karşılığıdır] [Bölüm:Nesneler]

- MİSKAL[Ar. çoğ. MESÂKÎL]: 1.43 dirhemlik ağırlık ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- MİSKİNLER TEKKESİ: Karacaahmet'tedir. [1. ada] [Bölüm:Istanbul]

- MİSKOTU: COMPOSITAE ARTEMISIALAXA[Lat.] [Bölüm:Doga]

- MİSKOTU: BİRİNCÂSF[Fars.] [Bölüm:Doga]

- MİSKOTU: MUGWORT[İng. Miskotu, koyunotu.] [Bölüm:Doga]

- MİSKOTU: ARMOISE[Fr. Miskotu, yabani karanfil.] [Bölüm:Doga]

- MİSKOTU: BEIFUSS[Alm.] [Bölüm:Doga]

- MİSL: Benzer, kat. | Mikdar. | Ön, yan, huzur. | Tekrarlanan bir sayının toplamı. [Bölüm:Nesneler]

- MİSSİRUKOFO: Sikasso - Mali'de yaşayan yerel halk. [Bölüm:Insan]

- MİZMÂR: OBUA [Bölüm:Muzik]

- MİZVÂCE: Küçük küçük çiçeklerden oluşan ve kendinde hem dişillik, hem de erillik örgeni bulunan çiçek.[Nerkis çiçeği gibi.] [Bölüm:Doga]

- MODERN BİLİMİN ORTAYA ÇIKMASINDA: [Bölüm:Bilim]

- MODİST: Şapka yapıcısı. | Moda eşyası satan. [Bölüm:Nesneler]

- MODÜL: Orantı ölçüsü. Bir yapının çeşitli bölümleri arasında orantıyı sağlamak için kullanılan ölçü birimi. | Çap, ölçü. [Bölüm:Nesneler]

- MOL: Bir maddenin kendi moleküler ağırlığına dalton cinsinde eşit olan gram miktarı. [Avogadro sayısı kadar molekül içerir.] [Bölüm:Nesneler]

- MOLTO: ÖTEKİ YÖNDE [Bölüm:Muzik]

- MONDANİTE: Sosyete insanı karakteri. | Sosyete ile ilgili şeylere düşkünlük. [Bölüm:Insan]

- MONOFİZİT/LERB: Hristiyanlık'ta, Hz. İsa'nın kimliği ve tabiatı hakkında bir görüş ve bu görüşe sahip olan kişi ya da bu görüşü savunan kiliseler. [Günümüzde, Asuri (Nasturi) ve Keldani Kiliseleri dışındaki öteki kiliseler Monofizit görüşe sahiptirler.] [Bölüm:Insan]

- MONOLOG: Bir kişi tarafından oynanan küçük komedi. [Bölüm:Sanat]

- MONOLOG: Yalnız başına konuşan bir kişinin sözleri. [Bölüm:Sanat]

- MSWATI: Büyük dağ.[Swaziland dilinde][Krallarının kullandığı bir ad] [Bölüm:Doga]

- MÛ-ÇÎNE[Fars.]: Cımbız. [Bölüm:Nesneler]

- MUAZ BİN CEBEL CAMİİ: Hz. Muhammed hayattayken tamamlanan 4. cami. [Bölüm:Mekanlar]

- MÜBÂGAME: Tatlı dillilik. [Bölüm:Davranis-Tutum]

- MÜBTELİ'[< BEL]: Bir şeyi yutan; yiyen. [Bölüm:Beslenme]

- MÜBTESİM[< TEBESSÜM]: Gülümseyen, tebessüm eden. [Bölüm:Insan]

- MÜCA'AD[< CA'D]: Kıvırcık, kıvrılmış, lülelenmiş saç. [Bölüm:Insan]

- MÜCEHHEZ-İ MÂİYE: Kurbağazehirigiller. [Fr. HYDROCHARIDÉES] [Bölüm:Hayvanlar]

- MÜCERRED: Mahzuf, mühmel [Bölüm:Yazmalar]

- MÛCİB: İcâdı, icâb üzere olan. [Bölüm:Bilim]

- MÜCTERR/E: Geviş getiren, ictirâr eden. [İng./Fr. RUMINANT] [Bölüm:Hayvanlar]

- MÜDD: Mut, kara mut, batman türünden bir ölçek. [Bölüm:Nesneler]

- MÜDGAM[< DAĞM]: Arka arkaya gelen iki sözcüğün, ilkinin son, ikincisinin baş harflerinin aynı olması. [Bölüm:Dil]

- MÜDN[< MEDÎNE]: Kentler/şehirler. [Bölüm:Mekanlar]

- MÛD[Fars.]: Tavşancıl kuşu. [Bölüm:Hayvanlar]

- MÜELLİF NÜSHASINI TESPİT EDEMEDİĞİMİZ BİR YAZMANIN EDİSYON KRİTİĞİNDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR: [Bölüm:Yazmalar]

- MUGANNÎ[< GINÂ][Fr. CHANTEUR]: Şarkıcı, hanende. | Hoş öten kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- MUHACCEL: Ayağı sekili, beyazlı at. [Bölüm:Hayvanlar]

- MUHÂCEZE: Fısıldamak. [Bölüm:Davranis-Tutum]

- MUHAKA: Bir anlatı içerir, doğanın konuşmasını, yapısını içerir. [Bölüm:Doga]

- MÜHELHEL[< HELHEL]: Zarif, şık giysi. | Güzel şiir, söz. [Bölüm:Dil]

- MUHİBBÎ: Kanunî Sultan Süleyman'ın şiirdeki mahlâsı. [Bölüm:OSMANLI]

- MÜHÜR: Demirbaş mührü, bağış mührü, vakıf mührü, zat mührü. [Bölüm:Yazmalar]

- MUİD: Medreselerde talebeye dersi tekrar eden öğretmen yardımcısı. [Bölüm:Insan]

- MUJİK: Rus köylüsü. [Bölüm:Insan]

- MUKANFEZ-ÜL-CİLD: Derisidikenlilerden, denizkestanesi ve beşparmak gibi tiplerden oluşan denizhayvanı familyasından biri. [Bölüm:Hayvanlar]

- MÜKELLÂ: Sahil, nehir kenarı. | Yanaşılır kıyı. [Bölüm:Mekanlar]

- MÜLEMMA'[Ar. < LEM]: Bir kısmı Türkçe, bir kısmı Arapça ya da Farsça söylenmiş/yazılmış olan şiir/manzûme. [Bölüm:Sanat]

- MUMCU: Beyaz adam.[Orta Afrika Cumhuriyeti'nde] [Bölüm:Dil]

- MÜNÂTAHA: Süsüşme, toslaşma, boynuzla vuruşma. [Bölüm:Hayvanlar]

- MUNFASILA: [Bölüm:Mantik]

- MURAD IV ÇEŞMESİ / TAVUSLU ÇEŞME: Gülhane Parkı'nda, Çinili Köşk'ün yanındadır. 1635'te, Sultan IV. Murad tarafından yaptırılmıştır. [Adını üzerindeki Tavuskuşu kabartmasından almıştır.] [Bölüm:Istanbul]

- MURAKKIM[< RAKAM]: Pusulanın iğnesi. [Bölüm:Nesneler]

- MÛRD[Ar.]: Mersin ağacı. [Bölüm:Doga]

- MÜREKKEP YALAMAK: Âharlanmış kağıt bezir işi mürekkebi emmediği için yanlış yazıldığında ıslatarak silmek mümkündür. Hattatlar ellerini tükürükleyerek veya yalayarak yanlışlarını düzelttiklerinden "mürekkeb yalamak" deyimi ortaya çıkmıştır. [Bölüm:Yazmalar]

- MÜREMMÂ: Türkçe-Fransızca karışımı şiir. [Bölüm:Sanat]

- MUSÂHİB[< SOHBET]: Sohbette bulunan, konuşan. | Padişahı sözü ve sohbetiyle eğlendiren. | Padişahın özel işlerinde bulunanlardan her biri. [Bölüm:OSMANLI]

- MÜŞATTAR: Dizeleri arasına ek olarak ayrıca dizeler getirilmiş gazel ya da kasîde, teştîr edilmiş. [Bölüm:Sanat]

- MÜSÂVEME[< SEVM]: Pazarlık etme. | Bir malın önceki değerini dikkate almadan herhangi bir değer ile satmak. [Bölüm:Genel]

- MÜSENNÂT: Sınır ve su bentlerinin/arklarının kenarları. [Bölüm:Mekanlar]

- MÛSÎKAR[Fars.]["ka" uzun okunur]: Mizmar çeşidinden sıra, kalem, düdük, kaval. Dervişlere özel bir saz. | Rüzgâr estikçe, gagasındaki deliklerden türlü türlü ses çıkardığından dolayı, "mûsikî" sözünün de bundan alındığı söylenilegelen bir kuş. | Adı anonim bir Edvâr-ı İlm-i Musıkî'de geçen makam. [Bölüm:Muzik]

- MUSLİN[Fr.< Musul kentinin adından]: Seyrek dokunmuş bir bez. [Bölüm:Nesneler]

- MÜSTAHRET: ARAPLAŞMIŞ [Bölüm:Insan]

- MÜSTECİR: Bir yeri kiralamış olan, icar etmiş, kiracı. [Bölüm:Insan]

- MÜSTEHÂSE[< HAVS | çoğ. MÜSTEHÂSÂT]: Taşıl, fosil. [Bölüm:Doga]

- MÜSTEHLİK[Ar. < HELÂK]: Tüketici. [Bölüm:Insan]

- MÜŞTERÎ/SA'D-İ EKBER[Ar.]: Sakıt, Erendiz, Jüpiter, Mars. [Bölüm:Doga]

- MÜŞVİKE: Dikenli ağaç. [Bölüm:Doga]

- MÜTÂCERE: Birbiriyle ticaret yapma. [Bölüm:Genel]

- MÜTÂEMET: İkiz doğurma. [Bölüm:Insan]

- MÜTEATTIS: Aksıran. [Bölüm:Insan]

- MÜTEBENNÎ: Birini, oğul edinen. [Bölüm:Insan]

- MÜTECÂHİL: Cahil gibi görünen, bilmemezlikten gelen, bilmez görünen, tecâhül eden. [Bölüm:Insan]

- MÜTECERRİ'[< CÜR'A]: Yudumlayarak içen, tecerrü' eden. [Bölüm:Beslenme]

- MÜTEEHHİB: Kendi kendini yetiştirmiş kişi. Otodidakt. [Bölüm:Insan]

- MÜTEFELSİF[< FELSEFE]: Felsefe yapan, filozoflaşan. [Bölüm:Felsefe]

- MÜTEFENNİN[< FENN]: Teknik bilgi sahibi, fen âlimi, tefennün eden. [Bölüm:Bilim]

- MÜTEGAMMİDE: Kınkanadlılar.
MÜTEGAMMİDET-ÜL-CENÂH: Kınkanadlı böcekler. [Bölüm:Hayvanlar]

- MÜTEKKELLİMİN/KELÂMCILAR: Duyusal, duygusal ve düşünsel içeriği olmayan hiçbir şey üzerine konuşmazlar. [Bölüm:Mantik]

- MÜTEMAHHIT: Sümküren, temahhut eden. [Bölüm:Insan]

- MÜTEMAHHIZ[< MÜTEMAHHIZÎN]: İnanarak, can ve gönülden çalışan. [Bölüm:Davranis-Tutum]

- MÜTEMÂLİK: Nefsine hâkim olan, nefsine sözü geçen. [Bölüm:Oncelikliler]

- MÜTEMMİM: Tamamlayan. [Bölüm:Genel]

- MÜTEMMİM: Tümleç. Herhangi bir sözcüğün anlamını tamamlayan. [Bölüm:Genel]

- MÜTEMMİM: Bütün haline getiren. [Bölüm:Genel]

- MÜTENEKKİS: Başaşağı olan, ters dönen, tenekküs eden kişi, canbaz. [Bölüm:Insan]

- MÜTENEZZİH: Gezintiye çıkan, gezip eğlenen, tenezzüh eden. | Temize çıkan, aklanan. [Bölüm:Insan]

- MÜTEŞADDIK: Avurt çatlatarak konuşan. | Terimlerle/ıstılahlı konuşan. [Bölüm:Insan]

- MÜTEŞECCİR: Ağaçlanan kaba ot. [Bölüm:Doga]

- MÜTEŞEHHİ: İştahlanan, iştahlı. [Bölüm:Beslenme]

- MÜTEŞELŞİL: Şarıl şarıl akıp çağlayan, teşelşül eden. [Bölüm:Doga]

- MÜTESSÂ: Her dörtlüğü(kıt'ası) dokuz dizeden(mısradan) oluşan düzenleme(manzûme). [Bölüm:Sanat]

- MUTRİB: Müzikle uğraşan. | Bir müzik aleti çalan. [Bölüm:Muzik]

- MÜVECCİBE: Talkım. [Bölüm:Doga]

- MUY[Fars.]: Kıl. [Bölüm:TIP]

- MÜZÂHAF: Şiirde, vezin zorunluluğundan, bir harfi düşürülmüş, okunmamış ya da uzun(memdut) iken kısa okunmuş olan sözcük. [Bölüm:Sanat]

- MUZALLEFE: Toynaklılar. [İng./Fr. ONGULÉS] [Bölüm:Hayvanlar]

- MUZÂRAA: Arşınla satma. [Bölüm:Nesneler]

- MÜZERKEŞ: Altın sırmalı, altın sırma ile işlenmiş. [Bölüm:Sanat]

- MÜZET: Nefesli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- MÜZEVVİR MESCİDİ: Eyüp'tedir. [XVI. yy.] [Bölüm:Istanbul]

- MÜZİĞİN PSİKO-FİZYOLOJİK ETKİLENİMLERİ: * Kan dolaşımını etkiler.
* Damar basıncını bazı kişilerde yükseltebilir, bazılarında düşürebilir.
* Kas kasılmalarını artırır.
* Solunum hareketlerini etkiler ve serbestleştirir.
* Sindirim işlerinde olumlu etkileri vardır.
* Damar basıncının değişiklikleri, sedaların tonları, şiddetleri ve perdeleri ile orantılıdır.
* Kişiyi huzura kavuşturan psikojenik etkileri vardır. [Bölüm:Muzik]

- NAGA: Hint mitolojisinde yarı insan, yarı yılan varlık. [Bölüm:Hayvanlar]

- NAGBİGA: Kendi kendine şair olan. [Bölüm:Sanat]

- NAHIL[Ar. < NAHL]: Anıtsal süs. Gümüş ya da mumdan yapılarak gelinlerin önünde götürülmesi ya da sonra gelin odasına konulması zamanında âdet olan süs ağacı. | Hurma ağacı. [Bölüm:Nesneler]

- NAHİR: Sığır sürüsü. [Bölüm:Hayvanlar]

- NÂHİRE: Ayın birinci günü. [Bölüm:Genel]

- NÂHİRE: Ayın sonu, son gecesi. [Bölüm:Genel]

- NAH[Fars.]: Değerli kumaşlardan yapılan bir çeşit halı, kilim. [Bölüm:Nesneler]

- NAÎB: Karga ve çirkin sesli kuşların ötüşü. [Bölüm:Hayvanlar]

- NAÎK: Karga ötüşü. [Bölüm:Hayvanlar]

- NAÎK: Horoz sesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- NAKÎİYYE[Ar.]/INFLUSOIRES[Fr.]: Haşlamlılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- NAKÎK[Ar.]: Kurbağa, tavuk, kedi gibi hayvanların boğuk sesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- NALÇA: Ayakkabıların altına çakılan demir. [Bölüm:Nesneler]

- NALLI MESCİD: Bâbıâli'dedir. [XV. yy.] [Bölüm:Istanbul]

- NAMLI: Samanından ayrılmamış arpa yığını. [Bölüm:Doga]

- NAMUS[< NOMOS]: Yasa. | Ölçü. [Bölüm:Insan]

- NAN: EKMEK [Bölüm:Beslenme]

- NAR: RÜMMÂN[Ar.] [Bölüm:Beslenme]

- NARLIKUYU: Silifke'de. [Bölüm:Mekanlar]

- NAT: Hasır ya da meşin sofra. [Bölüm:Beslenme]

- NAZARÎ İLİMLER YA DA FELSEFELER: [Bölüm:Bilim]

- NAZZÂM: ÇEKİRDEK MADDE [Bölüm:Oncelikliler]

- NAZZAM: ÇEKİRDEK MADDE [Bölüm:Bilim]

- NEÂB[Ar.]: Karga yavrusu. | Karga ya da horoz gibi ötme. [Bölüm:Hayvanlar]

- NEDÎM: Yeniçeri ocağına yeni yazılan. [Bölüm:OSMANLI]

- NEFERTİTİ: Gelen(TİTİ) Güzel(NEFER) [Suriye'den] [Bölüm:Insan]

- NEHM[Ar.]: Horlayarak soluma, hırıltılı soluk alma. [Bölüm:Insan]

- NEHM[Ar.]: Kükreme. [Bölüm:Hayvanlar]

- NEHS/NEHŞ/NEHŞE[Ar.]: Yılan sokması. [Bölüm:Hayvanlar]

- NEMEK: TUZ [Bölüm:Beslenme]

- NEMESE/HEMS[Ar.]/WHISPER[İng.]: Fısıldama. [Bölüm:Insan]

- NESÎR[Ar.]: Hayvan aksırması. [Bölüm:Hayvanlar]

- NESNE: NE İSE NE
( NESNE: Bilgiye konu olan herşey. )
( Bir nesnenin bilinci kendisidir. )
( Nesne, işi ve işleviyle tanımlanır. )
( İncelemek, araştırmak amacıyla seçilen bir varolan'ın, dikkatin odağı kılınan. )
( CEMÂDAT: NESNELER )
( [Fars.] BERMÛDE ) [Bölüm:Nesneler]

- NESNE:NE İSE NE: NE İSE NE
( NESNE: Bilgiye konu olan herşey. )
( Bir nesnenin bilinci kendisidir. )
( Nesne, işi ve işleviyle tanımlanır. )
( İncelemek, araştırmak amacıyla seçilen bir varolan'ın, dikkatin odağı kılınan. )
( CEMÂDAT: NESNELER )
( [Fars.] BERMÛDE )

( * TEKTİR
* DÜZENLİDİR
* SÜREKLİDİR
* TÜRDEŞTİR ) [Bölüm:Diller]

- NETÂC[Ar.]: Hayvanın kendi kendine doğurması. [Bölüm:Hayvanlar]

- NETWORK KABLOSUNDA: [Bölüm:Bilgisayar]

- NEV-BAHÂR: Türk müziğinin en az altı yüzyıllık bir mürekkep makamıdır. [Zamanımızda bir örneği kalmamıştır.] [Bölüm:Muzik]

- NEV-CİVÂN[Fars.]: Her an canlı. [Bölüm:Oncelikliler]

- NEV-CİVÂN[Fars.]: Genç delikanlı. [Bölüm:Oncelikliler]

- NEV-RÛZ[Fars.]: Yeni gün. [Bölüm:Genel]

- NEVÂHİK[Ar. < NÂHİKA]: Dudaklı hayvanların göz pınarları. [Bölüm:Hayvanlar]

- NEVHA: Ağıt. [Bölüm:Sanat]

- NEVRUZOTU: İkiçeneklilerden, çiçekleri, aslanağzına benzeyen, türlü renkte, taşıdığı glikozit nedeniyle iç söktürücü olarak kullanılan bir kır bitkisi. [Lat. LINARIA VULGARIS] [Bölüm:Doga]

- NEYZEN/NÂYÎ[Fars.]: Ney üfleyen. [Bölüm:Muzik]

- NİLA: Bir tür Hint kumaşı. [Bölüm:Nesneler]

- NİNNİ/BENGERE[Fars.]: Bebekleri/çocukları uyutmak üzere söylenilen şarkı. [Bölüm:Muzik]

- NİPİ: Muzağacı lifinden yapılan bez. [Bölüm:Nesneler]

- NİPPON (JAPONYA): Yüksek Güneş Ülkesi. [Bölüm:Mekanlar]

- NİŞABUREK[Fars.]: Türk müziğinde, rast makamı ve uşşak makamının, pûselik "si" perdesiyle oluşmuş bir makam. [Bölüm:Muzik]

- NÎSÂN: [Süryanice'den] [Bölüm:Genel]

- NISF[Ar.]/NİM[Fars.]: Bir şeyin yarısı. [Bölüm:Nesneler]

- NÎŞ[Fars.]: İğne[arı, akrep gibi böceklerde]. [Bölüm:Hayvanlar]

- NÎŞ[Fars.]: Diken. [Bölüm:Hayvanlar]

- NÎŞ[Fars.]: Zehir, ağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- NİTELİK: QUALITY [Bölüm:Dil]

- NİYET: INTENTION [Bölüm:Dil]

- NİYET'TE: SAMİMİYET, İÇTENLİK, YAKINLIK ve [Bölüm:Davranış - Tutum]

- NİYET'TE: SAMİMİYET, İÇTENLİK, YAKINLIK ve [Bölüm:Oncelikliler]

- NOME: Alaska'da Nome diye bir yer yoktur! [NOME NOME [Bölüm:Mekanlar]

- NORDİK: Kuzeyli. [Avrupa'da kullanılır.] [Bölüm:Insan]

- NOSTALJİ: Sıla/memleket özlemi. Vatan özleminin hastalık haline gelişi. [Bölüm:Mekanlar]

- NOTALAR: [Bölüm:Muzik]

- NOVA[Lat.]: Parlaklığı birdenbire artan, değişen yıldız. [Bölüm:Doga]

- NÜ: Çıplak gövde resmi. [Bölüm:Sanat]

- NÜANS: Resim sanatındaki renk derecesi. [Bölüm:Sanat]

- NÜHÜFT[Fars.]: Türk müziğinde, bir bileşik makam. [Bölüm:Muzik]

- NÜMİZMATİK: Metal paraları inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Nesneler]

- NÛN[Ar. | çoğ. NİNÂN], SEMEK[Ar. çoğ. ESMÂK, SİMÂK], MÂHÎ[Fars.], EL PEZ[İsp.]: BALIK [Bölüm:Hayvanlar]

- NÜŞ-HÂR[Fars.]: Geviş. [Bölüm:Hayvanlar]

- NUSRETİYE KASRI: Tophane'dedir. [Mimar Sinan Üniversitesi olarak kullanılmaya devam edilmektedir] [Bölüm:Istanbul]

- O: ANA [Bölüm:Insan]

- OBA: Göçebe halk. [Bölüm:Insan]

- ÖBEK: PHRASE [Bölüm:Dil]

- OCAK: HANEDAN [Bölüm:OSMANLI]

- ODABAŞI CAMİSİ: Şehremini/Çapa Odabaşı'ndadır. 1562'de, Has (Saray) Odabaşı (Komutanı) Behruz Ağa tarafından yaptırılmıştır. [Mimar Sinan eseridir.] [Bölüm:Istanbul]

- ÖDAĞACI: Dulaptalotugillerden, sıcak ülkelerde yetişen, tropik bölgelerde yetişen, odunu ve kabuğu hoş kokulu bir ağaç. [Lat. AQUILLARIA AGOLIOCHIA] [Bölüm:Doga]

- ODEON: Eski Yunan'da müzisyenlerin konser verdiği basamaklı yer. [Bölüm:Muzik]

- ODONTOLOJİ: Anatominin dişleri konu alan bölümü. [Bölüm:Insan]

- ÖDÜNÇLEME: BORROWING [Bölüm:Dil]

- ÖDÜNÇLEMELİ ÇEVİRİ: LOAN TRANSLATION / CALQUE [Bölüm:Dil]

- OENOLOJİ[< Yun. OINOS]: Şarap bilimi. [Bölüm:Bilim]

- OFİDİZM: Yılan ısırması sonucu zehirlenme. [Bölüm:Hayvanlar]

- OFİKLEİT: Nefesli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- OFRİS[Yun.]: Salepgillerden, çiçekleri sinek, örümcek gibi bazı böcekleri andıran, yumrulu, otsu bir bitki. [Lat. OPHRYS] [Bölüm:Doga]

- ÖĞE: CONSTITUENT [Bölüm:Dil]

- OGLENA: Botanikçilerin bitki, zoologların hayvan kabul ettiği canlı. [Bölüm:Hayvanlar]

- OĞUZ/UZ: Boylar birliği. [Bölüm:Insan]

- OJİT[Fr. < Yun.]: Yanardağ kütlelerinde bulunan ve feldispatla birlikte bazaltların temelini kuran, piroksen cinsinden mineral madde. [Bölüm:Doga]

- OKALİPTUS[Yun.]: Mersingillerden, birçok türü olan, boyu yüz metreyi aşabilen, toprağın suyunu çekerek yerin bataklık duruma gelmesini önleyen bir ağaç. [Lat. EUCALYPTUS] [Bölüm:Doga]

- OKARİNA: Nefesli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- OKKA/KIYYE[Ar.]: Eski bir ağırlık ölçüsü birimi. (1283 gr.) (400 Dirhem = 1 Okka) [Bölüm:Nesneler]

- ÖKSÜRÜKOTU: Gövdesi pullarla kaplı, sarı çiçekli, ekin tarlaları için zararlı çok yıllık otsu bir bitki. [Lat. TUSSILAGO] [Bölüm:Doga]

- ÖKSÜZ: Annesiz. [Bölüm:Insan]

- OKUL: BOŞ ZAMAN ([Yun.] SCHOLé [Bölüm:Oncelikliler]

- OKUL: [eski İng.] SCOL [Bölüm:Oncelikliler]

- OKUL: [Lat.] SCHOLA ) [Bölüm:Oncelikliler]

- OKÜLER[Fr.]: Optik aygıtlarında, objektiften aldığı ışınları göze veren mercek dizgesi. [Bölüm:Nesneler]

- ÖKÜZ LİMANI: Kuzguncuk'tadır. [Bölüm:Istanbul]

- OLASILIK: POSSIBILITY [Bölüm:Dil]

- OLGUSAL: FACTIVE [Bölüm:Dil]

- OLİGOFRENİ: Akıl ve zekâ geriliği. [Bölüm:Insan]

- OLUMSUZLUK: NEGATION [Bölüm:Dil]

- OMACA: Üzüm asmasının dip kısmı. [Bölüm:Beslenme]

- ÖMER HAYYAM: Ömer Hayyam diye bilinen bilginin doğru olan adı Ömer Hayyamî'dir. [Bölüm:Insan]

- OMUL BALIĞI: Baykal gölünde ve 250 m. derinlikte yaşarlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ONBUL: Papua Yeni Gine'nin Avi Köyü'nde bulunan, yuvarlak gözlü, kahverengi, ilginç bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÖNEK: PREFIX [Bölüm:Dil]

- ÖNEKLEME: PREFIXATION [Bölüm:Dil]

- ONİKOFAJİ: Çocuklarda tırnak kemirme. [Bölüm:Insan]

- ÖNİLGEÇ: PREPOSITION [Bölüm:Dil]

- ONMA: Şifa bulma. [Bölüm:Insan]

- OOSFER[Fr. < Yun.] [OON:Yumurta - SPHAIRA: Toparlak]: Bitkilerde eril gamet tarafından döllenerek yumurtayı oluşturan dişil gamet. [Bölüm:Doga]

- OPERKULUM: Balıkların solungaçlarını örten koruyucu kapak. [Bölüm:Hayvanlar]

- OPIDUM: Kutsal kale. [Bölüm:Mekanlar]

- OPOSSUM: Keseli, memeli bir hayvan. Avustralya dışında olan ve Amerika'da yaşayan tek keseli hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- ORALOJİ: Ağız hastalıklarını konu alan bilim dalı. [Bölüm:Insan]

- ORANS: Resim sanatında dua ederken betimlenen kişi. [Bölüm:Sanat]

- ORDA: Savaşçı topluluğu. [Bölüm:Insan]

- ÖREK: Başıboş hayvan sürüsü. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÖREKE: Yün eğirirken kullanılan ucu çatal değnek. [Bölüm:Nesneler]

- ÖREN: Eski yapı ya da kent kalıntısı. [Bölüm:Mekanlar]

- ORGANİK GIDA SERTİFİKASI'NDA: [Bölüm:Nesneler]

- ORGANTİN[Fr.]: Seyrek dokunmuş, ince, sert bir kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- ORGANZE[İt.]: İpek ya da keten iplikle dokunmuş, tülbent inceliğinde bir çeşit kolalı kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- ÖRGEN HÜCRELERİNİN YENİLENME SÜRELERİ: [Bölüm:Insan]

- ORİSSİ: Hindistan'a özgü bir dans. [Bölüm:Sanat]

- ORKESTRA VE SOLO YAPILAR: [Bölüm:Muzik]

- ORNİTOLOJİ(ORNITHOLOGY): Kuş bilimi. [Bölüm:Hayvanlar]

- OROGENY: DAĞLARIN OLUŞUMU [Bölüm:Doga]

- OROPOID: AKDENİZ, ALP DAĞ, KUZEY TİPİ ile [Bölüm:Insan]

- ORŞİT: Erbezi yangısı. [Bölüm:Insan]

- ÖRÜMCEK AĞI: TENE, KERÎ[Fars.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ÖRÜMCEK AĞI: BEYT-ÜL-ANKEBUT[Ar.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ÖRÜMCEK AĞI: COBWEB[İng.] [Bölüm:Hayvanlar]

- OSKÜLTASYON: Dinleme. [Tıpta] [Bölüm:Insan]

- OSMİYUM[Fr. < Yun.]: Mavi renkte, 2700 °C'de ergiyen, platin filizlerinde bulunan, çok kırılgan bir öğe. [Simgesi: Os] [Bölüm:kimya]

- ÖŞR: Onda bir, ondalık, onda biri alınan vergi. [Bölüm:Nesneler]

- ÖŞR: Kur'ân-ı Kerim'den 10 âyetlik kısım. [Bölüm:Nesneler]

- ÖSTAKİ BORUSU: SYRINX [Bölüm:Insan]

- OSTEOLOJİ/OSTEOLOGY[İng]: Kemik bilimi. [Bölüm:Insan]

- OTAMA: İlâçla tedavi etme. [Bölüm:Insan]

- OTOLARYNGOLOGY: Kulak ve gırtlak hastalıklarını konu alan tıp dalı. [Bölüm:Insan]

- OTOMATİK VİTESLER'DE: [Bölüm:Nesneler]

- ÖTÜKEN: Tanrı'nın seçtiği yer. [Bölüm:Mekanlar]

- OVOLOJİ: Yumurtaların oluşumlarını inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Bilim]

- ÖZDEN/TİMÜS[Fr. < Yun.]: Göğüs kemiği arkasında bulunan iç salgıbezi. [Bölüm:Insan]

- ÖZEGEÇİŞLİ: ERGATIVE [Bölüm:Dil]

- ÖZGÜL ISI: 1 gram maddenin sıcaklığını 1 ºC değiştirmek için emilmesi ya da kaybedilmesi gereken su miktarı. [Bölüm:Nesneler]

- ÖZGÜN: IDIOSYCRATIC [Bölüm:Dil]

- ÖZKEDİBALIĞIGİLLER: Köpekbalıklarının, örtülü omurgalılara giren bir ailesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- ÖZNE-ODAKLI: SUBJECT-ORIENTED [Bölüm:Dil]

- ÖZYİNELEME: RECURSION [Bölüm:Dil]

- PAÇAMURA: Suyla ezilmiş ekmek. [Bölüm:Beslenme]

- PADA: Doğu Asya'ya özgü, memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- PADOLOJİ: Toprakbilim. [Bölüm:Doga]

- PAIYA: Papua Yeni Gine'nin bir köyü. Kusumb Kabilesi, burada yaşamaktadır. [Bölüm:Mekanlar]

- PAKA: Memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- PAKARANA: Güney Amerika'ya özgü, memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- PALİSAT[Fr.]: Özümleme işini yapan yaprakların üst yüzeyindeki doku tabakası. [Bölüm:Doga]

- PALMA[Yunan çağında, Anadolu'da]: 4 Palma 1 ayak, 6 Palma 1 dirsektir. [Bölüm:Nesneler]

- PALUSAMİ: Samoa yerlilerinin sevdikleri bir tür yemek. [Bölüm:Beslenme]

- PANGEA: Kıtaların biraradalığı. (milyonlarca yıl önceki) [Bölüm:Mekanlar]

- PANYA: Kayık bağlayacak kıç ipi. [Bölüm:Nesneler]

- PAO: Çin'e özgü bir giysi. [Bölüm:Nesneler]

- PAPAĞANLARDA İKİ ANA ÖBEK(GRUP): [Bölüm:Hayvanlar]

- PAPUA YENİ GİNE İNSANLARI: Kendi içlerinde evlenmenin sonucunda, kadın ve erkekler, kısa boylu ve gösterişsiz bir toplum oluşmuş. Bazıları, doğal olarak, çok farklı tonda bir sarı saça sahip. Ciltleri çok kuru olduğundan, çabuk buruşuyor ve yaşlarından çok daha yaşlı gösteriyorlar. [Bölüm:Insan]

- PARADİ: Tiyatroda üst kat galerisi. [Bölüm:Mekanlar]

- PARADOKS: Kökleşmiş inançlara aykırı olan düşünce. [Bölüm:Dil]

- PARAKETE HESABI: Gemilerin gittiği yön ve yaptığı hıza göre, bulunduğu yerin tahmini olarak hesaplanması. [Bölüm:Mekanlar]

- PARAKETE[İt.]: Geminin saatteki hızını ölçmek üzere bir ucu denize atılan alet. [Bölüm:Nesneler]

- PARAMİMİ: Düşünceler ile yüz ifadeleri arasındaki uyuşmazlık. [Bölüm:Insan]

- PARAMNEZİ: Bellek bozukluğu. [Bölüm:Insan]

- PARAPET[İt.]: Gemi küpeştesi[Yun.]. | Korkuluk. | Pencere önlerindeki dar çıkıntı. [Bölüm:Nesneler]

- PARASANG[İran ölçüsü][Yunan çağında, Anadolu'da]: 30 stadion'a eşittir. [5 kilometre, 328 metre] [Bölüm:Nesneler]

- PARATONER: Yıldırımsavar. [Bölüm:Nesneler]

- PARAZİTOLOJİ[İng. PARASITOLOGY | Fr. PARASITOLOGIE][Osm. Ar. TUFEYLİYYÂT]: Asalakları inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Hayvanlar]

- PARÇ: Büyük bakır tas. [Bölüm:Nesneler]

- PARÇACIL: PARTITIVE [Bölüm:Dil]

- PARİDİYYE[Ar.]/PARIDÉES[Fr.]: Baştankaragiller. [Bölüm:Hayvanlar]

- PARMAK: Bitişik ve dışı içine gelecek şekilde dizilmiş altı arpa tanesi uzunluğunda bir mesafe. | [Yunan çağında, Anadolu'da] Ayağın on altıda biri. [0,0185 metre] [Bölüm:Nesneler]

- PARMAK İZİ GRUPLARI: ARCH - TENTARCH - LOOP - DOUBLE LOOP - POCKED LOOP - WHORL - MIXED [Bölüm:Insan]

- PARSE[İng.]: Bir tümce ya da sözcüğü dilbilgisi açısından incelemek. [Bölüm:Dil]

- PARYALAR: Hindistan'da kast dışında olanlar. [Bölüm:Insan]

- PAS: Üç saatlik süre. [Bölüm:Genel]

- PAŞA KAPISI: Sadrâzamlık makamı. [Bölüm:OSMANLI]

- PAŞA KAPISI: Sadrazamlık makamı. [Bölüm:Insan]

- PASİFİK OKYANUSU'NUN: Belleği yoktur. [Meksika'lıların deyişi] [Bölüm:Mekanlar]

- PASTÖR: Protestan din adamı. [Bölüm:Insan]

- PASTORAL MÜZİK[Fr.]: Kır yaşamını anlatan müzik. [Bölüm:Muzik]

- PATA: Büyük ayaklı. [PATAGONYA < PATA] [Bölüm:Mekanlar]

- PATE: Ahşap evlerin üzerinde bulunduğu direklerin üzerinden farelerin çıkamaması için kullanılan ara taş. [Bölüm:Mekanlar]

- PATLICAN: BÂDİNCÂN, HADAK[Ar.], BÂDİNGÂN[Fars.] [Bölüm:Beslenme]

- PATOLA: Hindistan'a özgü bir bayan giysisi. [Bölüm:Nesneler]

- PATOMİMİ: Sahte hastalık. [Bölüm:Insan]

- PATRİK: Ortodoks ve bazı doğu kiliselerinin başkanlarının unvanı. [Bölüm:Insan]

- PAVANE: Avrupa kökenli bir dans. [Bölüm:Sanat]

- PAYEN[Fr.]/PAGAN(US)[Lat.]: Çok tanrılı dinden olan. [Bölüm:Insan]

- PEÇETA: İspanyol para birimi. [Bölüm:Nesneler]

- PEÇİÇ: Deniz kabuklarıyla oynanan bir oyun. [Bölüm:Nesneler]

- PEDOLOJİ: Toprak bilimi. [Bölüm:Doga]

- PEKİŞTİRME (YEĞİNLİK): INTENSITY [Bölüm:Dil]

- PELET: PRİNA POSASI [Bölüm:Beslenme]

- PELOURINHO: Eski şehir. [UNESCO dünya mirası arasındadır.] [Bölüm:Mekanlar]

- PERDEDÂR: Protokol müdürü. [Bölüm:Insan]

- PERDEDÂR: Özel kalem. [Bölüm:Insan]

- PERESE: Duvarcıların doğrultu bulmakta kullandıkları çekül ipi. [Bölüm:Nesneler]

- PERİLİ KÖŞK: Emirgân'dadır. [XIX. yy.] [Bölüm:Istanbul]

- PERİN: Kanat. [Bölüm:Hayvanlar]

- PERVERDE[Fars.]: Üzüm şırasından yapılan bir çeşit tatlı. | Besili. | Beslenmiş, terbiye edilip yetiştirilmiş, büyütülmüş. [Bölüm:Nesneler]

- PESEK: Diş kiri/pası. [Bölüm:Insan]

- PEŞREV: Pehlivanların tutuşmadan önce kispetlerine vurarak yaptıkları gösteri. [Bölüm:Spor]

- PETROLOJİ: Kayaç bilimi. [Bölüm:Bilim]

- PEYMÂNE[Fars.]: Kalp. (Eskiden kadehleri kalp biçiminde yaparlarmış.) | Büyük kadeh. [Bölüm:Nesneler]

- PİETA: Meryem'in üzüntülü kompozisyonları. [Bölüm:Sanat]

- PİNA: Çin kökenli telli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- PİNA: Bir tür yumuşakça. [Bölüm:Hayvanlar]

- PİRAMİT: Merkezdeki ateş. [Bölüm:Doga]

- PİRİNA[Yun.]: Zeytinin, sıkıldıktan sonra yağ bakımından zenginliğini yitirmeyen, gübre ya da hayvan yemi olarak kullanılan küspesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- PİTA: Çanta ekmek.
[Beyrut/Lübnan sokaklarında satılır.] [Bölüm:Beslenme]

- PİYATA[İt.]: Yassı ve büyük yemek tabağı. [Bölüm:Nesneler]

- PİYORE[Fr.]: Dişeti yangısı. [Bölüm:Insan]

- PLASTRON: Eskrimcilerin taktıkları göğüslük. [Bölüm:Spor]

- PLETHRON[Yunan çağında, Anadolu'da]: 100 ayak. [Bölüm:Nesneler]

- PLÜTON: Adı 1930'da, 11 yaşındaki Oxford'lu kız öğrenci Venetia Burney tarafından verildi. Venetia'nın dedesi, torununun yaptığı öneriyi yakın arkadaşı Oxford Astronomi Profesörü Herbert Hall Turner'a iletmesiyle konulmuştur. [Bölüm:Doga]

- POETİKA: Üretim/İntac. [Bölüm:Sanat]

- POLİGAMİ: Çokeşlilik. [Bölüm:Insan]

- POLİGON: Çokgen. [Bölüm:Bilim]

- POLİS: ŞEHİR [İstanbul'un adlarından biri olarak da kullanılmıştır.] [Bölüm:Istanbul]

- POLKA[Çekçe]: Polonya'ya özgü bir dans. [Bölüm:Sanat]

- POLONEZ: Polonya milli dansı ve bu dans için yapılmış müzik parçası. [Bölüm:Sanat]

- PORTO RİKO(BORICUAS): 50 ırmak ve 1200 dere yer almaktadır. [Bölüm:Mekanlar]

- PORTONEMA[Yun.]: Yosun sporlarının çimlenmesinden oluşan, iplik biçimindeki organ. [Bölüm:Doga]

- POTAMOGAL: Afrika'ya özgü, memeli ve yırtıcı bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- POTAMOLOJİ: Akarsuları inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Doga]

- POTİN[Fr.]: Koncu ayak bileğini örtecek kadar uzun olan, bağcıklı ya da yan tarafı lastikli ayakkabı. [Bölüm:Nesneler]

- PRELÜD[Fr. < Lat.]: Ses ya da çalgı ile ilgili bir kompozisyona girişi sağlayan yazılı ya da doğaçtan olan müzik parçası. [Bölüm:Muzik]

- PREVANTORYUM: Zayıflık Sağlık Evi. [Maslak Kasırları'nda.] [Bölüm:Istanbul]

- PROGERİ: Erken yaşlanma. [Bölüm:Insan]

- PROSOPAGNOSIA: Yüz/leri tanıyamama. [Bölüm:Insan]

- PROTİSTOLOJİ: Tek hücrelileri inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Hayvanlar]

- PSALTERİON: Telli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- PSİKOLOJİ'DE: [Bölüm:Bilim]

- PTOZ: Üst gözkapağının sarkması. [Bölüm:Insan]

- PUFLA: Perdeayaklılardan, Kuzey Kutbu'na yakın yerlerde, İskandinavya kıyılarından yaşayan bir kuş. [Lat. SOMATERIA] [Bölüm:Hayvanlar]

- PÛJÎNE[Fars.]: 1240 gr. ağırlığında bir ölçü. [Bölüm:Nesneler]

- PÛJÎNE[Fars.]: Kantar. [Bölüm:Nesneler]

- PULUÇ//INNÎN, ANÂNET[Ar.]/IMPOTENCE[İng.]/IMPUISSANCE[Fr.]/EMPTOTANS[Fr. IMPUISSANT]: Eşeysel güçsüzlük, iktidarsızlık. Ereksiyon olamama. (Kalkmaması) | Kısır, güçsüz. [Bölüm:Insan]

- PUPA: Geminin arkası. [Bölüm:Genel]

- PÜR-MELÂL[Fars.]: Gamlı, kederli, sıkıntılı, üzüntülü. [Bölüm:Insan]

- PÜR[Fars.]: Dolu, dolmak. | Çok fazla. | Sahip, mâlik. [Bölüm:Dil]

- PUS: Bazı meyvelerin üzerinde oluşan zamk. [Bölüm:Doga]

- PUSVAL: Yemenicilerin kullandığı ölçü. [Bölüm:Nesneler]

- PUTİYA: Küba'da yaşarlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- PUTİYA: Sadece Karayipler'de yaşarlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- RABÎTA: Eski yazma kitaplarda sayfa numarası yerine gelmek üzere soldaki sayfanın, sağdaki sayfanın altına yazılan ilk sözcüğü. [Bölüm:Yazmalar]

- RAD: Işınım dozu birimi. [Bölüm:Bilim]

- RADA: Kazaklar'da halk meclisi. [Bölüm:Insan]

- RADAR: RADIO DETECTING AND RANGING [Bölüm:Nesneler]

- RADULA: Yumuşakçaların çoğunun beslenme sırasında kullandıkları dil şeklinde törpüleyici örgen. [Bölüm:Hayvanlar]

- RADYAN[Fr.]: Bir dairedeki yarıçap uzunluğundaki yay parçasını gören merkez açıya eşit açı ölçme birimi. [Bölüm:Bilim]

- RAFİT[Fr. < Yun.]: Kimi hayvan~bitki gözelerinde bulunan, iğne biçiminde billur madde. [Bölüm:Hayvanlar]

- RAHNE[Fars.]: Gedik, yarık, yırtık ve bozuk yer. | Zarar, ziyan, bozukluk. [Bölüm:Mekanlar]

- RAKUNKÖPEĞİ: Doğu Asya'ya özgü, memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- RAL: Akciğerleri dinlerken doktorun duyduğu patolojik ses. [Bölüm:Insan]

- RAMAK[Ar.]: Hayat kalıntısı, ancak soluk alacak kadar gövdede kalan hayat/can. | Pek az şey. | (Ramak kala!) [Bölüm:Insan]

- RAMAZAN'DA: 5 VAKİT NAMAZI, 5 AYRI CAMİDE KILMAK [Bölüm:Istanbul]

- RAMEL: Aruz ölçüsü. [Bölüm:Sanat]

- RAMP[Fr.]: Tiyatro sahnesinde izleyiciye en yakın yer. [Bölüm:Mekanlar]

- RAN: Yelken sporunda rüzgârın önünde seyretme. [Bölüm:Spor]

- RANİ: Hindistan'da kraliçe. [Bölüm:Insan]

- RANKET: Nefesli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- RAPSODİ[Fr. < Yun.]: Ulusal ya da yöresel konulardan esinlenerek oluşturulmuş müzik yapıtı. [Bölüm:Muzik]

- RASLİLA: Hindistan'a özgü bir halk oyunu. [Bölüm:Sanat]

- RATİTE: Kanatsız kuşlar öbeği. [Bölüm:Hayvanlar]

- RAVZA[Ar. çoğ. RAVZÂT, RİYÂZ]: Ağacı, çayırı, çimeni bol olan yer, bahçe. [Bölüm:Doga]

- REDİF: Koşuklarda uyaktan sonra yinelenen aynı anlamdaki sözcük ya da ek. [Bölüm:Sanat]

- REFERANDUM[Lat.]/PLEBİSİT[Fr.]: Bir kimse ya da bir sorun için halkın olumlu ya da olumsuz kanısının belirmesi amacıyla yapılan oylama. [Bölüm:Nesneler]

- REFÎK[< RIFK]: ARKADAŞ, YOLDAŞ [Bölüm:Insan]

- REFTÂR[Fars.]: Gidiş, yürüyüş, hareket. | Salınarak edâlı yürüyüş. | Hızlı koşan. [Bölüm:Insan]

- REFTE REFTE[Fars.]: Gitgide, gide gide, azar azar. [Bölüm:Dil]

- REH-İ SENG-SÂR: TAŞLIK YOL [Bölüm:Doga]

- REHBER-İ HÜRRİYET: II. Meşrutiyet'ten önce II. Abdülhamit yönetimine karşı ayaklanarak arkadaşlarıyla beraber Makedonya'da dağa çıkan kolağası Resne'li Niyazi'nin yanında gezdirdiği geyik. [Bölüm:Hayvanlar]

- REİS'ÜL KÜTTAP: XVII. yüzyıla kadar Osmanlı'larda padişah divanı yazmanlarının başı. [Bölüm:OSMANLI]

- REİS'ÜL KÜTTAP: Dışişleri Bakanı.[Tanzimat'tan önce] [Bölüm:OSMANLI]

- REKTÖR: Baş Papaz. [Bölüm:Insan]

- RELÖVE: Ölçülü plan ya da resim. [Bölüm:Nesneler]

- REM, REMÂN[Fars.]: Sürü. [Bölüm:Hayvanlar]

- RENK KÖRLÜĞÜ: DÂ'-İ DALTON[Ar.]/DALTONISM[İng.]/AKROMATOPSİ [Bölüm:Insan]

- REP: Işınım miktarı birimi. [Bölüm:Bilim]

- REPETEK: Tarım araştırma istasyonu. [Rusya'da.] ) [Bölüm:Mekanlar]

- RETKA'[Ar.]: Dişilik örgeninin ilişkiye uygun olarak gelişmemiş olması. [Bölüm:Insan]

- REVÂH[Ar.]: Güneş doğduktan sonra gece oluncaya kadar geçen zaman. [Bölüm:Genel]

- RİEVİYYE[Ar.]: Akciğerliler. [Bölüm:Hayvanlar]

- RİGAUDON: Bir tür dans. [Bölüm:Sanat]

- RIH[Fars.]: Yazıdaki mürekkebi kurutmak için dökülen çok ince ve renkli bir tür kum. [Bölüm:Nesneler]

- RİKÂB: Türk müziğinde kullanılmış usullerden biri.[Zamanımıza kalmış bir örneği bulunmamaktadır.] [Bölüm:Muzik]

- RİKŞA: BİSİKLET-MOTOR (HİNDİSTAN'DA) [Bölüm:Nesneler]

- RİN: Japonya'da küçük para birimi. [Bölüm:Nesneler]

- RIO DE JANERIO: Ocak Nehri. [Bölüm:Mekanlar]

- RIO SOLIMOES: AMAZON [Bölüm:Mekanlar]

- RİSÂLE: Küçük kitap, mecmua. [Bölüm:Yazmalar]

- RITL[< İt. ROTOLO]: Cam ağırlık. Günümüze tam olarak ulaşmış bir parça bulunmadığından tam ağırlığı saptanamamıştır ancak elde bulunan parçalardan çapının 110 mm. kadar olduğu anlaşılmaktadır. [Emevi, Abbasi, Eyyubi, Fatımi dönemlerinde kullanılmıştır.][Abbasi döneminden kalma 842-847 tarihli çifte rıtl denilen ağırlık 759.79 gramdır.] [Bölüm:Nesneler]

- RİTON: Antik tas. [Bölüm:Nesneler]

- RİYÂZİYÂT: Oluş ve bozuluşlara konu olmayanların incelenmesi. (Matematik Bilimler) [Bölüm:Bilim]

- ROBA[İt.]: Giysi. [Bölüm:Nesneler]

- ROBA[İt.]: Bir giyeceğin göğüsle omuz arasında kalan bölümüne eklenen parça. [Bölüm:Nesneler]

- RODA[İt.]: Düzgün sarılmış halat yumağı. [Bölüm:Nesneler]

- RUFİYAA: Maldiv para birimi. [Bölüm:Nesneler]

- RÛŞEN[Fars.]: Aydın, parlak. | Belirli, meydanda. [Bölüm:Dil]

- RÜSÛM: Vergiler. [Bölüm:Nesneler]

- RÜSÛM: Gelenek, töre. [Bölüm:Nesneler]

- RÜSÛM: Usûl, merâsim. [Bölüm:Nesneler]

- RÜÛS[< RE'S]: İlmiye, âlimler/ulemâ derecelerinden biri.[Medrese öğrenimini tamamlayıp mülâzim olanlar, yedi yıllık mülâzemet süresini de tamamladıktan sonra Şeyhülislâm'ın bulunduğu yeterlik/rüûs sınavına girerken, kazananlar müderris tayin olunurdu.] [Bölüm:OSMANLI]

- SÂ': Bin dirhemlik bir hubûbat ölçeği. [Bölüm:Nesneler]

- ŞA'ŞAA: Parlaklık, parlama. [Bölüm:Nesneler]

- ŞA'ŞAA: Gösteriş, yaldız. [Bölüm:Nesneler]

- SA'VE[Ar. çoğ. SA'VÂT, SIÂ]: Kuyruk sallayan kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- SABO[Fr.]: Genellikle birçok Avrupa ülkesinde giyilen tahta ayakkabı. [Bölüm:Nesneler]

- SADÂ/İNSAN SESİNDE/VOICE[İng.]: [Bölüm:Muzik]

- SADÂRET[< SADR]: Başta bulunma, öne geçme. | Sadrâzamlık, sadrâzamın işi ve makamı. | Rumeli ve Anadolu Kazaskerliği. [Bölüm:OSMANLI]

- SADBERK: YÜZ(100) GÜL [Bölüm:Istanbul]

- SADEFE[Ar.]/SCALE[İng.]/ÉCAILLE[Fr.]: Balık pulu. [Bölüm:Hayvanlar]

- SAFÎHA: Düz, yassı yüz. [Bölüm:Nesneler]

- SAFÎHA: Madeni levha, sac. [Bölüm:Nesneler]

- SAĞA DALLANMA: RIGHT BRANCHING [Bölüm:Dil]

- SAĞAK: Dirsek ile bilek arası ya da diz topuk arası. [Bölüm:Insan]

- SAĞIN BİLİMLER/EXACT SCIENCES[İng.]: Denetlenebilir ölçü ve hesaplara dayanan bilimler. Dar anlamda matematik. [Bölüm:Bilim]

- ŞÂH-DÂR: Dallı boynuzu olan hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- ŞÂHÂNE: Padişah'ın kullandığı herşey bu adla birlikte kullanılırdı. [Padişah'ın "Minder-i Şâhânesi" gibi.] [Bölüm:Nesneler]

- SÂİD[Ar. çoğ. SEVÂİD]: Kolun dirsekle bilek arasındaki bölümü.[MİRFAK] [Bölüm:Insan]

- ŞAKAİK: GELİNCİK ÇİÇEĞİ [Bölüm:Doga]

- SÂKA[Ar. < SEVK/SAİK]/BEYYÂB: Su taşıyan, sucu. [Bölüm:Insan]

- SÂKİ-Yİ ŞEB: Mehtap, ayışığı. [Bölüm:Doga]

- ŞAKK-I GALSAMÎ[Ar.]: Solungaç yarığı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ŞAKUHAÇİ: Nefesli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- SAKURA[Jap.]: Kiraz çiçeği (ağacı). [Bölüm:Doga]

- SALAŞ: Eğreti yapılmış kulübe, baraka. [Bölüm:Mekanlar]

- SALNÂME: YILLIK/ALMANAK [Bölüm:OSMANLI]

- SALSA [DANS STİLLERİNDE]: [Bölüm:Sanat]

- ŞÂM U SEHER[Fars.]: Akşam sabah. [Bölüm:Genel]

- ŞÂM-GÂH/ŞÂM-GEH[Fars.]: Akşam vakti. [Bölüm:Genel]

- ŞÂM-I İSRÂ[Fars.]: Mi'râc gecesi. [Bölüm:Genel]

- SAMOA DİLİNDE: [Bölüm:Mekanlar]

- SAMSUNHANE: Ayaspaşa'da, XVI. yüzyılda padişahın köpeklerinin yetiştirilip beslendiği yer. [Bölüm:Istanbul]

- ŞÂM[Fars.]: Akşam. [Bölüm:Genel]

- SAN'A: [Bölüm:Sanat]

- SANAT: DUA [Bölüm:Sanat]

- SANAT[Ar. < SUN]: Yapmak, üretmek. | İlâhî olarak üretilmiş olan. [Bölüm:Sanat]

- SANGO: Orta Afrika Cumhuriyeti'nde, en yaygın kullanılan yerel dil. [Bölüm:Dil]

- ŞANKR: Ülser. [Bölüm:Insan]

- ŞANTİYE[Fr.]: Büyük yapıların inşasında yapıcıların yaşadıkları geçici bina. [Bölüm:Mekanlar]

- ŞANTİYE[Fr.]: Gemi tezgâhı. [Bölüm:Mekanlar]

- SARABAND: İspanya'ya özgü bir dans. [Bölüm:Sanat]

- SARDANA: Bir tür dans. [Bölüm:Sanat]

- SARI: Ermiş, ergin. [Bölüm:Insan]

- SARIYER: Toprağının altın ve bakır madenlerinden dolayı sarı renkte olmasından dolayı adını almıştır. [Bölüm:Istanbul]

- SARPIN: Tahıl kuyusu, zahire ambarı. [Bölüm:Nesneler]

- ŞAŞ: TAŞKENT [Bölüm:Mekanlar]

- ŞAŞKIN BAKKAL: Göztepe'dedir. [Bölüm:Istanbul]

- ŞÂTIİYYE[Ar.]: Uzunbacaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ŞÂTIİYYE[Ar.]: ÉCHASSIERS[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- SATURATION: Rengin tokluğu. [Bölüm:Genel]

- SAVANA[Fr. / İsp.]: Ekvator kuşağındaki geniş çayırlar. [Bölüm:Doga]

- SAVANNA(H)/SAVANA[Fr. / İsp.]: Ekvator kuşağındaki geniş çayırlar. [Bölüm:Doga]

- SAVLA: Gemide kullanılan ince ip. [Bölüm:Nesneler]

- SAYA: Ayakkabının yumuşak olan üst bölümü. [Bölüm:Nesneler]

- SAYD: İnsandan kaçan yabani hayvan. [kaçmamaları için bir neden mi var ki?] [Bölüm:Hayvanlar]

- SAYI: NUMBER [Bölüm:Dil]

- SAYI UYUMU: NUMBER AGREEMENT [Bölüm:Dil]

- SAZ: Müzik aleti. [Bölüm:Muzik]

- SAZ: Müzik aletlerine verilen genel ad. [Bölüm:Muzik]

- SCALENE MUSCLE: SKALEN KAS, KABURGALARI KALDIRAN KAS [Bölüm:Insan]

- SCALP: Kafatası üzerindeki saçlı deri. [Bölüm:Insan]

- SCHOLA CANTORUM[Fr. CHANTEUR(ŞANTÖR): Erkek şarkıcı./"CHANT"]: Erkek şarkıcılar okulu. [Bölüm:Muzik]

- SCURVY: İSKORBÜT, C VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNDEN OLAN HASTALIK [Bölüm:Beslenme]

- ŞEB-İ HİCRÂN: Âşık'ın geceler boyu ağlayıp inlemesi. [Bölüm:Insan]

- SEBBÂHE: Yüzücü kuşlar sınıfı. [Bölüm:Hayvanlar]

- SEBEL[Ar.]: Göze inen perde. Dumanlı, bulanık görme hastalığı. [Bölüm:Insan]

- SEBK[Ar.]: Koşuda kazanan hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- ŞEBNEM, BEŞG, BEŞM[Fars.]/CELÎD, SAKÎ[Ar.]/DROSOSTALIDA[Yun.]: Çiy tanesi, jale. | Nedâ (hediye). [Bölüm:Doga]

- SEBU: Yırtıcı bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- SEBZELERİ DOĞRARKEN: UÇUŞMAMALARI İÇİN ÇOK AZ TUZ SERPMEK [Bölüm:Beslenme]

- SEDEF HASTALIĞI: Bulaşıcı değildir! | Güneş, tedavide yararlı olabilir fakat fazlası artırır. | Sigara da artırır. [Bölüm:Insan]

- SEDİMENTOLOJİ: Tortulbilim. [Bölüm:Bilim]

- SEDYE-İ ZÜ-Z-ZAFÎR[Ar.]: Toynaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- SEFER: En az üç gün ve üç gecelik bir yere gitmek üzere, bulunulan yer sınırından çıkmak. [Bölüm:Mekanlar]

- ŞEFE[Ar.]: Dudak. | Su içmek. [Bölüm:Doga]

- ŞEFKAT: İmbikten geçirilmiş aşk. [Bölüm:Oncelikliler]

- ŞEFKATLÜ: Babalar hakkında kullanılan unvan. [Bölüm:OSMANLI]

- SEGRÎ[Fars.]: Sağrı, hayvanın beli ile kuyruğu arasındaki dolgunca yer. [Bölüm:Hayvanlar]

- ŞEHREMİNİ: ŞEHİR EMİNİ [Bölüm:Istanbul]

- ŞEHREMİNİ: ŞEHİR EMİNİ [Bölüm:Mekanlar]

- ŞEHRÎR[Fars.]: Takvim. | İran'da 6. ayın adı. | Her İran ayının 4. günü. [Bölüm:Genel]

- ŞEHR[Ar. çoğ. EŞHÜR, ŞÜHÛR: Aylar.] [Bölüm:Genel]

- SEKİ: Atın ayağında genellikle bileğe ya da dize kadar çıkan beyazlık. [Bölüm:Hayvanlar]

- SELÂMSIZ: Üsküdar'dadır. [Bölüm:Istanbul]

- SELÇUKLU VE BEYLİKLER DÖNEMİ'NDE: [Bölüm:Nesneler]

- ŞELEK: Boynuzunun biri kırık hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- ŞELEL: Gözdeki ağ tabakanın en duyarlı noktası. Sarı benek. | Gövdedeki renkli lekeler. | İskorbüt. [Bölüm:Insan]

- SELENOLOGY: AY BİLGİSİ [Bölüm:Bilim]

- ŞELL: Çolaklık, elin/kolun eğri oluşu. [Bölüm:Insan]

- SEMÂN: Güneş ayının yirmiyedinci günü. [Bölüm:Genel]

- ŞEMME[Ar.]: Bir kere koklama. | Pek az şey, zerre. [Bölüm:Doga]

- ŞEMSİYYE[Ar.]: Günsüler. [Bölüm:Hayvanlar]

- ŞEMSİYYE[Ar.]: HÉLIOZOAIRES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- SENCE: Cam ağırlıklardır ve paraya ölçü oluştururlardı. Değerli madenden basılan sikkeye ölçü oluşturmak amacıyla yapılmış ağırlık ölçüleridir. [Bizans sencelerin Bizans dinarı solidus ile aynı ağırlıkta olduğu ve 68 habbeye[4,406 gram], Araplar'daki Dirhem'in ise 66 Habbe'ye[4,276 grama] karşılık geldiğini göstermektedir.][İslâmî Sence'ler, zamanla gelişerek klasik biçimlerine kavuşmuştur. Kimilerinin üstünde halife, vali, imam ya da şurta adlarıyla Aslahü Allah, Ekremehü Allah, Emta' Allah Lehü gibi Arapça yazılar ve Kur'an'dan ibareler yer alır. Genelde sadece tek yüzüne damga vurulan Senceler'in iki yüzünün de damgalanmasına Abbasiler döneminde başlanılmıştır. Bu dönemde sikkenin bir yüzüne Kelime-i Tevhid, öteki yüzüne halife, vali, imam, şurta, vb. adları basılırdı. Sencelerdeki renkler, üretim sırasında katılan hammaddeye göre değişiklik göstermiş, mavi renkteki senceler krom oksitten, kehribar rengi kükürt ve karbondan, koyu mavi senceler ise manganezden elde edilmiştir.] [Bölüm:Nesneler]

- SENED-İ HÂKANÎ: Tapu senedi. [Bölüm:Mekanlar]

- SENSİNOD: Eski Rus kilisesi büyük meclisi. [Bölüm:Insan]

- SERÂSER[Fars.]: Altın ya da gümüş telle dokunmuş ipek kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- SERÂYENDE[Fars.]: Şarkı söyleyen. [Bölüm:Muzik]

- SERE/SELE: Açık duran başparmağın ucundan, gösterme(işaret) parmağının ucuna kadar olan uzaklık. [Bölüm:Insan]

- ŞEREFİYE: Belediyenin, yol yapmak/genişletmek gibi hizmetleri nedeniyle değeri artan mülk sahibinden, artan değerin üçte biri miktarı üzerinden alınan vergi. [Bölüm:Genel]

- ŞERER: KIVILCIM [Bölüm:Nesneler]

- SERTEN: Bir ülkenin/devletin parasını başka bir ülkenin parasıyla ifade etme yöntemi. [Bölüm:Nesneler]

- SERVAL: Afrika'ya özgü memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- SES TEKRARI/ALLİTERASYON[Fr.]: Şiirde ya da düzyazıda aynı harf ve hecelerin uyum oluşturacak şekilde tekrar edilmesi. Bu sanat ile sözcükler arasında bir musikî oluşturulur,dizenin kulağa hoş gelmesi sağlanmış olur. [Bölüm:Sanat]

- SESBİLİM: PHONOLOGY [Bölüm:Dil]

- SESBİLİMSEL KOŞULLANMA: PHONOLOGICAL CONITIONING [Bölüm:Dil]

- SESBİLİMSEL ÖLÇÜT: PHONOLOGICAL CRITERIA [Bölüm:Dil]

- SEUL: BAŞKENT [Kore dilinde] [Bölüm:Mekanlar]

- ŞEVÂ: Alın ve kafa derisi. | Baş, el, ayak gibi uzuvlar. [Bölüm:Insan]

- SEVDÂ: Kalbin ortasındaki kararmaya yüz tutmuş kan. [Bölüm:Insan]

- ŞEYHÜLİSLÂM (OLABİLMEK): ( En az 35 yıl hizmet ve ilmî çalışma gerektirir. )
( Medreseyi tamamladıktan sonra...
Kasabada/Şehirde Kadı Yardımcılığı > Küçük Şehir Kadılığı > Büyük Şehir Kadılığı > Üsküdar Kadılığı > Eyüp Sultan Kadılığı > Galata Kadılığı > İstanbul Kadılığı görevlerinden sonra Rumeli Kazaskeri olunur ve en son Anadolu Kazaskeri olduktan sonra ancak Şeyhülislâm olunurdu. )
( İlk Şeyhülislâm, Celâlzade Hızır Bey'dir. [Fatih Sultan Mehmet döneminde] )
( En uzun süre Şeyhülislâm'lık görevi yürütenler: Ebû Suud [29 yıl], Molla Fenârî [24 yıl], Zembilli Ali Efendi [23 yıl], Yahya Efendi [18,5 yıl]. )
( 131 Şeyhülislâm'ın 21'i şairdi. Ancak beşinin Divân'ı elimizdedir. )
( Bu makam, Kanuni Sultan Süleyman zamanında saltanattan sonra gelen yer olarak sayılmıştır. )
( [HİZMET-İ/MAKAM-I/MANSIB-I/MESNED-İ İFTÂ'] ) [Bölüm:Insan]

- ŞEYLERİ: HAYAL ETTİĞİN GİBİ GÖRMEK yerine [Bölüm:Davranış - Tutum]

- SHEYBI: Kutsal Ruh. [Bölüm:Insan]

- SİDERİSMUS: Taşların/nesnelerin, insan/lar üzerindeki (olası) etkileri/etkileşimleri. | Bazı sinirsel hastalıklarda deri üzerinden madeni levya uygulanması esasına dayanan iyileştirme yöntemi, metal tedavisi.
\r\n( [İng.] A name given by the believers in animal magnetism to the effects produced by bringing metals and other inorganic bodies into a magnetic connection with the human body. ) [Bölüm:Bilim]

- ŞİF: Şırası alınmış üzüm posası. [Bölüm:Beslenme]

- SIFAT: ADJECTIVE [Bölüm:Dil]

- SIFAT TÜMCECİĞİ: RELATIVE CLAUSE [Bölüm:Dil]

- SIFIR BİÇİM: ZERO MORPH [Bölüm:Dil]

- SIFIR TÜRETİM: ZERO DERIVATION [Bölüm:Dil]

- SİHÂ'[çoğ. ESHİYE]: İnce deri. | Beyin zarı. [Bölüm:Insan]

- SİHR-İ HELÂL: Sihir haramdır fakat dilde, şiirlerde yapılan çok anlamlılık çabalarına verilen ve helâl kabul edilen "sihir". [Bölüm:Dil]

- SİKATRİS: Kapanmış, iyi olmuş yara yeri. [Bölüm:Insan]

- SIKINTI: Varoluşun sesi. [Bölüm:Insan]

- ŞİLAN: Padişah sofrası. [Bölüm:Beslenme]

- SILBO GOMERO (GOMERO ISLIĞI): Kanarya Adaları'ndan Gomera'da, derin vadiler arasında iletişim sağlamak üzere kullanılan ıslıklı bir dil. Bu dili konuşanlar Silbador olarak adlandırılır. [Köken olarak Guanche dilindendir.] [Bölüm:Dil]

- SÎM MECÎDİYYE: Yirmi kuruş değerinde gümüş para. [Bölüm:Nesneler]

- ŞİMDİ: PRESENT [Bölüm:Dil]

- SİMEAN TOV!: HAYIRLI OLSUN! ([İbr.] Sime [Bölüm:Dil]

- SİNANPAŞA KÖŞKÜ / İNCİLİ KÖŞK: Ahırkapı - Çatladıkapı arasındaydı. [Ancak kalıntı olarak görülebilmektedir] [Bölüm:Istanbul]

- SİNEKLİ MESCİD: Vefa'dadır. [Bölüm:Istanbul]

- SİNGAMİ: Döllenme sırasında hücrelerin birleşmesi. [Bölüm:Insan]

- SİNGSİNG: Papua Yeni Gine'de, geleneksel düğün, cenaze ya da başka bir kabileye saygı için düzenlenen törensel kutlamaların tamamı. [Bölüm:Davranis-Tutum]

- ŞİNİK[Yun.]: Tahıl için kullanılan sekiz kiloluk ölçek. [Bölüm:Nesneler]

- SİNİR SİSTEMİ: Gövdenin her yerine yayılmış olan ve her birimi birbiriyle ilişki halinde bulunan bir elektriksel ve kimyasal iletişim ağı. [Bölüm:Insan]

- SİNİZM: Topluluk törelerini hor görme. [Bölüm:Insan]

- SİNN-İ İNHİTÂT: Çökkünlük çağı. [Bölüm:Insan]

- SİNOD: Diyakosluk'ta din işlerini konuşmak üzere toplanan kilise meclisi. [Bölüm:Insan]

- SİNSİN: Bir tür halk oyunu. [Bölüm:Sanat]

- SİNTİNE: Geminin içinde en alt bölüm. [Bölüm:Nesneler]

- SİNÜS: Dibi ağzından geniş oyuk/yara. [Bölüm:Insan]

- SİOSEPOL KÖPRÜSÜ: 33 kemerli köprü. [Bölüm:Mekanlar]

- ŞÎRÂZE[Fars.]: Ciltçilikte, kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ibrişimden örülmüş ince şerit. | Pehlivan kispetinin paçası. | Esas, düzen, nizam. [Bölüm:Nesneler]

- ŞİRB[Ar.]: Su hissesi, suya ait hak. Ekin ya da hayvan sulama nöbeti. [Bölüm:Insan]

- SİRET: Yürüyüş, yaşam süreci. [Bölüm:Doga]

- ŞIRINGA: SYRINGE [Bölüm:Insan]

- ŞIRLAĞAN: Susam yağı. [Bölüm:Beslenme]

- SİROZ: Karaciğerin irileşmesi ya da körleşmesi şeklinde görülen hastalık. [Bölüm:Insan]

- ŞİŞ/ŞİŞLİK: SWELLING [Bölüm:Insan]

- SİSTİT[Fr. < Yun.]: Genellikle bakterilerin neden olduğu sidiktorbası yangısı. [Bölüm:TIP]

- ŞİTÂİYYE: Kışlık konut. [Bölüm:Mekanlar]

- SİTOLOJİ: Hücre bilimi. [Bölüm:Bilim]

- SİTTİN SENE: 60 yıl. [Bölüm:Genel]

- SİYATİK: Kalça sinirleri yangısı. [Bölüm:Insan]

- SKELEROG: Doku sertleşmesi. [Bölüm:Insan]

- SKENES[Mısır ölçüsü][Yunan çağında, Anadolu'da]: 60 stadion'a eşittir. [10 kilometre, 656 metre] [Bölüm:Nesneler]

- SKİNK: Bir tür hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- SKRAPER: Toprak kazmada kullanılan alet. [Bölüm:Nesneler]

- SOFTA[< SÛHTE]: Medrese öğrencisi. | Yanmış, tutuşmuş, talebe, talep eden. [Bölüm:Insan]

- SOKUR: Bir gözü görmeyen hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- SOLA DALLANMA: LEFT BRANCHING [Bölüm:Dil]

- SOLONEDON: Bir tür hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- SOLUK BORUSU YANGISI(İLTİHABI): TRAKEİT [Bölüm:Insan]

- SOM: Rıhtımın su üstünde olan bölümü. [Bölüm:Nesneler]

- SOMNAMBULİZM/SOMNAMBULISM[İng.]: Uyurgezerlik. [Bölüm:Insan]

- SONAT: Çeşitli türlerde [Allegro, Adacco, Andante] üç ya da dört bölümden oluşan müzik parçası. [Bölüm:Muzik]

- SONEK: SUFFIX [Bölüm:Dil]

- SONEKLEME: SUFFIXATION [Bölüm:Dil]

- SONİLGEÇ: POSTPOSITION [Bölüm:Dil]

- SONUÇLU TAMAMLIK: RESULTATIVE PERFECT, PERFECT OF RESULT [Bölüm:Dil]

- SONUNCUL ÖĞE: ULTIMATE CONSTITUENT [Bölüm:Dil]

- SÖR: Katolik mezhebinde kendini dine adayan ve manastırda yaşayan kadın/rahibe. | Bay.[İng. SIR] | Kızkardeş.[Fr. SOEUR] | Hastabakıcı. [Bölüm:Insan]

- ŞÖVALE[Fr.]: Tabloların üzerine konulup resim yapıldığı sehpa. [Bölüm:Sanat]

- SÖZ DİZİLİMİ DEĞİŞTİRGENİ: WORD ORDER PARAMETER [Bölüm:Dil]

- SÖZCÜK: WORD [Bölüm:Dil]

- SÖZCÜK AİLESİ: WORD FAMILY [Bölüm:Dil]

- SÖZCÜK SINIFI: WORD CLASS [Bölüm:Dil]

- SÖZCÜKBİÇİM: WORD FORM [Bölüm:Dil]

- SÖZCÜKSEL KOŞULLANMA: LEXICAL CONDITIONING [Bölüm:Dil]

- SÖZDİZİM: SYNTAX [Bölüm:Dil]

- SÖZDİZİMSEL ÖLÇÜT: SYNTACTIC CRITERIA [Bölüm:Dil]

- SÖZLÜK: LEXICON [Bölüm:Dil]

- SÖZLÜK KÜTÜĞÜ: LEXICAL ENTRY [Bölüm:Dil]

- SÖZLÜKBİRİM: LEXEME [Bölüm:Dil]

- SÖZLÜKÇE: LEXICON [Bölüm:Dil]

- SÖZLÜKSEL: LEXICAL [Bölüm:Dil]

- SÖZLÜKSEL BİÇİMBİLİM: LEXICAL MORPHOLOGY [Bölüm:Dil]

- SÖZLÜKSEL KÜTÜK: LEXICAL ENTRY [Bölüm:Dil]

- SÖZLÜKTE KELÂM: [Bölüm:Mantik]

- SÖZLÜSEL BİÇİMBİRİM: LEXICAL MORPHEME [Bölüm:Dil]

- SÖZÜN ÇEŞİTLERİ VE DERECELERİ/DEREKELERİ: [Bölüm:Oncelikliler]

- SPELEOLOGY: Mağaraları inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Bilim]

- SPINCHTER: Kasılıp-gevşeme suretiyle anüsün açılıp kapanmasını sağlayan kas halkası. [Bölüm:Insan]

- STADION: 600 ayak. 185 metre. [Atina stadion'u 77,6 metredir.] [Bölüm:Nesneler]

- STEMMA: Omurgasızlarda bileşik göz. [Bölüm:Hayvanlar]

- STEPPE: BOZKIR, STEP [Bölüm:Doga]

- STEREOSCOPY: Nesnelerin üç boyutlu görünüşü. [Bölüm:Nesneler]

- STING: Arı, akrep iğnesi; yılanın zehir dişi. [Bölüm:Hayvanlar]

- STRAIN: Soy, ırk, nesil. [Bölüm:Hayvanlar]

- STRATİGRAFİ: Katmanbilim. [Bölüm:Bilim]

- ŞU'ÛBİYYE: MİLLİYETÇİLİK [Bölüm:Genel]

- ŞUÂİYYE[Ar.]: Işınlılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ŞUÂİYYE[Ar.]: RADIOLAIRES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- SUARE: Sinema ve tiyatroların akşam/gece [daha çok 21.00] gösterdikleri son film/oyun. [Bölüm:Sanat]

- SUBAŞI: Osmanlılar'da belediye görevlisi. [Bölüm:Insan]

- SUBRA[Fr.]: Koltukaltına dikilen parça. [Bölüm:Nesneler]

- SUBRE[Ar.]: Yığın, birikinti. [tahıl, buğday yığını gibi.] [Bölüm:Nesneler]

- SUBSCRIPT: SİMGELERİN SAĞINA YA DA ALTINA YAZILAN İŞARET [Bölüm:Bilim]

- SUÇ TÜRLERİ'NDE: [Bölüm:Genel]

- SUDG[Ar. çoğ. ASDÂG]: Şakaklardan sarkan saçlar. [Bölüm:Insan]

- SÜDS/SÜDÜS: Altıda bir. [1/6] [Bölüm:Nesneler]

- SUDÛR[< SADR]: GÖĞÜSLER [Bölüm:TIP]

- ŞÜF'A[Ar.]: Bir mülk kaça satın alınmışsa, o mülke o para ile sahip olma. [Bölüm:Nesneler]

- SÜHÂ: Büyükayı yıldız kümesinin en küçük yıldızıdır. [Bölüm:Insan]

- SUHNÂN[Fars.]: Sıcak gün. | Sıcak, kızgın. [Bölüm:Genel]

- SUHTE: Medreseli. [Bölüm:Insan]

- ŞÛH[Fars.]: Hareketlerinde serbest. | Neşeli, şen ve oynak. | Açık saçık, utanması olmayan. [Bölüm:Insan]

- SULAK: Kuşlar için su konulan kap. [Bölüm:Hayvanlar]

- SÜLEYMAN'IN TAPINAĞI: BET HA MİKDAŞ [Bölüm:Mekanlar]

- SÜLH MÜREKKEB: KIRMIZI MÜREKKEB [Bölüm:Sanat]

- SULTANLARIN/PADİŞAHLARIN SIFATLARI: [Bölüm:OSMANLI]

- SULTANLARIN/PADİŞAHLARIN SIFATLARI: ( * Yönetilenlerin hakkını gözetir, onlardan hak talep etmez; bu fazilettir(fadl) ve en yüksek(ulyâ) derecedir.
* Ya da haklarını gözetir ve karşılığında hak talep eder, bu adâlettir(adl) ve orta(vustâ) derecedir.
* Ya da hak talep eder haklarını gözetmez; bu da aşağı(süflî) derecedir. ) [Bölüm:Insan]

- SULTA[Ar.]: Baskı. | Yetke. [Fr. AUTORITE] [Bölüm:Davranis-Tutum]

- SUMALOG: Bir çeşit Özbek yemeği. [Bölüm:Beslenme]

- SÜM[Fars.]: Dört ayaklı hayvanların tırnağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- SÜNBÜK[Ar. | çoğ. SENÂBİK]: Toynak, at, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- SÜNE: Ekinlere zarar veren bir böcek. [Bölüm:Hayvanlar]

- SUOMİ: Finlandiya'nın Fince adı. [Bölüm:Mekanlar]

- SUPARA: Osmanlılar'da okul kitabı. [Bölüm:Nesneler]

- SUPARA: Osmanlılar'da okul kitabı. [Bölüm:OSMANLI]

- ŞÛR[Fars.]: Tuzlu, kekremsi. [Bölüm:Beslenme]

- SÜSMEK/TENÂTUH[Ar.]: Hayvanların boynuzlaşması. [Bölüm:Hayvanlar]

- SÜTÜR/SUTURE[İng.]: Kafatası kemiklerinin dikişe benzer ek yerleri. [Bölüm:Insan]

- ŞÜYÛ'[Ar.]: Ortaklardan birinin aralarındaki ortak malların her bir parçasının üzerine hisselerinin yayılmış olması. [Bölüm:Nesneler]

- SYMBIOSIS: Yaşam ortaklığı. [Bölüm:Doga]

- SYMBIOSIS: Yaşam ortaklığı. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAÂM[< ET'İME]: YEMEK, AŞ [Bölüm:Beslenme]

- TAAŞŞÎ: Akşam yemeği yeme. [Bölüm:Beslenme]

- TÂB-NÜMÂ[Fars.]: Güç/kuvvet ölçer. [Bölüm:Nesneler]

- TABAN: BASE [Bölüm:Dil]

- TABİL[Ar. | çoğ. TEVÂBİL]: Nane, biber, tarçın, karanfil gibi baharatlar. [Bölüm:Beslenme]

- TABULİ: İnce bulgurlu, maydanoz salatası.
[Lübnan mutfağı mezelerinden] [Bölüm:Beslenme]

- TÂCİR[< TCR]: TAKÎ + CESUR + RAUF [Bölüm:Insan]

- TADPOLE: İribaş; Kurbağanın yumurtadan yeni çıkmış kurtçuğu. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAFRA[Ar.]: Yukarıya sıçrama, atlama. | Yukarıdan atıp tutma. | İlimde, rütbe, derece alma. [Bölüm:Insan]

- TAGAMGUM[< Ar. GAMGAMA]: Anlaşılmaz söz. [Bölüm:Dil]

- TAHAMMÜR[< Ar. HAMR | çoğ. TAHAMMÜRÂT]: Mayalanma, ekşime. [Bölüm:Beslenme]

- TAHRİR: Sahife dört kenarına çekilen çizgiye denir. [Bölüm:Yazmalar]

- TAHT EL BAHİR: DENİZALTI [Bölüm:Nesneler]

- TAHTAKALE[Ar. < TAHT el-KALÂ]: Kalenin/surun altı. [Bölüm:Istanbul]

- TAHVÎL[< HAVL]: DEĞİŞTİRME, DEĞİŞTİRİLME, ÇEVİRME, DÖNDÜRME | BORÇ SENEDİ; AKSİYON [Bölüm:Genel]

- TAIL[İng.]: Kuyruk. [Bölüm:Hayvanlar]

- TÂK-DÂNE[Fars.]: Üzüm çekirdeği. [Bölüm:Beslenme]

- TAKA: Duvarın içindeki kapaksız dolap. [Bölüm:Nesneler]

- TAKAV: At nalı. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAKEOMETRE: Harita alma işinde kullanılan ölçü aleti. [Bölüm:Nesneler]

- TAKİN: Bir tür hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAKİR: Çöldeki sert kil tabakası. [Bölüm:Doga]

- TAKLAMAKAN: "GİDERSİN AMA ASLA DÖNEMEZSİN" [Uygur dilinde] [Bölüm:Mekanlar]

- TAKVÎM[< KAVM, KIYÂM]: EĞRİYİ DOĞRULTMA, BİÇİME KOYMA [Bölüm:Genel]

- TAM İKİLEME: FULL REDUPLICATION [Bölüm:Dil]

- TAMAMLIK GÖRÜNÜŞÜ: PERFECT ASPECT [Bölüm:Dil]

- TÂMÂT-I CÜHELÂ[Fars.]: Cahillerin saçmasapan sözleri. [Bölüm:Dil]

- TÂMÂT[Fars.]: Uygunsuz, saçmasapan söz. [Bölüm:Dil]

- TAMLAMA: (SYNTACTIC) COMPOUND [Bölüm:Dil]

- TAMLAYAN DURUMU: GENITIVE CASE [Bölüm:Dil]

- TAMLAYICI: COMPLEMENT [Bölüm:Dil]

- TANATOLOJİ: Ölümü konu alan bilim dalı. [Bölüm:Doga]

- TANÎN-İ ZÜBÂB[Ar.]: Sinek vızıltısı. [Bölüm:Hayvanlar]

- TANNÂNE/SENFONİ: Sonat biçiminde orkestra eseri. [Bölüm:Muzik]

- TAPİR[Brezilya yerlilerinin dilinden]: Kısa hortumlu bir hayvan türü. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAPİR[Brezilya yerlilerinin dilinden]/TAPIRUS[Lat.]: İki metre uzunluğunda, kısa hortumlu bir hayvan. Asya ve Avrupa'nın tropikal bölgelerinde yaşar. [Bölüm:Hayvanlar]

- TARAGOZ KUŞU: El Salvador'un simgesi olan yeşil-mavi kuyruklu bir kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- TARAZ: Taramak. | İpek gibi düz ve parlak bir kumaşın üzerinde bulunan tel tel iplik. Dokumanın taraktan geçirilirken kopan ipliklerinden oluşan kabartılar. | (Saç için) Dağınık, biçim verilmemiş, kabarık. | Taraz sözcüğü Anadolu halk ağzında daraz biçiminde de söylenir. Bu sözcüğün kökünde daralmak, sıkılmak, dağılmak, kopmak, üşümekten tüyleri dikilmek vb. anlamlar vardır. [Bölüm:Nesneler]

- TARAZLAMAK: Tezgâhtan çıkan kumaşın tarazlarını ayıklamak. [Bölüm:Nesneler]

- TÂRZ-I MEFSÛL[Ar.]: Kesik kesik tümcelerle söz söyleme. [Bölüm:Dil]

- TAŞBALIĞI: En zehirli balık. [Bölüm:Hayvanlar]

- TASFÎK-İ ESNÂN[Ar.]: Soğuktan dişlerin birbirine çarpması. [Bölüm:Insan]

- TASFÎK[Ar. çoğ. TASFÎKAT]: Kanat çırpma. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAŞKAPI / PETRİ KAPISI: Haliç deniz suru kapılarından biridir. Topkapı adıyla da bilinir. [Bölüm:Istanbul]

- TAT: İran'lılara verilen bir ad. [Bölüm:Insan]

- TATAVLA: KURTULUŞ [Bölüm:Istanbul]

- TATU: Amerika'ya özgü bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- TATU: Karagöz oynatılan kıraathane. [Bölüm:Mekanlar]

- TATUS: Bir tür hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAVÎLE: Hayvan katarı, birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAVÎLE: At ahırı. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAVÎLE: Çayıra koyuverilen hayvanın ayağına bağladıkları ip, tavla ipi. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAVÎLET-ÜL-ERCÜL: İncikleri uzun olan kuşlar.[leylek, devekuşu vb.] [Bölüm:Hayvanlar]

- TAVLA/TAVÎLE: At ahırı. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAXIS: Yerinden oynamış ya da çıkmış bir uzvu el ya da koyma. [Bölüm:Insan]

- TAYF/SPEKTRUM: Birleşik bir ışık demetinin bir biçmeden geçtikten sonra ayrıldığı renkler görüntüsü. [Bölüm:Bilim]

- TAYRA: Yırtıcı, memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- TAZMANYA CANAVARI/SARCOPOLUS[Lat.]: Yeni Zelanda'nın güneyindeki Tazmanya'da yaşar. Gebelik süreleri 21 gündür. Her doğumda 30 civarında çok minik yavruları olur annenin sadece 4 memesi olduğu için ancak 3-4'ü yaşar. [Bölüm:Hayvanlar]

- TE'KÎL[Ar.]: Birine yedirme, yedirilme. [Bölüm:Beslenme]

- TEBCÎL[Ar. < BECL/BÜCÜL]: Ululama, ağarlama. [Bölüm:Insan]

- TECA'ÜD[Ar. CA'D]: Saçın kıvırcık, büklüm büklüm olması. ) [Bölüm:Insan]

- TECBÎR[Ar. CEBR]: Kırık/çıkık kemiği iyileştirme, sarma/alçıya alma. [Bölüm:Insan]

- TEDEMMU'[< DEM][Ar.]: Gözün yaşarması. | Sayrılıktan dolayı gözden yaş gelme. [Bölüm:Insan]

- TEDSÎR[Ar.]: Kuşun, yuvasını düzenlemesi/düzeltmesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- TEDVÎN[< DÎVÂN]: Dîvân şekline sokma. | Kitaplaştırma. | Yasalaştırma. [yazılı~bütünlüklü hale getirilen kurallar][İng. CODIFICATION] [Bölüm:Genel]

- TEEKKÜL: Yaranın açılıp büyümesi, oyulup açılması. [Bölüm:Insan]

- TEFAHHUŞ[Ar. < FUHŞ]: Açık saçık, âdî sözcükler kullanma, müstehcen bir şekilde konuşma. [Bölüm:Dil]

- TEFERRÜC: Açılma, ferahlama. | Gezinti. | Gezintiye çıkıp gam dağıtma. [Bölüm:Insan]

- TEFRÎŞ, TEFRÎŞÂT[Ar. < FERŞ]: Döşeme, döşenme, yayma. | Ev eşyasını düzenleme. [Bölüm:Nesneler]

- TEFSİRE[Ar.]: Hekimin, sayrının sidiğindeki değerleri/sonuçları incelemesi. | Sayrının, hekim tarafından incelenmiş sidiği. [Bölüm:Insan]

- TEHÂCÎ[Ar. HECÂ]: Hicv etme, hicivleşme. [Bölüm:Dil]

- TEKELLÜM[Ar. KELÂM]: Söyleme, konuşma. | Bir yazarın kendini ölmüş sayarak yazı yazması. [Bölüm:Dil]

- TEKİL: SINGULAR [Bölüm:Dil]

- TEKKE-İ MÜRGAN: Kuşların tekkesi. [Süleyman Peygamber'in kurduğu tekke.] [Bölüm:Hayvanlar]

- TEKRARLANABİLİR: RECURRENT [Bölüm:Dil]

- TEKRÎM[Ar. < KEREM]: Saygı gösterme, ululama. | Cömertlik. [Bölüm:Oncelikliler]

- TEKTONİK: Katmanları konu alan bilim dalı. [Bölüm:Doga]

- TELA'SÜM[Ar.]: Yanıt verilecek yerde veremeyip kekeleme. | Saçmasapan yanıt verme, kemküm etme. | Dil dolaşma. [Bölüm:Dil]

- TELÂZUM: Birbirini gerektirme ilişkisi. [Bölüm:Mantik]

- TELEBBÜN[Ar. LEBEN]: Memeden sütün damla damla akması. [Bölüm:Beslenme]

- TELECLÜC[Ar. < LÜCCET]: Şaşkınlıktan dolayı sözü ağzında karıştırarak söyleme. [Bölüm:Dil]

- TELES[Ar. TALLİS]: Yıpranmış, tel tel iplikleri çıkmış kumaş. [Bölüm:Nesneler]

- TELLAL/DELLÂL[Ar.]: Alıcı ile satıcı arasında, antlaşmayı sağlayan kişi. [Bölüm:Insan]

- TELVÎH[Ar. < LEVH | çoğ. TELVÎHÂT]: Posa haline getirme. [Bölüm:Beslenme]

- TEMEDDÜN: ŞEHİRLEŞME [Bölüm:Istanbul]

- TEMEK: Ahırdaki pisliği dışarı atmak için kullanılan kapaklı ya da kapaksız delik/pencere. [Bölüm:Hayvanlar]

- TEMELTAŞI: BETEL/KİFAS[İbr.] [Bölüm:Mekanlar]

- TEMELTAŞI: PETRUS[Lat.] [Bölüm:Mekanlar]

- TEMMUZ: Bitki/ağaç tanrısı. | Güneş tanrısı. | Orakayı. [Bölüm:Genel]

- TEMREN/PEYKÂN[Fars.]: Okun ucundaki sivri demir. Temren. Başak. | [Divan şiirinde] Sevgili'nin kirpiği. [Bölüm:Sanat]

- TENÂSÜH: Bazı hayvanların kurttan kelebek haline dönüşmesi durumu. [Bölüm:Hayvanlar]

- TENÂSÜL-İ BİKRÎ[Ar.], PARTENOJENEZ/PARTHÉNOGÉNÈSHE[Fr.]: Eşeysel ilişki olmaksızın gerçekleşen doğum. [Bölüm:Hayvanlar]

- TENÂVÜL[< NEVL]: Alıp yeme. [Bölüm:Beslenme]

- TENEDDÜB[< NEDBE]: Yaranın kapanması. [Bölüm:Insan]

- TENHEL: Defne ağacı. [Bölüm:Doga]

- TENREK: Memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- TENTÜRDİYOT: TINCTURE OF IODINE [Bölüm:Insan]

- TERANE[Fars.]: Ezgi. [Bölüm:Muzik]

- TERATOLOJİ: Ucubeleri inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Hayvanlar]

- TERBİYE[< RÜBÜV]: Bazı yemeklere konulan limon, sirke, salça gibi şeyler. [Bölüm:Beslenme]

- TERRITORIAL: Belirli bir bölgeye ait. [Bölüm:Doga]

- TERS: Hayvan pisliği. [Bölüm:Hayvanlar]

- TERS-ÇEVİRİM: REVERSIVE [Bölüm:Dil]

- TERZÎK[< RIZK]: Besleme, rızık verme. [Bölüm:Beslenme]

- TEŞA'U': Işığın, merkezden, etrafa doğru dalgalanması. [Bölüm:Bilim]

- TESCÎ'[< SEC | çoğ. TESCÎÂT]: Düz yazıda, uyak kullanma, tümceleri uyaklama. [Bölüm:Sanat]

- TEŞEMMÜS[< ŞEMS]: Güneş çarpması. [Bölüm:TIP]

- TEŞENNÜC[Ar. < ŞENC]/İSPAZMOS/SPASM[İng.]/SPASME[Fr.]: Kasların kasılması, gerilip/çekilip büzülmesi. [Bölüm:TIP]

- TESHÎR[< SİHR < SEHHAR]: BÜYÜ YAPMA, BÜYÜLEME, ALDATMA, KENDİNİ BAĞLAMA [Bölüm:]

- TESLÎF: Kahvaltı etme. [Bölüm:Beslenme]

- TEŞTİYE[< ŞİTÂ]: Kışın uyuyacak olan hayvanların uykusu. [Bölüm:Hayvanlar]

- TETİR: Cevizin yeşil kabuğu ve yaprağı. | Yeşil ceviz kabuğu, nar gibi bitkilerin bıraktığı leke. [Bölüm:Beslenme]

- TETRALOJİ: Bir yazarın dört piyeslik eserinin tümü. [Bölüm:Sanat]

- TEVÂBİL[< TÂBEL/TÂBİL]: Yemeklere konulan, nane, biber, tarçın, karanfil gibi baharatlar. [Bölüm:Beslenme]

- TEVEK/ÇOTUK: Asma, kavun, karpuz gibi bitkilerin sürgünü ya da dalı. [Bölüm:Doga]

- TEZÂYÛF/CONNOTER[Fr.]: Birbirini aynı anda gerektiren. [Bölüm:Mantik]

- TEZEVVÜD: Yol için yanına yiyecek/azık alma. [Bölüm:Beslenme]

- TEZVÎD: Yol için yiyecek/azık verme, azıklandırma. [Bölüm:Beslenme]

- THALES KURAMI: Bir dik üçgende, dik açının tepe noktasından hipotenüse indirilen dikmenin, iki tarafında kalan iki üçgen, birbirine ve asıl üçgene benzer üçgenlerdir. [Bölüm:Bilim]

- TİARA: Papalık'ın simgesi olan üç katlı taç. [Bölüm:Nesneler]

- TİBET: TANRI EVİ [Bölüm:Mekanlar]

- TİBR: Sikke haline sokulmamış altın ve gümüş. | Toz halinde altın. | Altın külçesi. [Bölüm:Nesneler]

- TIDAL VOLUME: Bir hayvanın her soluk alış-verişinde aldığı havanın hacmi. [Bölüm:Hayvanlar]

- TIDAL WAVES: Denizaltı yer sarsıntısından oluşan iri dalgalar. [Bölüm:Doga]

- TİDU: MARDİN [Bölüm:Mekanlar]

- TÎHÛ[Fars.]: Çil kuşu. [Bölüm:Hayvanlar]

- TIKAMA KURALI: BLOCKING RULE [Bölüm:Dil]

- TİLAKA: Hint kadınlarının alınlarına taktığı süs. [Bölüm:Nesneler]

- TİLMA: İlk kuyunun başı. [Bölüm:Doga]

- TINAZ: Savrulmak için hazırlanan dövülmüş ekin yığını. [Bölüm:Nesneler]

- TİNNÎN: Ejderha. [Bölüm:Hayvanlar]

- TİP: Benzerlerinin niteliklerini toplayan örnek. [Bölüm:Sanat]

- TÎR-İ TERÂZÛ: Terazi kolu. [Bölüm:Nesneler]

- TİRAT: Bir tiyatro oyununda, oyunculardan birinin uzun uzun konuşması. [Bölüm:Sanat]

- TIRIS: Atların kısa adımlarla hızlı yürüyüşü. [Bölüm:Hayvanlar]

- TİŞE: Kazma, keser. [Bölüm:Nesneler]

- TİYÎS: Kokan bir keçi hastalığı. [Bölüm:Hayvanlar]

- TNT: TRINITROTOLUENE [Bölüm:Bilim]

- TO: Japonya'da eski bir hacim ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- TOBAR İLKESİ: Bir iktidar, anayasaya aykırı bir yol ile [hükümet darbesi vb.] el değiştirdiğinde, yeni iktidar, ulus tarafından kendi temsilcisi olarak kabul edilmedikçe öteki devletlerce o hükümetin tanınmaması ilkesi. [Ekvator Dışişleri Bakanı Dr. Tobar tarafından] [15 Mart 1907] [Bölüm:Genel]

- TOLUA: Upolu'da yüksek bir dağ. [Polinezya Adaları] [Bölüm:Mekanlar]

- TOPAZ[Yun.]/SARIYAKUT: Alüminyum silikatı ve flüorinden oluşan, kahverengi ya da soluk sarı renkte değerli bir taş. [Bölüm:Nesneler]

- TOPLU: COLLECTIVE [Bölüm:Dil]

- TORBO/THEORBO: Telli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- TORF: Su birikmesi sonucu havasızlıktan çürüyen bitki. [Bölüm:Doga]

- TORPOR: Hayvanlarda kalp atış hızını ve solunumu yavaşlatmak üzere enerji korunması sağlayan fizyolojik durum. [Bölüm:Hayvanlar]

- TORUN: NEVE[Fars.] [Bölüm:Insan]

- TRACT: Solunum sistemi. [Bölüm:Insan]

- TRETE: Bir bilim ya da sanatın ana kurallarının yazılı olduğu kitap. [Bölüm:Bilim]

- TRETE: Bir bilim ya da sanatın ana kurallarının yazılı olduğu kitap. [Bölüm:Sanat]

- TRİBOLOJİ: Sürtünmebilim. [Bölüm:Bilim]

- TRIGRAPH[İng.]: Tek ses çıkaran üç harf. [Bölüm:Dil]

- TRİKOLOJİ: Kıl ve saç hastalıklarını inceleyen bilim dalı. [Bölüm:Insan]

- TRİL: Atardamarlarda duyulan özel titreme. [Bölüm:Insan]

- TRİUMVİRA: Üç kişilik kurul tarafından yönetilen hükümet şekli. [Pompée, Cesar ve Crassus'un iktidar olmak için kurdukları siyasi birliğe verdikleri ad.] [Cesar öldürülünce Octavius, Antoine~Lepidus yeni bir triumvira kurmuşlardı] [Bölüm:Genel]

- TROPİK PARK: Rusya'nın en büyük botanik bahçesi. [Bölüm:Mekanlar]

- TROPİKLER: 23-5º kuzey ve güney enlemleri arasındaki bölge. [Bölüm:Doga]

- TRUP: Aynı tiyatrodaki oyuncu topluluğu. [Bölüm:Insan]

- TU'M: Yiyinti, azık. | Tad, çeşni. [Bölüm:Beslenme]

- TU'ME[çoğ. TUAM]: Yiyinti, azık. | Tad, çeşni. | Lokma. [Bölüm:Beslenme]

- TUĞRALAR'DA: [Bölüm:OSMANLI]

- TUHME: Mide dolgunluğu, hazımsızlık.[İMTİLÂ-İ MİDE] [Bölüm:Beslenme]

- TUİGA[Samoa dilinde]: Baş süsü. [Bölüm:Nesneler]

- TÛL: Uzunluk. [Tûl perde] | Zaman çokluğu, uzun süre. | Boylam. [TÛL DAİRESİ] [Bölüm:Nesneler]

- TÛLÂNÎ: Uzunluğuna. [Bölüm:Nesneler]

- TÜLEK: Tüy dökümü. [Bölüm:Hayvanlar]

- TÜMCE: SENTENCE [Bölüm:Dil]

- TÜMCE AYRIŞTIRMA: SENTENCE PARSING [Bölüm:Dil]

- TÜMCECİK: CLAUSE [Bölüm:Dil]

- TÜMEL TAMAMLIK: PERFECT OF PERSISTENT SITUATION [Bölüm:Dil]

- TÜMLEÇ: COMPLEMENT [Bölüm:Dil]

- TÜMLEYİCİ: COMPLEMRENTIZER [Bölüm:Dil]

- TUN: Gizli yer, köşe bucak. [Bölüm:Mekanlar]

- TUN: Gizli yer. [Bölüm:Mekanlar]

- TUPITUARANI: Brezilya'da kullanılan yerli dili. [Bölüm:Dil]

- TURAN: Türklerin yurdu. [Bölüm:Mekanlar]

- TÜRETİM EKİ: DERIVATIONAL AFFIX [Bölüm:Dil]

- TÜRETİMSEL BİÇİMBİRİM: DERIVATIONAL MORPHEME [Bölüm:Dil]

- TÜRETME: DERIVATION [Bölüm:Dil]

- TURFAN KARIZLARI: Yeraltı su kanalları. [Bölüm:Mekanlar]

- TURGAY: Bir tür çayırkuşu. [Bölüm:Hayvanlar]

- TÜRK: ER, GÜÇLÜ [Bölüm:Insan]

- TÜRKİSTAN: HÂREZM [Bölüm:Mekanlar]

- TÜRKİSTAN: SOĞD BÖLGESİ/SOGHDIANA [Bölüm:Mekanlar]

- TÜRKİYE/TÜRKİYÂ: TÜRK ELİ [Bölüm:Mekanlar]

- TÜRKMEN: TÜRK-İ İMAN [Bölüm:Insan]

- TÜRÜM: Varolanların oluşumu. [Bölüm:Felsefe]

- TUVAL: CANVAS[İng.] [Bölüm:Sanat]

- TUVAREK: Çöl insanları. [Bölüm:Insan]

- TUYGUN: Yırtıcı bir kuş. [Bölüm:Hayvanlar]

- TYMPANIC: Kulak zarı. [Bölüm:Insan]

- UÇUK: TEBHÂL/E[Ar.] | COLD SORE, HERPES[İng.] [Bölüm:Insan]

- ÜÇÜL: TRIAL [Bölüm:Dil]

- UÇUN: Bayrağın gönder/uçkurluk karşısındaki kenarı. [Bölüm:Nesneler]

- ÜÇÜRDÜM[< Üçer tüm]: Masrafı çıktıktan sonra tememttünün sermaye~tayfa arasında üçe bölünmesi. [Deniz ticaretinde kullanılan bir terimdir] [Bölüm:Genel]

- UFÛNET[Ar.]: Çürüyüp kokma, kötü koku. | Yangı, iltihap. [Bölüm:Insan]

- UGİYA: Moritanya'nın para birimi.[Paranın üzerinde, geleneksel motifler bulunur.] [Bölüm:Nesneler]

- UHREVÎ BELDE: EYÜP SULTAN [Bölüm:Mekanlar]

- UHURU: Klimanjaro Dağı'nın yerli dilindeki adı. [Bölüm:Mekanlar]

- ULAH: Osmanlı döneminde Eflâk kesimindeki yerli halk. [Bölüm:Insan]

- ULAH: Osmanlı döneminde Eflâk kesimindeki yerli halk. [Bölüm:OSMANLI]

- ULAM: INSECTION, CATEGORY [Bölüm:Dil]

- ÜLGER: Kadife üzerindeki ince tüyler. [Bölüm:Nesneler]

- ÜLGER: Şeftali üzerindeki ince tüyler. [Bölüm:Beslenme]

- ÜLKER/SÜREYYA[Ar.]/PERVÎN[Fars.]/PLESIADES: Boğa burcunda, yedi yıldızdan oluşan takım. | Kuzey yarımkürede, Boğa[Sevr] burcunun en parlak yıldızı olan Eddeberân'ın ilerisinde ve Feres-i A'zam yönünde görünen güzel bir yıldız kümesi. [Bölüm:Doga]

- ULÛFE[Ar. < ALEF]: Hayvan yemi. | Sipahiler ve yeniçerilere verilen maaş. [Üç ayda bir] [Bölüm:Genel]

- ULUS[Moğolca]: PAY, BUDUN(HANEDAN'IN PAYINA DÜŞEN BÖLGE) [Bölüm:Insan]

- ÜMM-İ SÜLBE[Ar.]/DURE-MÈRE[Fr.]: Beyin zarlarından en kalını ve en dışta bulunanı. [Bölüm:Insan]

- ÜNİTE: Birim, vahit, ölçü. [Bölüm:Nesneler]

- ÜNLÜ DEĞİŞİMİ: VOWEL CHANGE, UMLAUT [Bölüm:Dil]

- URANISME: Eşeysel ilişkiye varmayacak biçimde eril ile erilin sevişmesi. [Bölüm:Insan]

- URBAN: Çöl arapları, bedevî. [Bölüm:Insan]

- URBANİZM: Mimarlığın şehir düzeniyle uğraşan kolu. [URBANİST [Bölüm:Mekanlar]

- ÜRE: Gövdede, azotlu maddelerden oluşan sidikle dışarı atılan madde. [Bölüm:Insan]

- ÜREMİ: Ürenin dışarı atılmaması nedeniyle kanda birikmesi. [Bölüm:Insan]

- URUGUAY: Kuşları barındıran ırmak. [Bölüm:Mekanlar]

- URUP[Ar.]: Arşının sekizde bir uzunluğundaki ölçü. [Bölüm:Nesneler]

- ÜSKÜDAR: [Bölüm:Istanbul]

- UYUM: AGREEMENT [Bölüm:Dil]

- VAGZAL: İstasyon. [Bölüm:Mekanlar]

- VAHİD-ÜR-RAHÎM[Ar.]: En çok bir yavru yapan hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- VÂHİME: Gerçekliği olmayan değerler üretmek. [Bölüm:Oncelikliler]

- VÂHİME: Gerçekliği olmayan değerler üretmek. [Bölüm:Tarih]

- VÂLİDE SULTAN: Osmanlı'larda Sultan'ın annesi. [Protokolda Sultan'dan sonra gelir.] [Bölüm:Insan]

- VALVULITIS: Kalp kapakçığı yangısı. [Bölüm:Insan]

- VÂMIK[Ar.]: Seven, âşık, sevdalı. [Bölüm:Insan]

- VANTOK KÜLTÜRÜ: "Tek ağız" anlamına gelen, Papua Yeni Gine'de bulunan bir kabilenin, üyelerinin aynı dili kullanmalarıyla birbirlerini her yönden korudukları bir kültür. [Bölüm:Dil]

- VANTRİLOK[Fr. VENTRE: Karın. | LOQUI: Konuşmak.(< LOGOS)][Ar. AB'ÂB]: Başkası söylüyormuş gibi konuşma becerisi olan, karnından konuşan. [Bölüm:Insan]

- VARAGELE: Bir şeyi bir yerden başka bir yere çekmek için kullanılan halat. [Bölüm:Nesneler]

- VARLIĞIN DÖRT HALİ: [Bölüm:Oncelikliler]

- VAROLUŞU ANLAMANIN 5 ARACI: [Bölüm:Oncelikliler]

- VASSALE: Eski kitapların onarılması. [Bölüm:Nesneler]

- VATİKAN: 1929 yılında Papa ve Mussolini arasında imzalanan Latran Antlaşması ile egemenliği resmileşmiş din devleti. [Katolikliğin merkezidir.] [Burada yasa Papa'nın iradesidir.] [44 hektarlık bir alandır]. [Bölüm:Mekanlar]

- VATMAN: Tramvay sürücüsü. [Bölüm:Nesneler]

- VÂZIH[Ar.]: Açık, meydanda, belirli, kapalı olmayan söz/tümce. [Bölüm:Dil]

- VEBER[Ar.]: Deve ya da tavşan tüyü. [Bölüm:Hayvanlar]

- VECÂR/VİCÂR[Ar. çoğ. EVCİRE, VÜCÜR]: Kurt, aslan gibi yırtıcı hayvan yatağı, in. [Bölüm:Hayvanlar]

- VEDÛK[Ar.]: Kösnük, kösnümüş, çiftleşme zamanı gelmiş hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- VELEV[Ar. bağlaç, belirteç]: İster, isterse, olsa da, kaldı ki, hatta. [Bölüm:Dil]

- VELÎME[Ar. çoğ. VELÂİM]: Düğün yemeği/ziyafeti, şölen. | Evlenme, düğün. [Bölüm:Beslenme]

- VERB[Ar.]: Yabani hayvan ini. [Bölüm:Hayvanlar]

- VEZİRLERİN SIFATLARI:
( * Zeki (vâfiru'l-akl)
* Düzgün tabiatlı (selimu't-tab)
* Edebli (edibu'n-nefs)
* Mutedil mizaçlı (mutedilu'l-ahlâk)
* Doğru iş yapan (munâsibu'l-efâl)
* Çabuk karar veren (serîatu'l-bedîha)
* İyi görünüşlü (makbûlu's-sûre)
* Açık görüşlü (cezlu'r-rey)
* Fikri isabetli (saibu'l-fikre)
* Sır vermeyen (kalilu's-sirre)
* Yerinde tedbir sahibi (hasenu't-tedbîr) )
( VEZÂRET[Ar.]: Vezirlik, paşalık. [Osmanlı'da en büyük rütbe.] ) [Bölüm:Insan]

- VEZNECİLER: Adını, barut ölçüsünden[vezne < vezn] ve bu ölçüyle barut satan dükkanların bulunduğu bölgeden almıştır. [Bölüm:Nesneler]

- VEZNECİLER: Adını, barut ölçüsünden[vezne < vezn] ve bu ölçüyle barut satan dükkanların bulunduğu bölgeden almıştır. [Bölüm:Istanbul]

- VİKUNYA: Güney Amerika'ya özgü, memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- VİRAN KÖYDEN: HARAÇ DA, ÖŞR DE ALINMAZ/DI [Bölüm:Genel]

- VIRGINIA MEŞESİ[QUERCUS VIRGINIANA]: Filmlerde görülen yosundan halkalarla süslenmiş olan ağaç. [Bölüm:Doga]

- VİROLOJİ: Virüsleri konu alan bilim dalı. [Bölüm:Doga]

- VİSKAÇA: Güney Amerika'ya özgü, memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- VİVİPAR/VIVIPAROUS[İng.]/VİVİPARE[Fr.]: Doğurucu, canlı yavru doğuran. [Bölüm:Hayvanlar]

- VOLVOKS: Kamçılılar sınıfına giren, küre biçiminde koloniler yapan, hem hayvan~bitki sınıflandırmalarında yer alan, evrimde tek hücrelilerden çok hücrelilere geçiş olarak kabul edilen canlılar. [Bölüm:Doga]

- VOMBAT/WOMBAT: Keseli, kısa bacaklı memeli bir hayvan. Avustralya'da yaşar. [Bölüm:Hayvanlar]

- YABGU: Han'ın yardımcısı. [Bölüm:Insan]

- YAĞIŞ MİKTARI: PRECIPITATION [Bölüm:Doga]

- YAGUARUNDİ: Küçük yapılı, memeli bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- YAKIN GEÇMİŞ TAMAMLIK: PERFECT OF RECENT PAST [Bölüm:Dil]

- YÂL U BÂL: BOY-POS [Bölüm:Insan]

- YÂLE[Fars.]: Sığır boynuzu. [Bölüm:Hayvanlar]

- YALIN: ABSOLUTE, NOMINATIVE [Bölüm:Dil]

- YALIN DURUM: NOMINATIVE CASE [Bölüm:Dil]

- YALIN TÜMCE: SIMPLE CLAUSE [Bölüm:Dil]

- YALIN ZAMAN: ABSOLUTE TENSE [Bölüm:Dil]

- YAN TÜMCECİK: SUBORDINATE CLAUSE [Bölüm:Dil]

- YANAZ: Hiçbir şeyden memnun olmayan. [Bölüm:Insan]

- YANKI: AKSİSEDÂ, BİNT-ÜL-CEBEL[ [Bölüm:Doga]

- YANSIZ: NEUTRAL [Bölüm:Dil]

- YANULAMLAMA: SUBCATEGORIZATION [Bölüm:Dil]

- YAPISAL BULANIKLIK: STRUCTURAL AMBIGUITY [Bölüm:Dil]

- YARA İZİ: NEDBE[Ar.], SCAR[İng.] [Bölüm:Insan]

- YARARLANAN: BENEFACTIVE [Bölüm:Dil]

- YARDA: İngiliz uzunluk ölçü birimi. [Bölüm:Nesneler]

- YARI İKİLEME: PARTIAL REDUPLICATION [Bölüm:Dil]

- YARIM: NÎM[Fars.] [Bölüm:Nesneler]

- YAŞ SORUSUNA: SÖYLEMEM! BEREKETİ KAÇAR! [Bölüm:Insan]

- YASA/KANUN: KÜLLÎ KAİDELER [Bölüm:Mantik]

- YAŞANACAK/OTURULACAK ARAZİNİN VE YAPISININ SEÇİMİ'NDE: [Bölüm:Mekanlar]

- YATUK: ŞEHİR [Bölüm:Istanbul]

- YEĞİNLİK (PEKİŞTİRME): INTENSITY [Bölüm:Dil]

- YELEME: Ciddi işlerle uğraşmayan. [Bölüm:Insan]

- YER: LOCATION [Bölüm:Dil]

- YEREL/MAHALLÎ SAAT: Herhangi bir yerin yerel saati, o yerin meridyeninden[nısf-ün-nehâr] Güneş'in tam 12'de geçmesi esasına dayanılarak hesaplanan saat. [Bölüm:Genel]

- YERİNE KOYMA: SUBSTITUTION [Bölüm:Dil]

- YERYÜZÜ HAYATI: TERRESTIAL LIFE [Bölüm:Doga]

- YİNEKE: Bizans kiliselerinde bayanlara ayrılan bölüm. [Bölüm:Mekanlar]

- YİNELEMELİ: RECURSIVE [Bölüm:Dil]

- YOL GEÇEN HANI: Beyazıt'ta, Çarşıkapı - Kapalıçarşı arasında bulunan eski bir han. [Bölüm:Istanbul]

- YÖN: DIRECTION [Bölüm:Dil]

- YONCA: TREFOIL [Bölüm:Doga]

- YÖNELME DURUMU: DATIVE CASE [Bölüm:Dil]

- YONT: Başıboş hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- YÖNTEMİNE GÖRE BİLGİ: [Bölüm:Oncelikliler]

- YÖRÜNGE: TRAJECTORY [Bölüm:Doga]

- YUKLİMA: Kuyu ağzına konulan örtü. [Bölüm:Doga]

- YÜKSEK KALDIRIM: Tünel ile Karaköy arasında bulunan yokuş yol ve semt adı. [Adını eskiden burada bulunan merdivenlerden almıştır] [Bölüm:Istanbul]

- YÜKSÜK: THIMBLE [Bölüm:Nesneler]

- YÜKÜMLÜLÜK KİPİ: DEONTIC MODALITY [Bölüm:Dil]

- YUNAN HARFLERİ: Alfa, Beta, Chi, Delta, Emicron, Epsilon, Eta, Gamma, Iota, Kappa, Lambda, Mu, Nu, Omega, Phi, Pi, Rho, Sigma, Tau, Theta, Upsilon, Xi, Zeta [Bölüm:Dil]

- YURDU: İğne deliği. [Bölüm:Nesneler]

- YÜRÜYEN BALİNA: OSMANLI [Bölüm:Insan]

- Z: HAYAT | ZÕIO[< ZÕION]: CANLI [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂD: Azık, yiyinti. [Bölüm:Beslenme]

- ZÂHİR-ÜZ-ZENEB[Ar.]: Kuyruklular. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂHİR-ÜZ-ZENEB[Ar.]: URODÈLES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZAHRİYE: Fatih devrinde çift sahifedir. İlk sahifede Fatih'in mütalaası için kaydı. İkincisi normal... Bazıları madalyon biçimindedir. [Bölüm:Yazmalar]

- ZÂLİ': Aksak hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZAMAN (ANLAMSAL): TIME (SEMANTIC) [Bölüm:Dil]

- ZAMAN (DİLBİLGİSEL): TENSE (GRAMMATICAL) [Bölüm:Dil]

- ZAMAN VE MEKÂN ALGILAMALARI/YORUMLAMALARI: [Bölüm:Oncelikliler]

- ZAMAN VE MEKÂN ALGILAMALARI/YORUMLAMALARI: [Bölüm:Tarih]

- ZAMAN/DÖNEMLER ÜZERİNE DEYİMLER VE ATASÖZLERİ: [Bölüm:Genel]

- ZAMBAK: Masumiyeti simgeler. [Bölüm:Doga]

- ZAMBEZİ IRMAĞI: Zimbabwe ile Zambiya doğal sınırını oluşturup Mozambik'te, Hint Okyanusu'na dökülen Zambezi, Afrika'nın 4. uzun ırmağıdır. [2700 km. uzunluğunda, 1500 m. genişliğini de bulabiliyor] [Bölüm:Doga]

- ZANGOÇ[Erm.]: Kilise hizmetlerini gören ve çan çalan görevli. [Bölüm:Insan]

- ZARBÂN[Ar.]: Kertenkeleleri avlayan, kedi büyüklüğünde yırtıcı bir hayvan. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZAR[Ar. çoğ. ZURÛ']: İnek vb. hayvanların memesi. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜD-DİMÂĞ: Beyin dokusunun/nescinin yangısı. [Bölüm:Insan]

- ZÂT-ÜL-BATNEYN[Ar.]: İkikarınlı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-BATNEYN[Ar.]: BIVENTRE[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-BATNİYYE[Ar.]: Karındanbacaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-BATNİYYE[Ar.]: GASTÉROPODES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-CEZRİYYE[Ar.]: Köktenbacaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-KEFFİYYE[Ar.]: Perdeayaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-KEFFİYYE[Ar.]: PALMIPÈDES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-KESÎRE[Ar.]: Çokayaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-KESÎRE[Ar.]: MYRIAPODES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-MAFSALİYYE[Ar.]: Eklembacaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-MAFSALİYYE[Ar.]: ARTHROPODES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İL-MEŞKUKA[Ar.]["ka" uzun okunur]: Çataltırnaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İR-RE'SİYYE[Ar.]: Baştanayaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ERCÜL-İR-RE'SİYYE[Ar.]: CÉPHALOPODES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ESÂBİ'-İL-MÜFREDE[Ar.]: Toynaklılar, tektırnaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ESÂBİ'-İL-MÜFREDE[Ar.]: ONGULÉS[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-ESÂBİ-İL-MÜZDEVİCE[Ar.]: Suaygırı gibi ayakları eşit parmaklarla biten iri hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-EYDİ-L-ERBA'[Ar.]: Dört elli hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-EZFÂR[Ar.]: Parmakları birbirinden ayrı, hareketli ve pençeli olan hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-FIKARÂT[Ar.]: Omurgalılar, belkemiği olan hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-FIKARÂT[Ar.]: VERTÉBRÉS[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-GALSAME-İ DÂİME[Ar.]: Şeklini değiştirme özelliği eksik olan bir tür kurbağa. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-GALSAMET-İL-MUSAFFAHA[Ar.]: Yassısolungaçlılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-GALSAMET-İL-MUSAFFAHA[Ar.]: LAMELLIBRANCHES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-HARÂŞİF-İL-MÜŞA'ŞAA[Ar.]: Cildi, mineli ve kemikli olan balık sınıfı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-HURTÛM[Ar.]: Hortumlu hayvanlar sınıfı, hortumlular. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-HURTÛM[Ar.]: PROBOSCIDIENS[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-IZÂM-İT-TÂMME[Ar.]: Tamamen kemikleşmiş fıkraları birer kıhıftan ibaret olan balıklar sınıfı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-KÎSÎ[Ar.]: Karnının altında bir kesesi olup yavrularını ilk kez olarak bunun içinde doğuran hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-KURÛN-İL-MUSAMME/MÜCEVVEFE[Ar.]: Boynuzlarının içi boş olan hayvanlar, boş boynuzlular. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-KURÛN-İS-SÂKITA[Ar.]: Geyik, karaca gibi sadece erillerinde bulunup mevsim mevsim düşen~sonra yeniden boynuzu çıkan hayvanlar sınıfı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜL-MİSKAB[Ar.]: Karınlarının sonunda birer delik bulunan omurgasız hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SEDÂYÂ-Yİ BAHRİYYE[Ar.]: Denizayılanı gibi memeliler sınıfı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SEDÂYÂ-Yİ BAHRİYYE[Ar.]: SIRÉNIENS[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SUKABÂT-I GAYR-İ MÜŞA'ARA[Ar.]: Matraporalar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SUKABÂT-I GAYR-İ MÜŞA'ARA[Ar.]: MADRÉPORES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SUKABÂT[Ar.]: Delikliler. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂT-ÜS-SUKABÂT[Ar.]: FORAMINIFÈRES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÂVİL: Türk musikîsinde çok eski bir makam. [Mahur makamına benzemekle beraber karar verirken la perdesi üzerinde do-diez ve si-bemol kullanarak hicaz geçkisi ile rast perdesinde karar verir.] [Bölüm:Muzik]

- ZAYİÇE: Yıldızların belli zamanlardaki yerlerini gösteren cetvel. [Bölüm:Bilim]

- ZEHÂDETLÜ: Şeyhlere ve din adamlarına hitâben kullanılan unvan. [Bölüm:OSMANLI]

- ZELBER: Yük üstüne atılan öteberi. [Bölüm:Nesneler]

- ZEMZEM: Yavaş ve hafif türkü söyleme. | Türk müziğinde en az 5-6 yüzyıllık bir mürekkep makam.[örneği kalmamıştır] [Bölüm:Muzik]

- ZER'Î/ZER'İYYÂT[Ar.]: Arşınla ölçülen şey. [Bölüm:Nesneler]

- ZER-İ DEH-PENCÎ[Fars.]: Yarısı bakır olan altın.[onda beşi] [Bölüm:Nesneler]

- ZER-İ KAMER-TÂB[Fars.]: Üzerinde ay simgesi bulunan bir altın para. [Bölüm:Nesneler]

- ZER-İ KÂMİL[Fars.]: Tam, hâlis, ayarı tamam altın. [Bölüm:Nesneler]

- ZER-İ MAHBÛB[Fars.]: Yirmibeş kuruş değerinde bir altın para.[1787'de 3,5 kuruş değer konulmuş ve II. Mustafa devrinde çıkarılmıştı.] [Bölüm:Nesneler]

- ZER-İ MAKLÛB[Fars.]: Kalıp altın. [Bölüm:Nesneler]

- ZER-İ SÂV/SÂVE[Fars.]: Ayarı tam altın ya da kırıntısı. [Bölüm:Nesneler]

- ZER-İ ŞEŞ-SERÎ/VÎJE[Fars.]: Hâlis altın. [Bölüm:Nesneler]

- ZEREFŞAN[Fars.]: Tezhip sanatında bezeme, süsleme sanatı. [Bölüm:Sanat]

- ZERİK: Eski İran'da, Dariüs devrinde bastırılmış altın para. [Bölüm:Nesneler]

- ZERR[Ar.]: Karınca yumurtası. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZEVÂL: Güneşin tepede bulunma zamanı. Öğle vakti, tam 12 [Bölüm:Genel]

- ZEVCİY-YÜL-ESÂBİ'[Ar.]: Çiftparmaklılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZEVCİY-YÜL-ESÂBİ'[Ar.]: ARTIODACTYLES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZEYTİN AĞACI: OLEA EUROPEA[Lat.] [Bölüm:Doga]

- ZI'F: İki kat. [Bölüm:Nesneler]

- ZIBÂBİYYE-İ BERRİYYE[Ar.]: Kertenkele ve benzeri hayvanlar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZIBÂBİYYE-İ MÂİYYE[Ar.]: Bu sınıfın suda yaşayan bölümü. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZIBÂBİYYE[Ar.]: Kertenkele, timsah, bukalemun, kör yılan gibi hayvanları içine alan bir sınıf. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZİFOS: Yerden sıçrayan çamur. [Bölüm:Doga]

- ZİGANKA: Rus köylü dansı. [Bölüm:Sanat]

- ZİGOT: Döllenmiş hücre. [Bölüm:Doga]

- ZİHİN SÖZLÜĞÜ: LEXICON [Bölüm:Dil]

- ZİLC[Pehlevice]: Gökyüzü haritası. [Bölüm:Bilim]

- ZILF[Ar. çoğ. EZLÂF, ZULÛF]: İnek, koyun, keçi gibi hayvanların çatal tırnağı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZILGIT[< ZIL yansıma sesine GIT eki ile]: Korkutma, çıkışma, gözdağı, azarlama. [Bölüm:Insan]

- ZIMBABWE: TAŞLAR ÜLKESİ [Bölüm:Mekanlar]

- ZİNK/CORNET: Nefesli bir çalgı. [Bölüm:Muzik]

- ZIR: Sazın ince teli. [Bölüm:Muzik]

- ZİRÂ'[Ar.]: Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan bir uzunluk ölçüsü. Arşın. [Bölüm:Nesneler]

- ZİRÂ-İ A'ŞÂRÎ[Ar.]: Metre. [Bölüm:Nesneler]

- ZİRÂ-İ AMME[Ar.]: Altı kabza, yani yirmidört parmak miktarı olan arşın.[karesi 576 parmak] [Bölüm:Nesneler]

- ZİRÂ-İ KİRBÂSÎ[Ar.]: Yedi kabza, yani yirmisekiz parmak miktarı olan arşın.[bezlerde, kumaşlarda kullanılırdı] [Bölüm:Nesneler]

- ZİRÂ-İ KİSRÂ/MELİK[Ar.]: Yedi kabza, yani yirmisekiz parmak miktarı olan arşın. [Bölüm:Nesneler]

- ZİRÂ-İ MESAHA[Ar.]: Yedi kabza ve bir dikili parmak miktarı olan arşın.[Arazide kullanılırdı] [Bölüm:Nesneler]

- ZİRÂ-I Mİ'MÂRÎ[Ar.]: Arşın.[Arşın'ın Eski Türkçe'deki kullanımı.] | Kalfa ve marangozların(dülgerlerin) kullandıkları yirmidört parmaktan oluşan bir uzunluk ölçüsü. [Bölüm:Nesneler]

- ZIRNIK/ZIRNÎH[Fars.]: Sıçanotu, arsenik madeni ile kükürt karışımı bir madde. | Herhangi bir şeyin en küçük, önemsiz ve işe yaramaz parçası. [Bölüm:Doga]

- ZIVANA[Fars.]: Bir kilit dilinin yerleşmesi için açılmış delik. | ki ucu açık küçük boru. [Bölüm:Nesneler]

- ZİYÂ-Yİ KAMER[Ar.]: Ayışığı. [Bölüm:Doga]

- ZİYÂ-Yİ MUNTAFÎ[Ar.]: Bazı akşamlar, güneş battıktan sonra Batı ufkunda ve sabahları güneş doğmadan önce doğu ufkunda görülen hafif ışık. [Bölüm:Doga]

- ZÎYÂFET: Konuk kabul etme. | Konuğa yedirip içirme, şölen. [Bölüm:Beslenme]

- ZODYAK: Kümelenmiş sabit yıldızlar. [Bölüm:Doga]

- ZOLOTA: Osmanlı zamanında geçerli olan Leh parası. [Bölüm:Nesneler]

- ZORİL/LCTONYX CAPENSIS[Lat.]: [Bölüm:Hayvanlar]

- ZORUNLULUK: OBLIGATION [Bölüm:Dil]

- ZÜ-L-CENÂH-I MÜCELLED[Ar.]: Abalı memeliler. | DERMAPTÈERES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-CENÂH-I SÂBİH[Ar.]: Yanyüzergiller. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-CENÂH-I SÂBİH[Ar.]: PLEURONECTES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-CENÂHEYN[Ar.]: Çiftekanatlılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-CİNSEYN[Ar.]: İkieşeyli, hünsa. | BISEXUELLE[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-CİNSEYN[Ar.]: BISEXUELLE[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-EFVÂH-I CENBİYYE[Ar.]: Köpekbalıkları. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-EHDÂB[Ar.]: Kirpikliler. | CILIÉS[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-FEM-İL-MÜSTEDÎR[Ar.]: Yuvarlakağızlılar. | CYLOSTOME[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-GALSAMET-İL-MUSAFFAHA[Ar.]: Yassısolungaçlılar. | LAMELLIBRANCHES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-HÂFİR[Ar.]: Toynaklılar, tek tırnaklılar. | ONGULÉS[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-HASALE[Ar.]: Kavuzlular. | GLUMIFLORES[Fr.] [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-LEVÂHİK[Ar.]: Kamçılılar. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-MEFÂSIL[Ar.]: Eklemliler. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-MİMÂS[Ar.]: Sifonlular. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-TARAFEYN-İ MÜFEVVEHE[Ar.]: Bir çeşit şerit solucanı. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜ-L-YEDEYN[Ar.]: İki elliler. | İnsan. [Bölüm:Insan]

- ZÜBDET'ÜL ÂLEM: MAKRO/MİKRO KOZMOS, İNSAN [Bölüm:Insan]

- ZÛLÂ': Hayvanların ayaklarında çıkan ve hayvanı aksatan bir hastalık. [Bölüm:Hayvanlar]

- ZÜLÂL[Ar.]: Saf, hafif, soğuk, güzel, tatlı su. [Bölüm:Doga]

- ZULMİYE CAMİSİ: Eminönü'ndedir. [Bölüm:Istanbul]

- ZÜRRÂH/ZERRÂH/ZÜRRÛH/ZERRÛH[Ar. çoğ. ZERÂRÎH]: Kuduz böceği. [Bölüm:Hayvanlar]

- [Ar.] MEVKİN[çoğ. MEVÂKİN] UŞ/UŞŞ, VEKN[çoğ. VÜKÛN], VEKR[çoğ. EVKÂR, VÜKÛR]: Kuş yuvası. [Bölüm:Hayvanlar]

       

 

Bu sayfa, 17 Ağustos 2015 itibariyle 325 kez incelenmiş/okunmuştur.

 

FaRkLaR Kılavuzu Facebook Grubu             FaRkLaR Kılavuzu Twitter Sayfası
grubumuza da katılabilirsiniz...             'dan da takip edebilirsiniz...
 

6D Bilgi Hizmetleri vs. | www.6Dtr.com       FaRkLaR Kılavuzu       GösterGe Bilişim ve İnternet Hizmetleri

Yenilikler ve Duyurular | Desteğiniz Lüt(û)fen!!!